You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Maliku'd-Dar Hadisini'nin Tahriçi

Maliku'd-Dar Hadisini'nin Tahriçi

Forumcu
Maliku'd-Dar Hadisini'nin Tahriçi
Maliku'd-Dar Hadisini'nin Tahriçi

فأقول: قال الحافظ في "الفتح" (2/397) ما نصه: (وروى ابن أبي شيبة بإسناد صحيح من رواية أبي صالح السمان عن مالك الدار – وكان خازن عمر – قال: أصاب الناس قحط في زمن عمر، فجاء رجل إلى قبر النبي صلى الله عليه وسلم فقال: يا رسول الله ! استسق لأمتك، فإنهم قد هلكوا، فأتي الرجلُ في المنام، فقيل له: ائت عمر.. الحديث. وقد روى سيف في "الفتوح" أن الذي رأى المنام المذكور هو بلال بن الحارث المزني أحد الصحابة

İbn Hacer, "Fethu'l-Bari"de (c.2,sh.397), sağlam gördüğü şöyle bir hadis rivayet eder:

İbn Ebi Şeybe, sahih bir isnadla, Ebu Salih es-Semman'ın kanalıyla, Ömer radıyallahu anh'unun mali sorum­lusu olan Maliku'd-Dar'dan, O'nun şöyle dediğini rivayet eder: Ömer'in zamanında bir ara kıtlık başladı. Bu gün­lerde, adamın biri Nebi'nin kabrine gelerek şöyle demeye başladı: "Ey Allah'ın Rasulü! Ümmetin için Allah'tan yağ­mur talep et! Zira onlar helak oldular." Adama, rüyasında "Ömer'e git" denilir." Hadis devam ediyor. Seyf, "el-Futuh" da, bu rüyayı gören kimsenin Bilal İbnü'l Haris el-Muzeni adında bir Sahabi olduğunu yazar:

Biz buna birkaç şekilde cevap verebiliriz:

الأول: عدم التسليم بصحة هذه القصة، لأن مالك الدار غير معروف العدالة والضبط، وهذان شرطان أساسيان في كل سند صحيح كما تقرر في علم المصطلح، وقد أورده ابن أبي حاتم في "الجرح والتعديل" (4/213) ولم يذكر راوياً عنه غير أبي صالح هذا، ففيه إشعار بأنه مجهول، ويؤيده أن ابن أبي حاتم نفسه – مع سعة حفظه واطلاعه – لم يحك فيه توثيقاً فبقي على الجهالة، ولا ينافي هذا قول الحافظ: (...بإسناد صحيح من رواية أبي صالح

السمان...) لأننا نقول: إنه ليس نصاً في تصحيح جميع السند بل إلى أبي صالح فقط، ولولا ذلك لما ابتدأ هو الإسنادَ من عند أبي صالح، ولقال رأساً: (عن مالك الدار... وإسناده صحيح) ولكنه تعمد ذلك، ليلفت النظر إلى أن ها هنا شيئاً ينبغي النظر فيه، والعلماء إنما يفعلون ذلك لأسباب منها: أنهم قد لا يحضرهم
ترجمة بعض الرواة، فلا يستجيزون لأنفسهم حذف السند كله، لما فيه من إيهام صحته لاسيما عند الاستدلال به، بل يوردون منه ما فيه موضع للنظر فيه، وهذا هو الذي صنعه الحافظ رحمه الله هنا، وكأنه يشير إلى تفرد أبي صالح السمان عن مالك الدار كما سبق نقله عن ابن أبي حاتم، وهو يحيل بذلك إلى
وجوب التثبت من حال مالك هذا أو يشير إلى جهالته. والله أعلم. وهذا علم دقيق لا يعرفه إلا من مارس هذه الصناعة، ويؤيد ما ذهبت اليه أن الحافظ المنذري أورد في "الترغيب" (2/41-42) قصة أخرى من رواية مالك الدار عن عمر ثم قال: (رواه الطبراني في "الكبير"، ورواته إلى مالك الدار ثقات
مشهورون، ومالك الدار لا أعرفه). وكذا قال الهيثمي في "مجمع الزوائد" (3/125).

Öncelikle şunu hemen söyleyelim ki, bu rivayetin sıh­hatini kayıtsız şartsız olarak kabul edemeyiz. Çünkü isnadındaki "Maliku'd-Dar" adındaki kişi, adalet ve hıfz konu­sunda güçlü olmakla tanınmış biri değildir. Hadis ıstılahında izah edildiği gibi, sahih senetlerde bu ikisi temel şart olarak kabul edilir. İbn Ebi Hatim ise, bunu "el-Cerh ve'-Ta'dil"de (c.4, sh. 1-213) kaleme alırken, adı geçen Ebu Salih'in dışında, ondan rivayet eden herhangi bir raviyi zikretmemektedir. Bu durum, onun meçhul olduğunu gösterir. Bizzat İbn Ebi Hatim'in bilgisi ve ufku geniş ol­duğu halde, ondan söz ederken tevsik etmeden, sadece tanınmadığı üzerinde durması, bu tesbiti te'yid etmektedir.

Bu yorum, İbn Hacer'in Ebu Salih'ten yaptığı rivayetinde sahih isnad tabiri kullandığı ifadesiyle çelişmektedir. Biz bunu senedin tümünü değil, sadece Ebu Salih'i tashih ko­nusunda bir hüküm olarak görüyoruz. Eğer böyle düşün­memiş olsaydı, rivayeti Ebu Salih'ten değil, doğrudan Maliku'd-Dar'dan yapıp, "İsnadı sahihtir "derdi. Bu konuya önemle didinmemizin sebebi, burada kayda değer bir noktaya dikkat çekmektedir.

Alimlerin böyle hadisleri rivayet etmelerinin bazı ne­denleri vardır. Onlardan bir tanesini şöyle izah etmek mümkündür: Zaman zaman, bazı ravilerin tercüme-i hal­leri ellerine geçmiyordu. Fakat böyle durumlarda bile, se­nedin tümünü gözden çıkarmayı uygun görmüyorlardı. Zira, sahih olma İhtimali vardır diye dikkatli davranıyor­lardı. Özellikle delil olarak gösterilmek istendiğinde, Önemli bazı hususlara dikkat çekmek için, böyle hadisleri zikretmektedirler. İbn Hacer'in yaptığı gibi. O, bununla ya Malik'in halinin bilinme zorunluluğunu ima ediyor, veya tanınmadığına işaret ediyor. Allah Azze ve Celle daha iyi bilir; bu çok dikkat isteyen bir ilimdir. Bu işi ancak erbabı anlar.

Hafız el-Münziri, "Terğib"de (c.2,sh.41-42) Maliku'd-Dar'ın Ömer'den yaptığı rivayete dayalı bir kıssayı anlat­tıktan sona, şöyle diyor: "Bunu et-Taberanî, "el-Kebir"de rivayet etmiştir. Maliku'd-Dar'a kadar bütün ravileri sika (güvenilir) ve meşhurdurlar. Maliku'd-Dar'a gelince, onu tanımıyorum." El-Heysemi de "Mecmau'z-Zevaid"de (c. 3, sh. 125) aynısını söylemiştir.

Farzedelim, kıssa sahihtir. Yine de delil sayılamaz. Çünkü, hadis isimsiz bir adama dayanmaktadır. O da meçhuldür. Seyfin rivayetinde o adamın Bilal olarak ad­landırılması, onu adil kabul etmeyi gerektirmez.

الثالث: هب أن القصة صحيحة، فلا حجة فيها، لأن مدارها على رجل لم يسم، فهو مجهول أيضاً، وتسميته بلالاً في رواية سيف لا يساوي شيئاً، لأن سيفاً هذا – وهوابن عمر التميمي – متفق على ضعفه عند المحدثين، بل قال ابن حبان فيه: (يروي الموضوعات عن الأثبات، وقالوا: إنه كان يضع الحديث).


Bu Seyf, İbn Ömer et-Temîmi'dir. Hadisçilerin ittifa­kıyla, bu zayıf kabul edilmiştir. Hatta İbni Hibban onun hakkında, "o mevzu hadisleri acem olanlardan rivayet eder" demiştir. Dediklerine göre, hadis uyduruyormuş.

تقريب التهذيب

للحافظ أحمد بن علي بن حجر العسقلاني

سيف ابن عمر التميمي
ضعيف [في] الحديث

Seyf İbn Ömer et-Temimi Hakkında İbn Hacer Askalani şunları söylüyor: Daif fil-Hadis Hadiste zayıf (Tahrıbu’t-Tehzib:2724)
Bunu ilk beğenen sen ol.
Kıdemli Üye
Elbani nin tabiînden maliküd dar a büyük iftirası
SAHABENİN RESULULLAHIN KABRİNDEN YARDIM İSTEMESİ
1. Kabirdeki Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den veya bir Allah dostunun ruhundan bizim için Allah’a duâ etmesine dair delil.
Mâlik ed-Dâr anlatıyor:
“Hazreti Ömer (Radıyallahu anh) devrinde halk şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Derken bir adam Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabrine gelerek:
— Ya Resûlullah! Ümmetin için yağmur yağmasını iste! Zira onlar helak oldular! dedi. Bunun üzerine rüyasında adama şöyle denildi: Ömer’e git, ona selâm götür, halkın suya kavuşacağını haber ver ve ona şunu söyle:
“Senin vazifen, iyi muamelede bulunmak, dengeli ve güzel hareket etmektir.” Adam derhal giderek durumu Hazreti Ömer’e bildirdi. Bunun üzerine Ömer (Radıyallahu anh) ağladı ve sonra da:
Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfetmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum!” dedi. [1]
Bu Rivâyeti Yapan İmâmlar
Bu haberi bu şekilde,
(Bir): Buhârî, Târîh’inde [2] ve bu vecihden uzun olarak,
(İki): İmâm Beyhakî, [3] Beyhekî yoluyla
(Üç) : İmâm Sübkî, [4] Ayrıca, kısaltılmış olarak,
(Dört): İbnü Ebî Hayseme ki bu zât, Hâfız, Hüccet ve sika biridir.
(Beş): İbnü Ebi Şeybe, el-Musannef’de[5] Ebû Sâlih Zekvân’dan rivâyet etmişlerdir. İbn Asâkir (v. 571/1175) [6] tarafından da rivâyet edilmektedir.
İbni Hacer ve İbni Kesir hadise sahih demiştir.
Hadisin senedi: İbnü Ebi Şeybe, Ebu Muaviye, A’meşden, Ebû Salih Zekvan, Mâlik ed Dar yoluyla gelmiştir.
Hadise Zayıf Diyenlerin Görüşü
Elbânî, hem metin hem de isnad bakımından rivâyetin sahih olmadığını söylemektedir. Bu hususta onun ileri sürdüğü üç gerekçeyi burada nakletmek ve sonunda bir değerlendirme yapmak uygun olacaktır:
a) Râvî Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaleti maruf değildir; o meçhul bir râvîdir. İbn Ebî Hâtim,[7] senette adı geçen Ebû Salih’in dışında, ondan rivâyette bulunan bir râvî zikretmemiştir. Bu da onun meçhul olduğunu göstermektedir. Ayrıca hadis ilminde otorite olan İbn Ebî Hatim’in, onun hakkında bir tevsik ifâdesi nakletmemesi de bunu desteklemektedir. O halde râvî Mâlik ed-Dâr meçhul kalmaktadır. Hafız İbn Hacer’in, “Ebû Salih es-Semmân’ın Mâlik ed-Dâr’dan sahih bir isnad ile…” tarzındaki ifâdesi, bizim tespitimizle çelişmez. Çünkü biz İbn Hacer’in söz konusu ifâdesinin, senedin tamamının sahih olduğu konusunda değil, yalnız Ebû Salih’e kadar olan kısmı hakkında bir açıklama olduğunu kabul ediyoruz. Aksi halde o, isnada Ebû Salih’ten itibaren başlamaz ve doğrudan “Mâlik ed-Dâr’dan… ve isnadı sahihtir” derdi. Böyle yapmakla İbn Hacer, râvî Mâlik’in durumu karşısında dikkatli olunması gerektiğine veya onun meçhul olduğuna işâret etmektedir.
b) Hadisin metni, şeriatta müstehap olarak sabit olan istiska namazına, hatta şu gibi âyetlerin ifâde ettiği duâ ve istiğfara aykırı düşmektedir:
فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا
“Dedim ki, Rabbinizden mağfiret dileyin! Çünkü O, çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki), O üzerinize bol bol yağmur göndersin!” [8]
Bu yüzden Hazreti Ömer (Radıyallahu anh), Abbâs (Radıyallahu anh)’ın duâsı ile tevessül ve istiskada bulunmuştur. Selef de hep öyle yapmıştır. Onların hiçbirinden, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabrine iltica ederek, yağmur için ondan duâ talep ettiğine dair bir rivâyet gelmemiştir.
Eğer böyle bir şey meşru olsaydı, bir defa olsun bunu yaparlardı. Onların böyle bir şeyi yapmamaları, söz konusu rivâyetin meşru/makbul olmadığını göstermektedir.
c) Rivâyetin sahih olduğu farzedilse bile, konu hakkında hüccet olamaz. Çünkü rivâyet, ismi zikredilmeyen birine dayanmaktadır. O da meçhuldür.
Seyf’in rivâyetine dayanarak, onun adının Bilal olduğunu söylemek de, hiçbir şey ifâde etmez. Çünkü Seyf b. Ömer et-Temimî’nin zayıf oluşu da ittifak konusudur. Hatta İbn Hibbân onun hakkında:
“O, sebt râvîlerden mevzu hadisler rivâyet ederdi. Ayrıca onlar, onun hadis uydurduğunu da söylerlerdi” demiştir. O halde böyle bir adamın rivâyeti, özellikle muhâlefet söz konusu olduğunda kabul edilemez.” [9]
Hadise Sahih Diyenlerin Görüşü
Bahse konu olan rivâyetin, delil olarak kullanılmasına musamaha göstermeyen Elbânî’nin en önemli gerekçesi, Mâlik ed-Dâr’ın meçhul bir râvî olduğu iddiasında bulunmasıdır. Ancak biz, Elbânî’nin iddia ettiği gibi, Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaleti maruf olmayan (meçhul) bir şahıs değil, aksine onun maruf bir râvî olduğunu tespit etmiş durumdayız.
İbn Sa‘d, onu şöyle tanıtmaktadır:
“Mâlik ed-Dâr, Ömer b. el-Hattâb’ın azatlısıdır. Hımyer kabilesinden ve Cüblanlıdır. Ebû Bekir ve Ömer (radıyallahu anhumâ)’den hadis rivâyet etmiştir. Kendisinden de Ebû Salih es-Semmân rivâyet etmiştir. O maruftu.” [10] İmâm Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr’de onu zikretmiş, aleyhine bir şey dememiştir. [11]
İbn Hibbân (v. 354/965), onu es-Sikat’da (5/384) sika/sağlam kabûl etmiştir.
İbn Hacer ise, bunlara ilaveten şu bilgileri vermektedir:
Mâlikuddâr, Ömer İbnu’l-Hattâb’ın azatlı kölesi Mâlik İbnu İyâz’dır. Hâfız onu El-Isâbe’de (3/484) Muhadramûn arasında zikretti ve şöyle dedi: Ebû Bekr es-Sıddîk’a yetişti ve ondan işitti. Ebû Bekr, Ömer, Muâz ve Ebû Ubeyde (radıyallahu anhum)’den rivâyet etti. ondan Ebû Sâlih es-Semmân ve iki oğlu Avn İbnu Mâlik ve Abdullah İbnu Mâlik hadis rivâyet ettiler. Sonra onun hakkındaki sözünün akabinde ondan rivâyet edenler arasında sağlam bir râvî olan Saîd İbnu Yerbû’u zikretti.
Buhârî, Târîh’inde [12] Ebû Salih Zekvân tarikiyle Mâlik ed-Dâr’dan Hazreti Ömer (Radıyallahu anh)’in kıtlık senesindeki sözünü (muhtasar olarak) rivâyet etmiştir. Aynı rivâyeti tafsilatlı olarak İbn Ebî Hayseme de tahric etmiştir.
İbn Sa’d onu, Medineli tabiîlerin ilk tabakası içinde zikretmiştir. Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (radıyallahu anhumâ), onu mali işlerde görevlendirmiş ve bu yüzden de ona Mâlik ed-Dâr adı verilmiştir. Ali b. el-Medinî’den rivâyet edildiğine göre o, Hazreti Ömer’in haznedarı idi.” [13]
İbnu Sa’d O’nu Medîneli tâbiîlerin birinci tabakasında (6/5) zikretti ve “Ma’rûf”/iyi olarak tanınan bir kimse olduğunu şöyledi.
Ömer (Radıyallahu anhu) onu -El-İsâbe’de (3/484) de olduğu gibi- iyâlinin/çoluk çocuğunun kilerinde vazîfelendirdi… Osman (Radıyallahu anhu)’a gelince… O, onu (beytülmalde) taksim işine ta’yin etti.
Ebû Ya‘la el-Halilî el-Kazvînî de el-İrşâd da, (1/313)
Mâliküddâr Ömer (radıyallâhu anhu)’in âzâdlı kölesi, eski bir tâbiî, üzerinde itifâk edilen ve tâbiûnun övdüğü bir kimsedir.
Hatırlanacağı üzere Elbânî, bahse konu olan rivâyet hakkında, İbn Hacer’in “Ebû Salih es-Semman’ın Mâlik ed-Dâr’dan sahih bir isnad ile…” diyerek kullandığı ifâdeden onun, râvî Mâlik ed-Dâr’ın meçhul olduğuna işâret ettiği şeklinde yorumlamıştı.
Hâlbuki İbn Hacer’in Mâlik ed-Dâr’ı tanıtıcı mahiyette verdiği bilgiler, böyle bir yoruma mahal bırakmayacak kadar açıktır. Şüphesiz İbn Hacer’in söz konusu açıklaması, Elbânî’nin yaptığı yorumu anlamsız kılmaktadır.
Hazreti Ömer (Radıyallahu anh) gibi, rivâyet konusunda tesebbüt ve ihtiyat sahibi bir zatın, resmi veya özel mali işlerde onu istihdam etmesi, râvi Mâlik ed-Dâr’ın zabt ve adaletinin bir göstergesi sayılmalıdır. Bu tespit bizi Elbânî’nin, Mâlik ed-Dâr hakkında İbn Hacer’in verdiği biyografik bilgiyi görmediği veya görmezlikten geldiği kanaatine götürmektedir.
Bu detaylı bilgiden sonra, Elbânî’nin Mâlik ed-Dâr hakkında Münzirî (v. 656/1258) ile Heysemî’den (v. 807/1404) naklettiği, “onu tanımıyorum” sözünün artık bir kıymet ifâde etmediği de anlaşılmaktadır.
Bundan sonra bir kimsede -hadîsi sahîh kabûl edilmesi içün- daha hangi övgü aranacaktır?
Şu halde bir topluluğun, husûsan da muâsırlardan ve birinci asırdan sonra asırların en hayırlısı olan tâbiûndan olunca, onu sika kabûl etmesi(nden sonra), onu ancak ileri gelen sikalar arasında bulacaksın.
Öyleyse bu zat -Halîlî’nin ifâdelerinden de açıkça görüldüğü gibi- şübhe kaldırmayacak bir şeklilde kendisiyle hüccet ileri sürülmesi üzerinde söz birliği yapılmış bir kimsedir.
Dindârlığının ve emâneti(gözetmesi)nin ileri seviyede olması sebebiyle de Ebû Bekr es-Sıddîk ve Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallahu anhumâ) onu işte (hazine bekçiliğinde) çalıştırmıştır.
Şayet son derece şiddetli davranılacaksa, İbnu Hibbân’ın (O’nu) sika bulmasına sırt dönülecekse ve Halîlî’nin tartışmayı kesip atacak sözü üzerinde durulmayacaksa, bu zat hakkında en çok söylenilebilecek söz, dört sika imâmın ondan rivâyeti ve bilhassa sahâbenin İmamlarının ona güvenmeleri ile zâhiren âdil bir kimse olmasıdır. Bu sebeble -en düşük bir hâlde ve son derece bir şiddetli davranmaya rağmen- tâbiûnun mestûrlarından olmaktan çıkmayacaktır.
Hâlbuki imamlar onların (tâbiûnun mestûrlarının) rivâyetlerini kabûl etmişlerdir.
İbnu Salah, Mukaddime’sinde (145) şöyle demiştir:
Bir çok meşhûr hadîs kitabında, çok eskide kalmış ve gizli hallerinden haberdâr olmanın imkânsız olduğu bir nice râvî hakkındaki amelin bu (mestûrun rivâyetinin kabul edilmesi) görüş(ün)e göre olduğu benzemektedir; Allah en iyisini bilir.
(Bu çeşit) mestûr’un rivâyetinin kabulüne dair olan delîllerin en büyüklerinden biri de Buhârî ve Müslim’in onların hadîslerini kabûl etmeleridir.
Zehebî, el-Mîzân’da (1/556) Hafs İbnu Buğeyl’in tercüme-i hâlinde şöyle dedi:
Buhârî ve Mislim’in sahîhlerinde bu türden bir çok râvî vardır ki onları kimse zayıf kabûl etmemiştir ve onlar meçhûl kimseler de değillerdir. (Bitti.)
Zehebî, yine el-Mîzân’da (3/426) Mâlik İbnu’l-Hayr ez-Ziyâdî’nin tercümesinde şöyle dedi:
Buhârî ve Müslim’in Sahîhlerinde, hiçbir kimsenin sika olduklarına dâir açık bir ifâde kullandığını bilmediğimiz birçok râvî vardır.
Cumhûr, şu görüştedir:
Kim âlimler topluluğunun kendisinden rivâyet ettiği meşâyıhdan ise ve onların/âlimlerin inkâr ettikleri bir rivâyet getirmediyse, onun hadîsi sahîhdir. (Bitti.)
Mâlik İbnu’l-Hayr ez-Ziyâdî, Etbâu’t-Tâbiîn’den ve Hafs İbnu Buğeyl de onların küçüklerindendir. Onlar nerede, Ömer ve Osmân (radıyallahu anhuma) tarafından dîni ve emâneti itirâf edilen muhadram olan Mâliküddâr nerede?!...
Buna göre, imamlar zikri geçen gibilerinin hadîslerini sahîh kabûl ederlerse, Mâlik İbnu İyâd’ın hadîsi mutlaka onlardan daha sahîh olmalıdır.
Yukarıda geçenlerden daha da fazlası, Zehebî’nin el-Mîzân’da (2/40) Rebî İbnu ziyâd el-Hemedânî’nin tercümesinde geçen şu sözüdür:
Hiçbir kimsenin ona zayıf dediğini görmedim; O, hadîsi(nin alınması) câiz olan bir kimsedir. (Bitti.)
(Zehebî), yine el-Mîzân’da (2/93) Ziyâd İbnu Melîk’in (veya “Mâlik”) tercümesinde şöyle dedi:
O, mestûr bir şeyhdir; ne sika olduğu ne de zayıf olduğu söylenmedi; o halde o, hadîsi câiz olan bir kimsedir. (Bitti.)
İlâve olarak da A’meş ve tabakası gibi çok sonra gelenler Mâliküddâr’dan çok rivâyet etmektedirler.
Mâliküddâr gibi önceki râvîlerin gizli hallerinin tenkıdçilere ulaşması imkânsız olmuştur. Görüş hususunda haberler hüsn-i zann üzerinde kurulunca imâmlar onun (Mâlik’in) ve onun gibilerinin hadîslerini kabûl etmişlerdir.
Sehâvî, el-Elfiye Şerhi’nde (1/299) buna benzer bir sözü açıkça ifâde etmiştir.
İşte size hâdîs ilimlerinde mü’minlerin emîri Ebû’l-Hasen ed-Dârekutnî… O [Fethu’l-Muğîs(1/298)’de geçtiğine göre] şöyle diyor:
Kimden iki sika râvî rivâyet ettiyse ondan mechûllük (bilinmezlik ve tanınmazlık) kalkar ve adâleti sâbit olur. (Bitti.)
Böylece Mâlik İbnu İyâd ve benzerlerinin hadîslerini kabûl etmek husûsundaki imâmlardan nakledilen sözleri gördükten ve bildikten sonra, başkalarının bunlara uymayan aksi görüşte olan sözlerine ancak şunu diyerek bakılmalıdır:
Bu söz sahîhlikten ve tahkîkten çok uzak bir görüştür.
Allah en iyisini bilir.
Üçüncü Yol
Mâlikuddâr muhadramdır, Resûlüllah zamanına erişmiştir. Kim de Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanına erişmiş ise onu bazıları sahâbe (radıyallahu anhum) arasında zikretmiştir.
Hâfız, et-Tehzîb’de (1/135) İbrâhîm İbnu Ebî Mûsâ el-Eş’arî’nin tercümesinde şöyle demiştir:
Bir cemâat onu, idrâk (Resûlüllah zamanına erişmiş olmak) husûsundaki âdetleri üzere sahâbe (radıyallahu anhum) içinde zikretmişlerdir.
(Hâfız İbnu Hacer) Esved İbnu Mes’ûd el-Anberî’nin tercümesin de şöyle dedi.
Onu Bâverdi ve sahâbe hakkında eser yazan bir cemâat sahâbe içinde zikretmişlerdir. (Bitti.)
Hâfız Süyûtî, Hüsnü’l-Muhâdara’da (1/103) el-Ekder İbnu Hammâm’ın tercümesinde şöyle dedi:
Hâfız İbnu Hacer (rahimehullâh) onu El-Isâbe’de muhadramûn kısmında getirmiştir. Muhadramlar da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanına yetişip de ancak vefâtından sonra Müslümân olan kimseler demektir ki, onlar İbnu Abdi’l-Berr ve bir tâifeye göre sahâbîdirler. (Bitti.)
İşte bu sebeble Süyûtî onu “Dürrüssehâbe fî Men Dahale Mısra Mine’s-Sahâbe” isimli eserinde ashab (radıyallahu anhum) arasında zikretmiştir.
Derim ki; Başkaları da “Sahâbî değildir” demişlerdir.
Resûlüllah zamanına erişen kimsenin sahâbî olduğunda ihtilâf edilen kimselerden olunca bazıları onun sahâbi olduğunu kimileri de olmadığını söylemişlerdir.
O halde sen şöyle diyebilirsin:
Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanına erişen ama vefatından sonra İslâm’a giren kimse, sahâbî olduğu tartışmalı bir kimsedir.
Bu bilinince…
Hâfız İbnu Hacer, et-Telhîsu’l-Habîr(1/74)’de,
يَذْكُرِ اسْمَ اللهِ عَلَيْهِ } { لَا وُضُوءَ لِمَنْ لَمْ/ “Abdestine (başlarken) besmele çekmeyenin abdesti yoktur” hadîsi hakkında konuşma esnasında, Esmâ bintü Saîd İbni Zeyd İbni Amr üzerinde söz ederken şunları söyledi:
Hâline gelince… O -sahâbe’den değilse de- sahâbe arasında zikredilmiştir; onun gibisinin hâlinden sorulmaz. (Bitti.)
Hâfız -Allah hayrını bol etsin- “Onun gibisi” sözüyle sahâbiliği tartışmalı olan kimsenin, hâlinden sorulmayacak sika râvîler içine gireceğini ifâde etmiş oluyor.
Geçmişin hulasası olarak şöyle diyebilirsin:
Mâliküddâr, Resûlüllah zamanına erişen, ama O’nun vefatından sonra Müslüman olan bir râvîdir.
Resûlüllah zamanına erişen ama vefatından sonra Müslüman olan her bir râvînin sahâbî olup olmadığında ihtilâf edilmiştir ve sahâbî olup olmadığında anlaşmazlık olan her râvî sikadır; hâlinden sorulmaz.
Geçen mukaddimelerden çıkan netîce:
Mâliküddâr kesinlikle sikadır; hâlinden sorulmaz.
Allah en iyisini bilir.
İlzâmî bir cevâb... Yâni bu hadîs onu kabûl etmeyenlerin birçok hadîsi kabûl edişlerinde tutundukları ölçülere göre de haydi haydi sahîhtir. Öyle ki;
Mechûl olduğu iddiâsıyla, ed-Dâr diye meşhûr ve sahabe (rıdvânullâhi aleyhim)’nin imâmlarınca itimat edilen ve güvenilen bir kimse olan Mâliküddâr’ın rivâyetini reddeden Elbânî, ondan çok aşağı mertebede olanların rivâyetlerini kabûl etmektedir. Yanımızdaki misâller çoktur. Bunlar onun yolunun çelişkisini ve tutarsızlığını açıkça ortaya koymaktadır; en yüksek sesle seslenmekte ve en güçlü bir delil ile onu ilzâm etmektedir:
Buradan kalkarak ona, “Sen, sözü edilen râvîler hakkında –Mâliküddâr’dan aşağı mertebede olmalarına rağmen- işte böyle yaptın; öyleyse Mâlikudddâr hadîsini de kabûl etmeye mecbûrsun; yoksa mutaffiflerden yani çifte terazi sahiblerinden olduğunuzu kabul ve ilan etmiş olursunuz” deriz.[14]
Söz burada Elbânî’nin ibârelerinde bulunan birtakım ifadelere geldi kaldı ki, onlar hakkında susmanın güzel olmadığı kanaatindeyim. İşte sana onların açıklaması…
Elbânî: Mâliküddâr, âdâleti ve zaptı bilinmeyen bir kimsedir.
Derim ki: Burada kasdedilen zâhir adâlettir. O, dört (sika) kişinin ondan rivâyet etmesiyle şeksiz olarak adâletli bir kimsedir. Sen buna, İbnu Sa’d gibi bir Cerh ve Ta’dîl imâmının onun hakkında “marûftur” demesini ve sahâbe (radıyallahu anhum)’nin imâmlarının kâmil zatlara, adâlet ve murûet sâhibi kimselere ihtiyâc duyulacak işlerde ona itimâd etmelerini de ilâve et..
Elbânî: İbnu Ebî Hâtim onu “el-Cerh ve’t-Ta’dîl”de zikretmiş, (fakat onu tanıtmamış ve sika olduğunu söylememiştir.) Bu da onun mechûl olduğunu anlaştırmaktır. İbnu Ebî Hâtim’in kendisinin -geniş ezberi ve malümatına rağmen- onun hakkında hiçbir tevsikten (güvenilir olmaktan) bahs etmemesi de bunu teyid etmektedir. O yüzden bilinmezlik üzere kalmıştır.
Derim ki ( Muhaddis Mahmûd Saîd)
Bu, araştırmada bir kusurdur ki, böyle bir eksiklik sıfatını bulunduran kimsenin râvîler hakkında konuşması ve hadîslere hükümler vermesi lâyık ve câiz olmaz. İşte Elbânî’nin sadece Râzî’nin kitâbına itimat etmesi, onu görmekte olduğunuz bu şiddetli kusûra düşürmüştür. Yoksa bu zatı, önceden de geçtiği gibi İbnu Sa’d, Et-Tabakat’ta (6/5), İbnu Hibbân, Es-Sikât’ta (5/384), İbnu Kesîr, El-Bidâye’de (7/100-101), Zehebî, Târîhu’l-İslâm’da (3/69), Hâfız, El-Isâbe’de (3/484), Halîlî, El-İrşâd’da (1/313), Hâfız Sehâvî, Et-Tühfetü’l-Latîfe’de (3/445) zikretmiştir. (Onun) Tehzîbu’t-Tehzîb’de (7/226,8/217) de bahsi geçmektedir.
Bu eserlerden anlaşılmakta ve bilimektedir ki, Mâliküddâr adâlet sahibidir ve Ebû Sâlih’den başka bir topluluk da ondan hadîs rivâyet etmiştir.
Bu bir…
İkincisi: Şüphesiz ki İbnu Ebî Hâtim’in bir adam hakkında susması Mâliküddâr’ın -Elbânî’nin burada anlattığı gibi- mechûl olduğunu anlaştırmaz.
Şeyh Hammâd İbnu Muhammed el-Ensârî’nin[15] “İbnu Ebî Hâtim’in ‘el-Cerh ve’t-Ta’dîl’de hakkında sustuğu herkes mechûldür” sözü bundan daha ileri bir asılsız iddiâdır.
Şeyh Hammâd bunu küllî bir kadıyye hâline getirdi!...
Derim ki (Muhaddis Mahmûd Saîd):
İbnu Ebî Hâtim bu râvî hakkında sustu; çünki o, onun hakkında ne bir cerh ne de bir ta’dîl bulmadı.
O, cerh ve ta’dîl bahisleri üzerindeki sözlerinin sonunda (1/37) şöyle dedi:
Üstelik biz (bu kitabda) cerh ve ta’dîl bulunmayan birçok isim zikrettik ki, haklarında cerh ve ta’dîl bulunması ümuduyla kendinden ilim rivâyet edilen herkesi içine alsın. Biz de böylece bundan sonra inşallah onları da diğerlerine katarız. (Bitti.)
Öyleyse haklarında cerh ve ta’dîlin bulunmaması, onların meçhûl olması demek değildir. Çünki meçhûl olmak bir cerhdir. Oysa o, bunu ne açıkça ne de işâretle söylemedi. Hattâ vakıa buna kesinlikle ters düşmektedir. İbnu Ebî Hâtim’in nice hakkında sustuğu râvî vardır ki, başka imâmlar onlar hakkında cerh veya ta’dîl bulmuşlardır. Ricâl kitâbları bunun misâlleriyle doludur.
Bundan daha da fazlası, İbnu Ebî Hâtim’in cerh ve ta’dîl’de itimat ettiği Ebû Hâtim, birçok sahâbî hakkında “Mechûldür” ta’birini açıkça kullanmıştır. Hâfız, bunu et-Tehzîb’de (3/357) açıkça ifâde etmiştir.
Sonra Elbânî (Tevessül’ünün 120. sayfasında) İbnu Hacer’in bu senede sahih hükmünü vermesini, meşğul olunmaya ve cevap vermeye değmeyecek düşük bir sözle îzâh etmeye ve yorumlamaya (!) kalkışmıştır ki bunda hiçbir fayda yoktur. Yardım istenen sadece Allah(Celle Celalühü)’tır.
Eğer dersen ki;
Kabûl edelim ki, Mâliküddâr, muhadramdır, sikadır, sahâbe'nin büyükleri onu (Ümmetin işlerinde) çalıştırdı… Ancak hâfızlardan ikisinin, Münzirî ve Heysemî’nin “Onu tanımıyoruz” dediklerini görmekteyiz; bunu ne yapacağız?
Derim ki;
Onu bu iki zat tanımadılar fakat başka hadîs imamları tanıdı; ne olacak? “Tanıyan tanımayana karşı bir hüccettir” dediler ama “Tanımayan tanıyana karşı bir hüccettir” demediler.
Burada faydadan boş olmayan bir incelik daha vardır ki o da şudur:
Elbânî, rastgele ve gelişigüzel konuşup bu zâtın meçhûl olduğunu iddiâ ederken Hâfız Münzirî ve Heysemî sadece tanımadıklarını söylediler ve mechûl (tanınmayan kimseler) olduklarına hükmetmediler. Bu da onların hadîs ilimlerini tam bilmelerini gösteren şeylerdendir.
Hâfız, el-Lisân’da, İsmâîl İbnu Muhammed es-Saffâr’ın tercümesinde (1/432) şöyle dedi:
Onu İbnu Hazm tanımadı ve El-Muhallâ’da “Onun mechûl olduğu”nu söyledi…. İmâmların bunun gibiler hakkındaki âdetlerinden biri de meramlarını “Onu tanımıyoruz” veya “Hâlini bilmiyoruz” sözleriyle ifâde etmeleridir. Fazla bir şey olmaksızın ona mechûllük hükmünü vermeleri, ancak onu tanıyan veya gelişigüzel konuşandan sadır olur. (Bitti.)
Öyleyse işi bilen, bu ilmin ehli olanların tavrı ile başkalarının tavrının arasındaki farkı iyi düşünsün. Elbânî'nin nice kez “Tanımamak”tan “Mechûldür” hükmüne döndüğü mevcûttur. Bu onun kitâblarındaki yaygın bir hatâdır. Ben buna Hâfız Alâî (rahimehullah)’nin “en-Nakdü’s-Sahîh limâ U’türıda Aleyhi min Ehâdîsi’l-Mesâbîh”in mukaddimesinde tenbîhte bulundum. Vellâhu’l-müsteân…
Üçüncü illet İddiâsı:
Ebû Sâlih Zekvân es-Semmân ile Mâlikü’d-dâr arasında kopukluk bulunmak ihtimâli…
Vehmedilen bu illeti “Hâzihî Mefâhîmunâ” / “Bunlar Bizim Mefhûmlarımız” kitabının sâhibi zikretti. (s.62,63)
Zikri geçen kitâbın sahibinin bu zannı, haktan hiçbir şey kazandırmayan bâtıl bir zandır. Bunun bâtıl olduğuna Ebû Sâlih Zekvân’ın Mâliküddâr gibi Medîneli ve rivâyetlerinin çoğunun da sahâbe (radıyellâhu anhum)’den olmasını ve tedlîsçi olmamasını bilmiş olman yeterlidir. Hadîs ve fıkıh üsülünde kararlaştırıldığı üzere, aynı asırda ve buluşmaya âdeten mâni olmayacak yakın mesâfede bulunmak senedin bitişik olması içün kâfîdir. Müslim Sahîh’inin mukaddimesinde buna dâir Buhârî dışındaki icmâı nakletmiştir.
Bu kadarında kifâyet vardır; Allah en iyisini bilir..
Elbânî’nin rivâyete yönelttiği tenkitlerden birisi de, vakanın, adı zikredilmeyen bir adama dayandığı ve İbn Hacer’in, Seyf b. Ömer’in Futuh’undan naklen söz konusu meçhul adamın, Bilal b. el-Haris olduğunu söylemesi [16] idi. Seyf b. Ömer et-Temîmî el-Esedî el-Kûfî (v. 180/796), Elbânî’nin de ifâde ettiği gibi, ittifakla zayıf bir râvîdir/ahbaridir.[17]
Görebildiğimiz kadarıyla onunla ilgili en iyimser değerlendirme şudur: “Seyf’in bazı hadisleri meşhur (ve maruf)dur. Ekseriyeti ise münkerdir. O, sıdktan ziyade za’fa yakındır.” [18]
Resûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabrine gelen zatın, isim olarak tespiti konusunda İbn Hacer tarafından Seyf’in kaynak gösterilmesi, kanaatimizce yadırganacak bir durum değildir. Çünkü asıl itibariyle, rivâyetin İbn Hacer’in tespitine göre sahih bir isnatla sübutu, tamamen Seyf’in dışında meydana gelen bir gelişmedir. Seyf, sadece gelen zatın kim olduğu sualine cevap ararken devreye girmektedir.
Bu merhalede Seyf kaynaklı bir bilginin malzeme olarak kullanılması, tenkit mevzuu olmasa gerekir. Üstelik söz konusu malzemeyi kullanan İbn Hacer, Seyf’in zayıf oluşunun farkındadır ve onun hakkında teferruatlı bilgiye sahip bulunmaktadır.[19]
İbn Hacer, İbn Hibbân’ın Seyf hakkında konuştuğunu onun hadiste zayıf, tarih konusunda ise sağlam dayanıklı olduğunu söylemiştir. [20]Bu hadisimizdeki gelen adamın, Bilal b. Hâris el-Muzenî (v. 60/680) olduğunu söylemesi tarihi meselelerden olduğundan, İbn Hacer Tahzibu’t-Tehzib’de tarihi meselelerde bilinmeyen bir kişiyi tayin ederken Seyf’e itibar etmiştir.
Kaldı ki, yer ve tarih itibariyle, Seyf’in verdiği bilgiyle çelişen bir durum da varid değildir. Çünkü adı geçen Bilal b. el-Haris el-Müzenî, Medinelidir ve Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın, Mekke fethi öncesinde Medine’ye gelmelerini temin etmek üzere, Müzeyne kabilesine haberci olarak gönderdiği ve Mekke fethine bin kişilik bir kuvvetle katılan Müzeynelilerin üç sancaktarından biri olan sahabidir.[21]
(Yağmur) isteyen kişinin kim olduğu belli olmasa bile, mühim değildir. Mühim olan Hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ve diğer Ashab-ı Kirâm (radıyallahu anhum)’ın tavrıdır. Hazreti Ömer (Radıyallahu anh)’e haber verildiğinde, bu işe karşı çıkmaması, aksine ağlaması ve: “Yâ Rab! Ancak aciz kaldığım şeylerde eksiklik yapmaktayım” demesidir. Hazreti Ömer ve diğer sahâbe (radıyallahu anhum) efendilerimizin, şirk vesilesine veya bir şirk çeşidine sessiz kalmaları düşünebilinir mi?
Diyorlar ki: Sahih olduğu takdirde de, (onda bu işin câizliğine dâir) hiçbir hüccet yoktur. Çünkü sahâbe (radıyallahu anhum)’nin ameli buna ters düşmektedir. Hâlbuki onlar, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ı en iyi bilen kimselerdir. Allah en iyi bilir.
Cevap: Bu delilsiz bir biçimde Sahâbe-i Kirâm’ı şirk ile suçlamaktır. Hâlbuki onlar, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ı en iyi bilen kimselerdir, denilmesine rağmen, zımnen ben onlardan daha iyi bilirim demektir. Bilal b. Hâris ve Hazreti Ömer, yaptıkları işin ashâbın ameline ters düştüğünü anlayamadı ve hâşâ şirke girdi; ama bunlar anladı. el-Futuh sahibi Seyf’ler ve İbn Hacerler anlayamadı, ama bunlar anladı! Hasbünallahi ve ni’mel vekil...
Sahâbe (radıyallahu anhum)’nin ameli, yine sahâbî olan birinin şu ameline ters değil, onun bir başka şeklidir. Bunun en açık delili de Hazreti Ömer’in şu amele karşı çıkmamasıdır.
Onlar, en tehlikeli ve helâk edici bir bâtıl olan şirk karşısında susmak isyânından uzak olduklarına göre, ortada meşrûiyyete dâir sükûtî bir icmâ’ vardır. Sahâbe-i Kiram’ın, şu ameli inkâr ettikleri ispat edilmedikçe, onlar hakkında kötü zann sahibi olmayanlar, bu dediğimizi kabûle mecbûrdurlar.


[1] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, VII, 482-483; İbn Abdilber, el-İstiab, II, 464; Halilî, el-İrşad, I, 313-314; el-Beyhakî, Delâil, VII, 47.
[2] İmâm Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, (Dâru’l-Fikir): 7/304 (Md:1295)
[3] İbnü Kesîr, El-Bidâye: 8/93-94 İbnü Kesîr bu rivâyetin isnâdının sahîh olduğunu söyledi.
[4] İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm: 144-145
[5] İbnü Ebi Şeybe, el-Musannef (6/356-357, H: 32002)
[6] İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk (Tercemetü Ömer b. el-Hattâb), LIII, 294.
[7] İbn Ebî Hatim, el-Cerh, VII, 213.
[8] Nûh 71/10-11.
[9] Elbânî, Tevessül, s. 131-133.
[10] İbn Sa’d, et-Tabakat, V, 12.
[11] İmâm Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, (Dâru’l-Fikir): 7/304 (Md:1295)
[12] Buhârî, et-Tarihu’l-Kebir, VII, 304-305.
[13] İbn Hacer, el-İsabe, III, 484.
[14] [Mahmûd Saîd Memdûh’un Ref’u’l-Menâre metnine yazdığı aşağıdaki on maddeyi mevzûmuz noktasında tâli bir husus olması düşüncesiyle dipnota almayı münâsib gördük. M. Saîd Memdûh şöyle diyor:] Elbânî’den on râvî hakkındaki sözlerini nakledecek ve böylece, bu dediğimizi okuyucuya açıkça isbat edeceğiz.
1-Muhâcir İbnu Ebî Müslim.
(Elbânî) bu râvî’nin hadîsini, es-Sahîha’sında (2/487), sikalardan bir topluluğun ondan rivâyet etmesi ve İbnu Hibbân’ın O’nun (bir) hadîsini sağlam bulması sebebiyle ceyyid/güzel kabûl etti.
Derim ki; İbnu Hacer’in et-Takrîb’inde (s.548), bu râvî içün “makbûldür” denilmektedir. (Bitti.)
2-Yahyâ İbnu Uryân el-Herevî.
(Elbânî), es-Sahîha’sında (1/49) bu râvînin hadîsini sahîh kabûl etmiştir. Delîli de Hatîb el-Bağdâdî’nin, Târîh(in)’de (14/161) onu tanıtırken, “Muhaddis idi” demesi!!..
Derim ki; ben onun gittiği yoldan hep taaccüb etmişimdir. Çünki tahdîs/hadîs rivâyet etmek, ta’dîl/kişinin âdil olduğunu gösteren ibârelerinden değildir. Kişinin muhaddis veya hâfız olmasından, hadîsinin sahîh veya hasen kabûl edilmesi gerekmez. Bu, açıklamaya muhtâc olmayacak bir açıklamadır.
3-Mûsâ İbnu Abdillâh İbni İshâk İbni Talha el-Kuraşî.
Elbânî es-Sahîha’sında (1/295) bu râvînin bir hadîsinin sahîh olduğunu söylemiştir.
Hâlbuki et-Takrîb’de (s.552) O’nun hakkında “Makbûldür” denilmiştir.
4-Mâlik İbnu’l-Hayr ez-Ziyâdî.
Elbânî Bu râvînin hadîsini, bir sika/sağlam râvîler topluluğunun ondan rivâyeti ve İbnu Hibbân’ın onun hadîs(lerinden bir)ini sahîh bulması sebebiyle sahîh kabûl etmiştir. (Es-Sahîha:2/517)
5-Avn İbnu Muhammed İbnu’l-Hanefiyye.
Elbânî bu râvînin bir hadîsini hasen bulmuştur. (Es-Sahîha:2/274) Halbuki bu da önceki gibidir.
6-Abdullah İbnu Yesâr el-A’rec el-Mekkî; İbnu Ömerin âzâdlı kölesi.
Elbânî bu râvînin hadîsini es-Sahîha’sında (2/290) ceyyid/güzel buldu. O da yine öncekisi gibidir.
Et-Takrîb’de (s.330), “Makbûldür” denilmektedir.
7-Muhammed İbnu’l-Eş’as.
Elbânî bunun hadîsini es-Sahîha’sında (2/313), İbnu Hibbân’ın O’nu sika bulması, bir topluluğun ondan rivâyet etmiş olması ve büyük bir Tâbiî olması sebebiyle ceyyid/güzel bulmuştur.
Halbuki et-Takrîb’de (s.469) O’nun hakkında da “Makbûldür” denilmektedir.
8-Ebû Saîd el-Ğifârî.
Elbânî bunun bir hadîsini es-Sahîha’sında (2/297) sahîh bulmuştur. Zâtının mechûl olduğunun kalkmasından sonra şu sözleri söyledi:
“Sonra O, büyük bir Tâbiî’dir; Onun gibisinin hadîsini hâfızlardan bir topluluk hasen kabûl eder. İşte bu yüzden isnâdını Hâfız İrâkî çâresiz ceyyid/güzel buldu. Kalbimin kendisine genişlediği ve nefsimin mutmain olduğu işte bu hükümdür.” (Bitti.)
Derim ki;
Be adam!.. Ğifârî ve Mâliküddâr arasındaki fark nedir?
9-Bişr İbnü Abdillâh İbni Ömer İbni Abdi’l-Azîz.
Elbânî Onun bir hadîsini es-Sahîha’sında (2/392) İbnü Ebî Hâtim’in susması, sikalardan bazısının O’ndan rivâyet etmesi ve İbnu Hibbân’ın es-Sikât’ında bulunması ihtimâli sebebiyle hasen bulmuştur.
Derim ki;
İbnu Hibbân O’nu Tebe-i Tâbiî’nde zikretmiştir (8/138). Şu hâlde O’nun tabakası, Muhadram olan ve büyük Sahâbîlerin itimâd ettiği sika râvî Mâliküddâr’a nisbetle çok aşağılardadır; lâkin bir şeyi sevmiş olman kör ve sağir eder. Hevâya/nefsin şiddetli arzu ve isteğine uymaktan Allah’a sığınırız.
10-Sâlih İbnu Havvât.
Elbânî O’nun bir hadîsini es-Sahîha’sında (2/436), sika râvîlerden bir topluluğun O’ndan rivâyet etmesi ve İbnu Hibbân’ın O’nu sika bulması sebebiyle hasen bulmuştur.
Derim ki;
Bu râvî hakkında et-Takrîb’de (s.271) “Sekizinci tabakadan makbûl bir râvîdir” denilmiştir. (Bitti.)
O nerede, ikinci tabakadakiler nerede?
[15][El-Câmiâtü’l-İslâmiyye mecmûasınde “Tevessülün sahîh mefhûmu” veya “Tuhfetü’l-Kârî fî’r-Reddi Ale’l-Ğumârî” ismiyle neşredilen ona âid makaleler mecmûasında. Okuyucunun Tevessül Hadîsi hakkında yazılan bu kitâbdaki (Ref'u'l-Menâre’deki) araştırmada gördüğü şeylerde O’nun “Tühfe”sinin savrulmuş olduğu bulunmaktadır. Sonra Ebû Bekr el-Cezâîrî’nin “Ve Câû….” / “Oynayarak geldiler” ismini verdiği bir risâleyi gördüm. Onda Hammâd el-Ensârî’den şöyle dediğini nakletti: “Bu eseri (Mâlikü’ddâr’ın eserini) kaynaklarında araştırdım buldum; senedine eğildim ve onu sened ve metin bakımından bâtıl gördüm.” Bu söz bilmeden söylenen bir sözdür ve İbnu Kesîr, İbnu Hacer ve başka hâfızların onu sahîh bulmalarıyla merdûttur. Senedindeki râvîler sağlam kimselerdir. Metni üzerinde hiçbir toz yoktur. Hiçbir husûsta tevhîde de ters düşmemektedir. Allâhım!.. Ancak … ve onların yörüngesinde dönenlerin tevhîdi başka… Bütün hamdler O Allah’a âiddir ki, sâlih ameller sadece O’nun nimeti sayesinde (başlar ve) tamamlanır.] M. S. Memdûh.
[16] İbn Hacer, Fethu’l-Barî, II, 496, Krş. Elbânî, Tevessül, s. 131.
[17] İbn Ebî Hatim, el-Cerh, IV, 278; İbn Adiy, el-Kamil, III, 435-436; Safedî, el-Vafi, XVI, 66; Zehebî, Kaşif, I, 476; İbn Hacer, Tezhib, II, 470.
[18] İbn Adiy, el-Kamil, III, 436.
[19] İbn Hacer, Tezhib, II, 470.
[20] Takrib: 262
[21] İbn Sa’d, et-Tabakat, I, 291-292; Hâkim, el-Müstedrek, III, 592-593; İbn Asâkir, Tarihu Madineti Dımaşk (tercemetü Abdillah b. İmran), XXXVII, 216; İbn Hacer, el-İsabe, I, 164.


Kaynak :seyyid Ali hoşafçı

Selefilik adı altındaki görüşlere selefice cevaplar
Sana taş attılar, sen gülümsedin,
Dervişin bir çiçek attı, inledin,
Bağrımı delmeye taş yetmez, dedin,
Halden anlayanın bir gülü yeter..

Tatlıydı akrebin sana kıskacı,
Acıya acıda buldun ilacı;
Diyordun, geldikçe üstüste acı:
Bir azap isterim bundan da beter.


Bunu ilk beğenen sen ol.
Forumcu
RE: Maliku'd-Dar Hadisini'nin Tahriçi
Hoşafçı'nın Delilleri; 5.HADİS

Malik ed-Dar Kıssası

Malik ed-Dar’dan rivayet edilen eserde, âmânın bi­rinin şiddetli bir kıtlık zamanı Nebi aleyhisselam’ın kabrine gelerek “Ya Rasûlallah, ümmetin için yağmur iste, zira on­lar helak oldular.” dedikten sonra Nebi aleyhisselam’ın rü­yasına girerek Ömer’e gitmesini söylediği, adam Ömer’e gelince, Ömer’in ağladığı anlatılmaktadır.(1)

Birincisi: İsnadı zayıf, metni ise münker olduğu için zaten delil olamayacak olan bu kıssada, Nebi aleyhisselam’ın za­tıyla tevessülün meşru olduğuna, hatta vefatından son­ra O'ndan dua istenebileceğine şer’an delil olabilecek bir şey de yoktur.

Kıssayı nakleden yegâne isim olan Malik ed-Dar, hakkında muteber bir tadil ve tevsik bilinmeyen, bu hu­susta mechul birisidir.

İbn-i Ebi Hatim, hıfzının ve ittılasının genişliğiyle be­raber, "Cerh ve T'adil"inde ondan bahsetmiş olmasına rağ­men, hakkında bir tevsik aktarmamaktadır.(2)

Munziri ve Heysemi, “onu tanımadıklarını” ifade etmektedir.(3)

Kaynaklara olan vukufiyetinde belki bir benzeri bile olmayan İbn-i Hacer, hakkında biyografik bazı bilgiler ak­tardığı halde tadil veya tevsikine delalet edebilecek tek kelime etmemektedir.(4)

Bununla beraber eseri naklederken “İbn-i Ebi Şey­be, Ebu Salih es-Semman’ın rivayetinden, Malik ed-Dar’dan sahih bir senetle rivayet etti.” demekte,(5) böyle bir ifadeyi tercih etmekle, eserin Ebu Salih’e kadar olan kısmına sahih hükmü vererek ondan sonrasında bir problem olabileceğine işaret etmektedir.

İbn-i Hacer’in “İbn-i Ebi Şeybe’nin sahih bir is­nadla rivayet ettiğine göre Malik ed-Dar şöyle aktar­maktadır.” veya “İbn-i Ebi Şeybe, Malik ed-Dar’dan rivayet etmiştir ve senedi sahihtir.” ya da “İbn-i Ebi Şeybe, Malik ed-Dar’dan sahih bir senetle rivayet et­miştir.” gibi ifadeler yerine, aktardığımız ifadeyi tercih et­mesi bunu göstermektedir.(6)

İkincisi: Bu zayıf eserden çıkarılmaya çalışılan hü­küm, Nebi aleyhisselam’ın hürmetine Allah’tan istemek şek­linde ifade edilen, O'nun zatıyla yapılan tevessülün meşru olduğu değil, vefatından sonra O'ndan şefaat ve dua iste­nebileceğidir.

Oysa seleften ve imamlardan, mutlak olarak böyle bir şeyi söyleyen veya yapan hiç kimse yoktur.

Ayrıca eserin buna delil olacağını iddia edenler, bu­nunla da kalmayarak bu dua istemenin -zayıf ve mün­ker olan eserde olduğu gibi- Nebi aleyhisselam’a hususi bir durum olacağını ve kabrine gelerek istenmesi gerektiğini değil, bunun herkese şamil olacağını ve her uzak mesa­feden, her dil ve lehçeyle ve yüzlerce, binlerce kişinin ay­nı anda istemesi şeklinde olabileceğini söylemektedirler.

Hatta ölenlerden istenebilecek şeyin dua ile sınırlı kalmayacağını, onlardan yardım/medet de istenebilece­ğini, eş, evlad ve şifa istemenin bile her halükarda şirk ol­mayacağını iddia etmektedirler.
Bu ve benzeri zayıf, münker, bâtıl ve uydurma riva­yetlerle Kitap, sünnet ve icma ile sabit olan tevhid inan­cını iptal ederek, insanları cahiliye inanç ve ibadetlerine çağırmaktadırlar.

Oysa ne sahabeden, ne selefin diğerlerinden, ne de imamlardan bir kişiden, -uzak mesafelerden çağırıp dua, şefaat, yardım/medet ve şifa istemek şöyle dursun- kab­rine gelerek O'ndan veya bir başkasından dua etmesini isteyen olduğunu gösterecek tek bir sahih rivayet vardır!

Aksine onlardan gelen rivayetler, değil Nebi aleyhisselam’dan istemek için geleni, O'nun kabri yanına Allah’tan istemek için geleni bile böyle yapmaktan neh­yettiklerini göstermektedir.(7)

Onlardan hiç kimse, yağmur yağmayıp kıtlık olduğu zaman Nebi aleyhisselam’ın kabrine gelerek, ümmeti için yağmur duası yapmasını istememiş, Ömer ve Muaviye radıyallahu anhuma’nın yaptığı gibi, meşru olduğu şekilde Allah’a dua etmiş ve yaşayan diğer salihlerden de bunun için Allah’a dua etmelerini istemişlerdir.

Bütün bunlar olurken aralarından hiç kimse çıkıp, Abbas’tan veya Yezid İbnu’l-Esved’den dua istemek ye­rine Nebi aleyhisselam’ın kabrine giderek, ümmetine yağ­mur yağdırsın diye Allah’a dua etmesini istemeyi öner­memiştir.

İmamların hiç biri, kıtlık olduğunda yağmur yağma­sı için veya başka bir afet ve felakette bunun defedilme­si için Nebi aleyhisselam’ın kabrine giderek, O'ndan Allah’a dua etmesini istemeyi müstehab, meşru veya caiz gör­memiştir.

Dolayısıyla eserin metni de Kitap, sünnet ve icma ile sabit, dinin temel esaslarına açıkça muhalefet etme­sinden dolayı münkerdir.

Bu, isnadı sahih bile olsa böyleyken, isnadı da za­yıf olan bir eserle, bu esaslara muhalefet etmek nasıl ca­iz olabilir?

Zira “Hadisin sadece isnadının düzgün olması onun gösterdiği şeyi alıp uygulamaya yeterli değil­dir. Bununla beraber metninin de Kitab, sünnet ve ic­ma edilmiş bir esas gibi, kendisinden daha kuvvet­li olan bir şeye muhalefet etmekten uzak olması ge­rekir… Öyleyse bu hadis, muhalefetinden dolayı (da) illetlidir.”(8)

Üçüncüsü: Nebi aleyhisselam’ın kabrine gelerek Allah’a dua etmesini isteyen adamın kim olduğu da belli değildir. Kim olduğu bile belli olmayan bir adamın yaptığı bir şey, sahabenin uygulamasına da aykırı olduğu halde Allah’ın dininde nasıl delil olabilir?!

İbn-i Hacer’in, Feth’te Seyf’in rivayet ettiğini söyle­diği nakle göre gelen adamın, Bilal İbnu’l-Haris el-Muzeni olduğuna ise asla itibar edilmez. Zira Seyf, ittifakla zayıf kabul edilen bir ravidir.(9)

İbn-i Hacer’in kendisi Seyf hakkında “hadiste zayıf­tır.” demektedir.(10)

Hatta İbn-i Hibban, Seyf’in “en güvenilir ravilerden (esbat) bile uydurma hadisler rivayet ettiğini” ve onun hakkında “Hadis uyduran birisidir.” denildiğini söylemek­tedir. Bu ittihamın sahiplerinden biri de Hakim’dir.(11)

Zındık olmakla bile ittiham edilmiş birisinin(12) riva­yetine itimat edenlerin,Allah'ın dinine, Rasûl aleyhisselam’ın sünnetine hiç mi gıyretleri yok?

Hoşafçı, s. 180’de Bilal İbnu’l-Haris el-Muzeni’nin Medineli olduğunu, dolayısıyla yer ve tarih itibarıy­la Seyf’in verdiği bilgiyle çelişen bir durumun olmadığı­nı söylemektedir. Korkarız yine, “Bizim elimizde gelen adamın Bilal olduğuna dair zayıf da olsa bir delilimiz var. Oysa sizin elinizde onun Bilal olmadığını göste­recek zayıf ve uydurma bile olsa bir deliliniz yok. Eli­nizde olan sadece yorum...” demek istemekte, ancak bu sefer bunu biraz daha usturuplu söylemektedir.

s. 182’de “Bu vakıayı önemli kılan nokta, Bilal b. el-Haris’in uyanık olduğu halde yaptığı tatbikattır.” diyerek, zayıf olduğuna ittifak edilmiş, hadis uydurduğu söylenen ve zındık olmakla itham edilen Seyf’in rivayetini, onunla çelişen aksi bir şey olmadığı gerekçesiyle kabul ediyor ol­duğunu, yani gelen adamın sahabeden Bilal İbnu’l-Haris el-Muzeni olduğunu benimsediğini ortaya koymaktadır.

Bu, Hoşafçı’nın, delilin sıhhatiyle ne kadar ilgili oldu­ğunu, Allah’ın dininde delil diye nelere tutunmaya çalıştı­ğını ortaya koyan misallerden sadece biridir.

Eserde kim olduğu mechul şahsın Nebi aleyhisselam’ın kabrine gelerek dua etmesini istemesinden, Ömer ra­dıyallahu anh’ın veya sahabeden bir başkasının haber­dar olduğuna dair en ufak bir emare olmadığı halde, s. 180’de, “Mühim olan Hz. Ömer ve diğer ashabın tavrıdır. Hz. Ömer’e haber verildiğinde bu işe karşı çıkmaması… (dır). Ömer ve diğer sahabe efendilerimizin şirk vesilesi­ne veya şirk çeşidine sessiz kalmaları düşünülebilir mi?” ve s. 181’de, “Bilâl İbnu’l-Haris ve Hz. Ömer, yaptıkla­rı işin sahabenin ameline ters düştüğünü anlayamadı ve hâşâ şirke girdi, ama bunlar anladı.” diyerek, zaten zayıf ve münker olan eserde, olmayan bir şeyi varmış gibi gös­terip okuyucuyu kandıramaya çalışmaktadır.

Hoşafçı, Ömer radıyallahu anh ile diğer ashabın, mec­hul adamın yaptığı iddia edilen bu işten haberdar olduklarını, eserin hangi lafzından çıkarmaktadır ki, onların bu­nu ikrar ettiklerini söyleyebiliyor?!
Hoşafçı, malum Seyf’in nakline itibar edip mechul adamın Bilal İbnu’l-Haris olduğunu cezmederek, ona atı­lan iftiraya kaygısızca ortak olduğu gibi Ömer ve ashab­dan diğerlerinin bundan haberdar olduğu halde karşı gelmediklerini, hatta Ömer radıyallahu anh’ın da mec­hul adamın bu uygulamasına ortak olduğunu söyle­yerek onlara da pervasızca iftira etmektedir.

“Hâlbuki kıyamet gününde attığı bu iftiralardan do­layı mutlaka, ama mutlaka sorguya çekilecektir.”(13)

Tabiî bütün bu konuşulanlar ancak eserin sahih ol­duğu farzedildikten sonra bir anlam ifade edebilir.

Biz zaten “kalbi olan ve izleyerek kulak veren”(14) her­kes için eserin zayıf ve münker olduğunu ortaya koyduk.

Yeri gelmişken şunu da belirtmeden geçmeyelim.

Hoşafçı, 270 nolu dipnotta, Kevseri’den “Bu rivaye­tin, vefatından sonra peygamber ile istiska konusunda sahabe tatbikatını ortaya koyduğunu, onların hiçbiri ta­rafından yadırganmadığını ve bunun tevessülü kabul et­meyen muhalifleri susturacak kadar kesin bir delil oldu­ğunu” aktarmaktadır.

Subhanallah!!!

Mechul bir adamın diğer bir mechulden aktardığı, sahabenin defalarca aksini yaptığı sahih senetlerle sabit olmuş uygulamasına aykırı olarak yapıldığı, zayıf bir se­net ve münker bir metinle rivayet edilen bu eser, içinde sahabeden kimsenin de yapılan işten haberdar olduğuna dair en ufak bir emare bile olmadığı halde, sahabe tatbi­katını ortaya koyuyor, öyle mi?!

Ve bizi susturacak kesin deliliniz, bir mechulün, di­ğer bir mechulün fiilini anlattığı bu rivayet, öyle mi?

İşte böyle. “Allah’ın dışında veliler edinenlerin hali, kendisine sığınacak bir yuva edinen örümceğin meseli­ne benzer. Hâlbuki yuvaların en çürüğü örümcek ağıdır. Keşke bu gerçeği bilselerdi.”(15)

Dördüncüsü: Hoşafçı’nın en çok güvendiği delil bu eser olmalı ki, diğerleri arasında en fazla sözü (18 sayfa) bunun için israf etmekte, bununla da yetinmeyip eserle alakalı Elbani’ye yaptığı tenkitleri, -s. 41, 121 ve 177’de- büyük çoğunluğu aynı lafızlarla, sayfalarca üç defa tekrar etmektedir.

Şimdi Hoşafçı’nın hazine bulmuş gibi sevinerek üç defa tekrar ettiği ten­kitlerine bir bakalım.

s. 41-121-177’de diyor ki: “Biz Elbani’nin iddia ettiği gibi Malik ed-Dar’ın zabt ve adaleti maruf olmayan (mec­hul) bir şahıs değil, aksine onun maruf bir ravi olduğunu tesbit etmiş durumdayız.”

Öncelikle belirtelim ki “zabt ve adaleti maruf olmama”nın aksi, “onun maruf biri olduğu” değil, “zabt ve adaletle maruf biri olma”sıdır.

Elbani de zaten aksine bir şey söylemiyor olduğu halde, Hoşafçı ve avanesi, Elbani’nin iddia ettiğinin aksi olanını değil, aksi olmayanını tesbit(!) etmişlerdir.

İkinci olarak, Hoşafçı, hadisçilerin mechul derken ne­yi kasdettiklerini ya bilmemekte ya da bilmekte ama nasıl olsa okuyucu bilmiyordur diye düşünerek bu terimi ha­disçilerin kullandığı gibi değil de halk arasında konuşuldu­ğu gibi kullanıp okuyucuyu ikna etmeye çalışmaktadır.
Hadisçiler, ravinin mechul olmasıyla “hakkında mu­ayyen bir cerh ve ta’dil bilinmemesini”(16) kasdetmekte­dirler. Ravinin isminin mübhem olması, aynı/şahsının bi­linmemesi ve halinin bilinmemesi, bu genel ifadenin al­tına girmektedir.

Mübhem’i ayrı tutarsak, “Mechul, iki kısımdır. Birin­cisi, aynı/şahsı bilinmeyendir. (Mechulu’l-ayn) Bu, ken­disinden bir kişiden başkasının rivayette bulunmadığı ve tevsik edilmemiş/sika olduğu söylenmemiş kimsedir.

İkincisi, hali bilinmeyendir. (Mechulu’l-hal) Bu da kendisinden iki veya daha fazla kişi rivayette bulunduğu halde tevsik edilmemiş kimsedir.(17)

Yani birincinin şahsını bilmiyoruz, ikincinin ise şahsı­nı bilsek de adalet ve zapt bakımından halini bilmiyoruz.

Oysa Elbani, Malik ed-Dar hakkında “Adalet ve zapt ile maruf birisi değildir.” ve “İbn-i Ebi Hatim, onun hakkında bir tevsikten bahsetmemiştir.” diyerek Malik ed-Dar’ın açıkça, cerh ve ta’dil bakımından, “hali­nin” mechul olduğunu söylemektedir.
Hoşafçı ise, onun hakkında topladığı biyografik bil­gilerle, bir iş yapmış gibi sevinerek, “aynının,” yani şahsı­nın mechul olmadığını isbat etmektedir.

s. 41-122-177’de diyor ki: “İbn-i Sad onu şöyle ta­nıtmaktadır. ‘Malik ed-Dar, Ömer b. el-Hattab’ın azatlısı­dır. Hımyer kabilesindendir ve Cublan’lıdır. Ebu Bekir ve Ömer’den hadis rivayet etmiştir.
Kendisinden de Ebu Sa­lih es-Semman rivayette bulunmuştur. O maruf biri idi.’”

Bu ifadelerden hiçbirisi, onun adalet ve zaptla bi­linen birisi olduğuna delalet etmemektedir. “O maruf bi­ri idi.” ifadesi, hiçbir hadisçinin ıstılahında, mutlak olarak ta’dil veya tevsik ifade eden bir lafız değildir. İfade ede­ceği yegane anlam, ravinin şahsının mechul olmayışıdı­dır. Halinin değil.

Yani Malik ed-Dar’ın “hali” hâlâ mechul!

Aynı sayfalarda diyor ki: “İmam Buhari, Tarih-i Kebir’inde onu zikrettiği halde, aleyhinde bir şey deme­miştir.”
Buhari’nin, Tarih’inde zaten böyle bir şartı da yoktur.

Tarih’inde Muhammed b. İbrahim el-Bahili,(18) Muhammed b. İbrahim b. Abdullah el-Haşimi(19) ve Velid b. Ebi Velid’den rivayeti olan İbrahim b. İshak;(20) Talha b. Keysan’dan rivayeti olan İbrahim b. İshak(21) gibi daha birçok mechul aleyhinde de bir şey dememiştir.
Hatta Muhammed b. Eş’as b. Kays el-Kindi(22) ve Muhammed b. İbrahim el-Yeşkuri(23) gibi maruf zayıflar aleyhinde de bir şey dememiştir.

Üstelik Buhari, onun lehine de bir şey dememiştir. İsbat edilmesi gereken şey, “aleyhine bir şey söylenmediği” değil “lehine bir şey söylendiği”dir.

Yani Malik ed-Dar’ın “hali” hakkında, hâlâ bir şey bilmiyoruz.
Aynı sayfalarda diyor ki: “İbn-i Hibban onu, es-Sikat’ında zikretmekte ve hakkında menfi bir söz söyle­memektedir.”

İbn-i Hibban’ın Sikat’taki yöntemi, hakkında bir cerh bilmediği ravilerin hepsine -şahısları mechul değilse- si­ka olarak hükmetmektir.

İbn-i Hacer diyor ki: “İbn-i Hibban’ın, aynının ceha­leti ortadan kalkan ravinin, cerh edildiği ortaya çıkıncaya kadar adaletine hükmedilmesiyle alakalı görüşü acayip bir görüştür. Oysa cumhur bunun hilafınadır. Bu kitabın­da Ebu Hatim ve başkalarının mechul saydığı birçok kim­seyi zikretmektedir. Sanki İbn-i Hibban’a göre, kendisin­den meşhur birisinin rivayette bulunduğu kimsenin “aynı­nın” bilinmezliği ortadan kalkmaktadır… Ancak onun dı­şındakilere göre “halinin” cehaleti hâlâ bakidir.”(24)

“Evet, İbn-i Hibban, onu Sikat’ında zikretmiş olabilir. “Onu mechulleri tevsik etmedeki kuralıyla Sikat’ta zikretmiştir.”(25) “Onu ancak, hakkında ken­disine bir cerh ulaşmayan mechulleri tevsik etmede­ki metoduyla tevsik etmiştir.”(26) Zira “Onun bu ko­nudaki metodu, hakkında cerh olduğunu bilmedi­ği kimseleri Sikat’ta zikretmektir.”(27)

“Bu ise tesa­hülün/gevşekliğin son noktasıdır.”(28) “Onun tev­sik etmede kullandığı bu yol, yolların en zayıfıdır.”(29) Bu, diğerlerine göre raviyi cehalet sınırından çıkar­maz. Zaten İbn-i Hacer de İbn-i Hibban’ın bu şazlığını reddetmektedir.”(30)
Yani, Malik ed-Dar’ın adalet ve zaptıyla alakalı ha­la muteber bir şey bilmiyoruz!

s. 47-123-177 ve devamlarında da şöyle diyor: “İbn-i Hacer ise bunlara ilaveten şu bilgileri vermekte­dir “Malik ed-Dar diye bilinen zat, Malik b. Iyad’dır ve (asr-ı saadete) yetişmiştir. Muaz ve Ebu Ubeyde’den ri­vayetleri vardır. Kendisinden iki oğlu Avn ve Abdullah ri­vayette bulunmuştur. Ebu Salih Zekvan tarıkiyle Malik ed-Dar’dan Hz. Ömer’in kıtlık senesindeki sözünü Bu­hari tarihinde (muhtasar olarak) rivayet etmiştir… İbn-i Sad onu Medineli tabiilerin ilk tabakasında zikretmiştir. Hz. Ömer ve Hz. Osman onu mali işlerde görevlendirmiş ve bu yüzden ona Malik ed-Dar adı verilmiştir. Ali İbn’ul Medini’den rivayet edildiğine göre o, Hz. Ömer’in hazine­darı idi.” (...) “Elbani onun (İbn-i Hacer’in) ravi Malik ed-Dar’ın mechul olduğuna işaret ettiği şeklinde yorumla­mıştı. Hâlbuki İbn-i Hacer’in Malik ed-Dar’ı tanıtıcı ma­hiyette verdiği bilgiler, böyle bir yoruma mahal bırakma­yacak kadar açıktır. Şüphesiz İbn-i Hacer’in söz konusu açıklaması, Elbani’nin yaptığı yorumu anlamsız kılmak­tadır.” (...) “Bu tesbit bizi Elbani’nin, Malik ed-Dar hakkın­da İbn-i Hacer’in verdiği biyografik bilgiyi görmediği veya görmezlikten geldiği kanaatine götürmektedir. Bu detaylı bilgiden sonra, Elbani’nin Malik ed-Dar hakkında Munzi­ri ile Heysemi’den naklettiği “onu tanımıyorum” sözünün artık bir kıymet ifade etmediği de anlaşılmaktadır.”

1- İbn-i Hacer’in ilaveten verdiği bilgiler arasında biz, ravinin tevsikine delalet edecek bir tek lafız göreme­dik. Eğer gören varsa bize de göstersin!

Aktarılan bütün bu bilgiler, ravinin “halinin” değil, “aynının” cehaletini giderir. Dediğimiz gibi, Hoşafçı, ya ikisinin arasını ayırd edememekte ya da okuyucunun gö­zünü doldurup kandırmaya çalışmaktadır.

2- İbn-i Hacer’in raviyi tanıtıcı mahiyette verdiği bil­giler, onun sadece aynını tanıttığı için, Elbani’nin yoru­munu -hem de şüphesiz!- anlamsız kılmakta falan de­ğildir. Elbani başka bir cehaletten bahsetmekte, Hoşafçı başka bir cehaleti gidermektedir.

3- Elbani’nin, İbn-i Hacer’in verdiği “biyografik bil­giyi” görmemiş olması gibi bir ihtimal ve görmezden gel­mesi gibi bir ihtiyaç yoktur.
Neticede bunlar sadece “biyografik bilgilerdir” ve ravinin “aynını” tanıtmaktadır.

Elbani’nin aradığı ve bulamadığı, bundan dolayı raviye mechul dediği bilgiler ise ravinin “halini” tanıtan “cerh ve ta’dil bilgileridir.”
İbn-i Hacer, bu eserleri, hiç şüphesiz, sadece birinci tür bilgileri vermek için değil, esas itibarıyla ikinci tür bilgi­leri vermek için telif etmiştir.

Buna rağmen kaynaklara olan vukufiyetiyle bera­ber, hakkında bir tevsik bilmiyor olmalı ki, buna delalet edecek tek bir nakil yapmamakta, tek bir lafız kullanma­maktadır.

4- “Bu detaylı bilgilerde” tevsike delalet edebi­lecek tek bir lafız ve nakil bulunmadığı için -Munziri ve Heysemi “onu tanımıyorum” demeselerdi bile- ravinin adalet ve zapt açısından “hali” ortaya çıkmış olmazdı.
Kaldı ki bir de ortada “ne kıymet ifade ettiği” malum bu sözleri bulunmaktadır.

s. 42-123-178 ve devamlarında diyor ki: “Hz. Ömer gibi, rivayet konusunda tesebbüt ve ihtiyat sahibi bir za­tın, resmî veya özel malî işlerde onu istihdam etmesi, ra­vi Malik ed-Dar’ın zapt ve adaletinin bir göstergesi sayıl­malıdır.”

Hoşafçı, gerçekten hadis ilimleriyle alakalı bir şey biliyor mu, biliyorsa nereden öğrenmiş doğrusu çok me­rak ediyoruz!!

O, kendisinden önce hiçbir imamın bahsetmediği bu yaklaşımla, cerh ve ta’dilde yeni bir çığır açmaya te­şebbüs ettiğinin, 21. yüzyılda, cerh ve ta’dile yeni zabıt­lar ve kaideler koymaya cüret ettiğinin, bilmiyoruz farkın­da mıdır?

Aktarılan biyografik bilgilerin sahih olduğunu farze­dip diyelim ki Ömer radıyallahu anh’ın bu fiili, onun güvenilir bir kimse olduğuna delalet etsin.

Peki cerh ve ta’dil kitaplarının güvenilir, dindar, sa­lih, abid, zahid, hatta âlim olduğu ittifak konusu olan bir­çok kişinin zaptlarındaki problemler dolayısıyla cerhedi­lip zayıf sayıldığıyla dolu olduğundan Hoşafçı’nın habe­ri yok mudur?

Diyelim Ömer radıyallahu anh’ın bu fiili, onun güveni­lir bir kimse olduğuna delalet etti. Beytu’l-Mal’deki koyun­ların, develerin ve hurmaların hesabını tutabiliyor olması da rivayetteki zabtına mı delalet edecek?! La havle vela kuvvete illa billah!!

Ayrıca İbn-i Hacer de Ömer radıyallahu anh’ın bu fiilini adalet ve zaptın bir göstergesi olarak saymamış olacak ki bu sözleri kendi aktardığı halde ne başında ne ortasın­da ne de sonunda onun tevsikine delalet edecek bir hü­küm veya lafız zikretmektedir.

Yani, Malik ed-Dar’ın tevsikiyle ilgili hâlâ bir şey bil­miyoruz.

s. 42-123-178’de diyor ki: “Ebu Ya’la el-Halili el-Kazvini’de Malik ed-Dar’ın sika oluşunda ittifak edilen kadim bir tabii olduğunu ve tabiinin ondan övgüyle bah­settiklerini ifade etmektedir.”

1- Hoşafçı, Ebu Ya’la el-Halili el-Kazvini’nin kim ol­duğunu ve bu sözü nerede söylediğini gerçekten biliyor mu bilmiyoruz ama, bu sözü aktardığı yer, onun nerede geçtiğini zikretmemiş olacak ki o da kitabında üç defa ay­nı kelimelerle tekrar ederek aktardığı halde, nerede geç­tiğini zikretmemektedir.

İçinde, bahse konu olan ravinin, “sika oluşunda it­tifak edilen” birisi olduğuna dair bir lafız bulunan bu söz, Hoşafçı’nın en sağlam malzemesi olması gerekirken, ak­tardığı kaynağa pek güvenememiş olacak ki, delil olma­yacak şeylerle bir kaşık suda fırtına koparmaya çalışır­ken, en sağlam delilmiş gibi görünen bu nakille alakalı zikrettiği üç yerde de susmayı tercih etmektedir.

2- Halili, iddia edilen bu sözü, İrşad’da söylemek­tedir. Onun sözü Hoşafçı’nın ilavesinden arınmış haliyle tam olarak şöyledir:

“Eski bir tabiîdir. Üzerinde ittifak edilmiştir. Tabiîler ona sena etmiştir. Çok rivayeti olan birisi değildir.”(31)

Yani Halili’nin ibaresinde “sika oluşunda ittifak edilen” diye bir ifade bulunmamaktadır. Hoşafçı’nın ak­tardığı “sika” lafzı, asla geçmemektedir.

Dolayısıyla ihtimaldir ki, üç defa zikretmiş olmasına rağmen bir kaynak vermeyen ve hakkında bir tek kelime etmeyen Hoşafçı, foyasının ortaya çıkacağından endi­şe etmektedir.

3- Tabiîlerin ona sena ettiğini ifade eden Halili, se­na edenlerin kimler olduğunu ve ne şekilde sena ettikleri­ni beyan etmemektedir. Bir kimsenin dindarlığına, takva­sına, zühdüne, hatta ilmine övgüde bulunmak, onu hadis rivayetinde tevsik etmek anlamına gelmemektedir. Aksi­ne, belirttiğimiz gibi dindarlıkları ve diğer ilimlerdeki üs­tünlükleri ittifak konusu olan nice zat, hadis rivayetinde zayıf kabul edilmişlerdir. Cerh ve ta’dil kitapları bunun ör­nekleriyle doludur. Örneğin İbn-i Adiyy’in Kamil’ine baka­cak olanlar, ilmine ve fıkhına nice övgüler zikredilen Ab­durrahman İbn-i Ebi Leyla’nın, zaptı ve kötü hafızası yü­zünden tenkidçi imamların hangi sözlerine maruz kala­rak zayıf addedildiğini göreceklerdir.(32)

4- Maruf bir cerh ve ta’dil lafzı olmayan “üzerinde ittifak edilmiştir” ibaresini öncekilerden ve sonrakiler­den, Halili’den başka kullanan bilinmemektedir.

Halili bu ibareyle ne kasdediyor olduğunu açıkla­madığı için bunu anlamanın yegane yolu, kitabındaki bu ve benzer ibareleri hangi münasebetlerde kullandığını tetebbu etmektir.
“Üzerinde ittifak edilmiştir/Müttefekun aleyh” lafzı mutlak olarak kullanıldığında akla ilk gelen şey, Bu­hari ve Müslim’in ittifak ettiği rivayetler olsa da burada ve diğer birçok yerdeki kullanımından Halili’nin bunu kas­detmediği hemen göze çarpmaktadır.
Halili, sika oluşu üzerinde ittifak edildiğini kasdettiği yerlerde açıkça “sikadır ve üzerinde ittifak edilmiştir,”(33) “üzerinde ittifak edilmiş bir sikadır”(34) ya da “rivaye­tinde sikadır, üzerinde ittifak edilmiştir”(35) demektedir. İbn-i Hacer, bunu “yani adaletine” sözüyle açıklamakta, bundan kasdedilen şeyin Buhari ve Müslim’in tahric etme­si olarak anlaşılmayacağını ifade etmektedir.(36)

Öyleyse sika oluşu üzerinde ittifak edildiğini kas­dettiği yerlerde, zikrettiğimiz lafızlarla bunu açıkça ifade eden Halili, sadece “üzerinde ittifak edilmiştir” sözüyle aynı şeyi kasdetmiyor olmalıdır.
Halili, hakkında sika olduğunu söylemekle yetin­mek istemediği büyük imamlarla alakalı “sikadır, imam­dır, âlimdir, üzerinde ittifak edilmiştir;”(37) “üzerinde ittifak edilmiş bir imamdır;”(38) “âlimdir, üzerinde it­tifak edilmiştir;”(39) “ilimde imamdır, üzerinde ittifak edilmiştir”(40) veya “imamdır, üzerinde ittifak edilmiştir”(41) demektedir. “Tezkiye edilmiş bir sikadır, üzerinde itti­fak edilmiştir;”(42) “üzerinde ittifak edilmiş bir adalet sahibidir”(43) ya da “sikadır, ancak çok hatası vardır, üzerinde ittifak edilmemiştir”(44)

ifadelerini de biraz da­ha hafif bir ta’dil lafzı olarak kullanmaktadır.
Halili, ilginç bir şekilde, zayıf olan raviler hakkında “eski bir şeyhtir, üzerine ittifak edilmedi”(45) veya “ka­vi değildir ve üzerine ittifak edilmiş birisi değildir”(46) demekte, hakkında kuvvetli cerh olan, zayıflığı şiddet­li raviler hakkında ise “onu zayıfladılar ve üzerinde it­tifak etmediler”(47) veya “üzerinde ittifak edilmiş birisi değildir”(48) demektedir.

Yani “üzerinde ittifak edilmiş birisi değildir” sö­züyle şiddetli zayıflığı ifade eden Halili’nin, “üzerinde it­tifak edilmiş birisidir” sözüyle tevsik kasdediyor olması çok uzak bir ihtimaldir.
Yani “üzerinde ittifak edilmiş birisidir” ibaresi, “sikalığı üzerinde ittifak edilmiş birisidir” anlamına geliyor dersek, “üzerinde ittifak edilmiş birisi değildir” ibaresine de “sikalığı üzerine ittifak edilmemiştir” veya “zayıflığı üzerinde ittifak edilmiş birisi değildir” anla­mına mı geliyor diyeceğiz? Hem de bununla şiddetli za­yıflığı ve münkerliği kasdettiği bir yerde!(49)

Doğrusu bu pek mümkün görünmemektedir.

5- Halili’nin celaleti bir kenara, Zehebi onun, “hafı­zasına güvendiği ve kaynaklara dönmediği için”(50) “bu kitabında pek çok evham yaptığını”(51) ve “yanlışları olduğunu,”(52) hatta “hocası olan Hakim’in bile ölüm tari­hinde şaşırdığını”(53) ifade etmektedir.
Halili’nin Malik ed-Dar hakkında önünde ve arka­sında bir cerh ve ta’dil lafzı zikretmeden “üzerinde itti­fak edilen birisidir” demesi, kitabında yok denecek ka­dar az, (bir veya iki defa) ender bir kullanım şeklidir.
Bu, söz konusu lafzın nüssahlar tarafından yanlış­lıkla yazılmış olma ihtimaliyle beraber, Halili’nin bahsedi­len evham ve yanlışlıklarından biri olabileceği fikrini gün­deme getirmektedir.
Aklımıza gelen ikinci bir ihtimal ise “âlimdir, üze­rinde ittifak edilmiştir” ve “imamdır, üzerinde ittifak edilmiştir” örneklerinden, yani “âlim olduğu üzerin­de ittifak edilmiştir” ve “imam olduğu üzerinde ittifak edilmiştir” anlamları çıkarabileceği gibi “eski bir tabiîdir ve üzerinde ittifak edilmiştir” sözünden de “tabiî oluşu üzerinde ittifak edilmiştir” anlamı çıkarılabilir.
Bu bilgiler ışığında üçüncü bir ihtimal olduğu da gö­zükmemektedir.
Ayrıca İbn-i Hacer de Halili’nin İrşad’ına muttali ol­duğu, Tehzib’de ondan çok kereler nakiller yaptığı, dola­yısıyla Malik ed-Dar hakkındaki bu sözden haberdar ol­duğu halde, bunu Malik ed-Dar’ın tevsik edilmesine ye­terli olarak görmemiş olacak ki aktardığı onca biyografik bilgi arasında bunları zikretme gereği bile duymamıştır.

6- Denilebir ki, İbn-i Hibban’ın, mechulleri tevsik et­medeki metodu -bahsi geçtiği üzere- malumdur.
İbn-i Hacer, bu metodun İbn-i Hibban’ın hocası olan İbn-i Huzeyme’nin mezhebi olduğunu söyleyerek(54) bu metodu ondan aldığına işaret etmektedir.
Aynı metod, hocası İbn-i Hibban’dan Hakim’e de sirayet etmiş, hatta Iraki’nin söylediği gibi bu tesahül, Hakim’de hocası İbn-i Hibban’dan daha aşırı bir hale gelmiştir.(55)
Hatırlanacağı üzere Halili de, tesahülü İbn-i Hibban’dan daha aşırı sayılan Hakim’in öğrencisidir.
Dolayısıyla İbn-i Huzeyme’den, öğrencisi İbn-i Hibban’a, ondan da öğrencisi Hakim’e şiddetlenerek in­tikal eden bu mezhebin, yani mechulleri tevsik etme me­todunun, ondan da öğrencisi Halili’ye intikal etmiş olması pek de uzak bir ihtimal değildir.
Yani Hoşafçı’nın, cebinden “sika” ilavesi yaparak aktardığı Halili’nin sözü, gerçekten Hoşafçı’nın aktardığı gibi bile olmuş olsa -ki öyle değildir- dâhili ve harici kari­neler ışığı altında bu tevsike de itibar edilmezdi.
Yolun sonunda Malik ed-Dar’ın adalet ve zabtla maruf bir ravi olduğunu, mechul olmadığını tesbit ettikleri için sevinen Hoşafçı’nın hevesi kursağında kalmıştır.
Zira Malik ed-Dar’ın “hali” ile alakalı hâlâ bir şey bil­miyoruz.
Beşincisi: s. 182’de diyor ki: “Bazıları İbn-i Hacer’in hadisi sahih kabul ettiğini inkâr etmişlerdir. Bu ölçüsüz­lüğü İbn-i Hacer’in Fethu’l-Bari’deki sözlerine rağmen yapmaları anlaşılır gibi değildir. İbn-i Hacer’in bu rivayeti İbn-i Ebi Şeybe sahih bir senetle yapmıştır sözlerini, son­rasında da aktardığı bu kıssayı acelecilikten mi görme­diler acaba?”

Devamında “(İbn-i Hacer’in) bu rivayetin senedi sa­hihtir sözü”
Devamında “İbn-i Hacer’in isnad sahihtir sözleri”
s. 175’de “İbn-i Hacer, İbn-i Ebi Şeybe’nin rivayet et­tiği bu hadisin isnadının sahih olduğunu zikretmektedir.”
s. 179’da “Rivayetin, İbn-i Hacer’in tesbitine göre sahih bir isnadla sübutu”
s. 182’de “Hayır, İbn-i Hacer bu rivayeti sahih gör­memiştir diyenlerin yüzüne bu gerçeği haykırmaktadır.”

Hoşafçı, Elbani’nin, Fethu’l-Bari’deki bu sözleri ak­tardığını, hatta rivayeti İbn-i Hacer’in siyakıyla serdettiği­ni(56) gördüğü halde, söyleyecek ciddi bir sözü olmadığı için “acelecilikten mi görmediler acaba”” diyerek ucuz polemik yapmaya çalışmaktadır.
Hoşafçı, senedin sıhhatiyle hadisin sıhhati arasın­daki farkı bilmediği için, İbn-i Hacer’in senedle ilgili söz­lerini, hadise verilmiş bir hükümmüş gibi anlamakta, oku­yucuya da böyle aktarmaktadır.
Üstelik İbn-i Hacer’in senedle ilgili ibaresini altı ayrı si­gayla zikretmesine rağmen bir tanesinde bile İbn-i Hacer’in kendi sözleriyle aktarmaya muvaffak olamamıştır.

Biz onun, bunu acelecilikten değil, ama okuyucuyu kendi kasıtlı anlayışına ikna etmek için yaptığını, bunu yaparken de İbn-i Hacer’in ibaresini makaslamayı mü­bah gördüğünü iyi biliyoruz!
Bunu da yapmak için -zayıf da olsa- bir delili vardır herhalde diye düşünüyoruz.

İbn-i Hacer’in ibaresi tam olarak -en başta da aktar­dığımız gibi- şöyledir: “İbn-i Ebi Şeybe, Ebu Salih es-Semman’ın rivayetinden, Malik ed-Dar’dan sahih bir isnad ile rivayet etti.”(57)

Biz İbn-i Hacer’in böyle bir ifade tarzını neden ter­cih ettiğini en başta zaten anlatmıştık.

Onun “hadisi sahih kabul ettiği,” Hoşafçı dışında ıstılahtan az çok anlayan hasmımız içinde, uzak da olsa bir ihtimal değildir diye düşünüyoruz.

Eğer İbn-i Hacer’in bu ibaresi, Hoşafçı’nın okuyu­cuya empoze etmeye çalıştığı gibi, ya “Bu rivayeti İbn-i Ebi Şeybe sahih bir senetle yapmıştır.” ya “Bu rivaye­tin senedi sahihtir.” ya “İsnadı sahihtir.” ya da “Sahih bir isnadla sabit olmuştur.” anlamlarına geliyorsa, siz de bize neden bu ifade şekillerinden birini değil de bizim aktardığımız ibareyi tercih ettiğini anlatın!

Aynı İbn-i Hacer’in “Said, Ma’mer ve diğerlerinin Katade’den aktardığı, Katade’nin ‘bize anlatıldı’ ve diğer bir lafızda ‘bize ulaştı’ dediği” -anlatan ve ulaştıranın kim olduğunu söylemediği-bir hadisi zikrettikten sonra, “Sene­di sahihtir.”(58) demesi de, Katade’nin şeyhinin cehaletiyle beraber, senedin tamamına verilmiş bir hüküm müdür? Yoksa Katade’ye kadar olan kısmına mı?

s. 183’de diyor ki: “Hadis ilminden nasibi olmayan­lar inkâr etseler de İbn-i Hacer’in isnad sahihtir sözleri, aynı zamanda metin sahihtir anlamına gelmektedir.”

Eskiler, “Ya ilimle konuş, ya hilmle sus.” demişler.

Biz az önce “Hoşafçı, hadisin sıhhatiyle senedin sıhhati arasındaki farkı bilmediği için” derken meğer ona hüsnü zan ediyormuşuz.

Zira “bilmemek” basittir, öğrenmeyle giderilir.

Ancak “bilmediğini bilmemek ya da bildiğini zan­netmek” mürekkebdir, giderilmesi pek kolay olmaz.

Hoşafçı, bu sözleriyle bu konudaki çap ve müste­vasını, dost düşman herkesin ortasında -kendi tabiriyle- haykırmaktadır.

Değil sadece İbn-i Hacer’in, ilim ehlinden herhangi birinin “isnad sahihtir” sözlerinin, aynı zamanda “metin de sahihtir” anlamına geldiğini, Hoşafçı kimden almış, hele bir anlatsın bize!!

İmam addettiği Kevseri bile, bırakın İbn-i Hacer’i, Buhari ve Müslim’in bile isnadına ittifakla sahih diye hük­mettiği hadislerin, şuzuz ve illet ile metninin kabul edil­meyeceğini söylediği halde,(59) Hoşafçı bu mezhebi han­gi imamından almış doğrusu çok merak ettik.

Sahih hadisi tarif eden İbn-i Hacer, “Ravinin adale­tini, zaptını, senedin ittisalini ve şuzuz ve illetten uzak olmayı...” belirtirken, Hoşafçı’ya göre bütün bu şartlar is­nadla mı alakalıdır? Şuzuz ve illet, metne de taalluk et­mez mi?

Yoksa İbn-i Hacer, bu tanımı yaptıktan sonra başka bir yerde kendini bundan muaf tutarak, kendisi için sene­din sahih olmasının, şuzuz ve illete bakmaksızın, metnin de sahih olacağı anlamına geleceğini mi belirtmiştir?

Hadis ilminden, gerçekte kimin nasibi olmadığı, bu fenle alakalı çok değil, az bir genel kültür sahibi herkes için apaçık ortadadır.
Aynı sayfada ve devamında diyor ki: “Üstelik bun­lar, daha bu ilmin mübtedilerinin bile yapmaması gereken bir hata yapmaktadırlar. Nerede kaldı ki hadislerin sahih veya zayıf olduğunu tesbit edebilecek birinden böyle bir hata beklensin. Şöyle demektedirler: “Hadis’in senedin­de A’meş’in Ebu Salih es-Simân’dan (böyle) rivayet var­dır. A’meş’in müdelles rivayetler yaptığı ittifakla sabittir. Müdelles rivayet yapan kişi sika ve güvenilir de olsa ri­vayeti makbul değildir. Rivayetin makbul olabilmesi için açıkça kimden işittiğini söylemesi lazımdır.”
Bu kaideyi aktaranlar maalesef bir hata yapmıştır… Hafız Zehebi (ö. 748-1374) “Mizan’ul-İhtidal” (böyle) ad­lı eserinde bunu şu şekilde izah etmiştir: “…Eğer “ondan bana geldi” ifadesi onun çokça rivayet yaptığı İbrahim, İbn Ebi Vail (böyle), Ebu Salih es-Simân (böyle) gibi ho­calarından biriyse, burada tedlis olmadığına ve rivayetin muttasıl olduğuna hükmedilir.”

1- Hoşafçı’nın “bu ilmin mübtedilerinin bile yap­maması gereken bir hata” olarak vasfettiği ta’lili, “bu ilmin müntehileri bile” yapmakla beraber, Elbani, Tevessül’de böyle bir illetten zaten bahsetmemektedir.

2- “Bu ilmin mübtedilerinin bile yapmaması ge­reken bir hata yapmaktadırlar.” diyerek hava atmaya çalışan Hoşafçı, -Allah’ın hikmeti ya!-iki satır sonra “bu il­min mübtedilerinin bile yapmayacağı bir hata” yapmakta, Ebu Salih es-Semman’ın lakabını yanlış okuya­rak “es-Simân” diye zabtetmektedir. Bir harf değişik, bir harf eksik, bir harfte şapkalanmış olarak arka sayfada da aynen tekrar edilen bu zaptın, matbaa hatası olma ihti­mali görünmemektedir.
Ebu Salih’in ismi Zekvan, lakabı da es-Semman’dır. ez-Zeyyat da denir. Yağ ticaretiyle uğraştığı için bu la­kablarla anılmaktadır.

3- Birkaç satır sonra, Zehebi’nin kitabının ismini “Mizan’ul-İhtidal” diye zapteden Hoşafçı, “bu ilmin müb­tedilerinin bile yapmayacağı bir hata” daha yapmak­tadır. Kitabın ismi (h) ile “Mizan’ul-İhtidal” değil (ayn) ile “Mizanu’l-İ’tidal”dir.

4- Birkaç satır sonra A’meş’in çokça rivayet yaptı­ğı şeyhler arasında İbn Ebi Vail’in zikri geçerken bu açık tahkik veya baskı hatasını farkedemeyen Hoşafçı, yi­ne hata yapmaktadır. Zira A’meş’in çokça rivayet yaptığı şeyh “Şakik b. Seleme Ebu Vail”dir; İbn Ebi Vail değil.

5- Bu ilmin müntehilerinin birçoğundan, A’meş’in Ebu Salih dahil adı geçen şeyhlerden an'aneyle yaptığı rivayetlerin açıkça veya ima ile ta’lil edildiği de çokça variddir.

Kerabisi, A’meş hakkında diyor ki: “Zeyd b. Vehb’den çokça tedlis yapmıştır. Ebu’d-Duha’dan, İbrahim b. Yezid’den, Ebu Salih’ten, Mücahid’den ve Şakik’ten, bunların hepsinden tedlis yapmıştır.”(60)
İbrahim b. Yezid, en-Nehai’dir. Ebu Salih, es-Semman’dır. Şakik ise Ebu Vail’dir.

A’meş’in Ebu Salih es-Semman’dan an'aneyle riva­yet ettiği bir hadis hakkında Süfyan es-Sevri, “A’meş, bu hadisi Ebu Salih’ten duymamıştır.”(61) derken İmam Ah­med şöyle demektedir: “Bu hadisin aslı yoktur. A’meş’ten rivayet edenlerden hiç kimse, onun ‘Ebu Salih bize anlat­tı.’ dediğini söylememiştir. A’meş, zayıflardan hadis akta­ran birisidir.”(62)

Hadisi, Ameş’in Ebu Salih’ten kesinlikle duymadı­ğını ifade eden Ali İbnu’l-Medini buna delil olarak baş­ka bir tarikte gelen “Ebu Salih’ten bana bildirildi.” ifadesi­ni göstermektedir.(63)

Aynı şekilde Beyhaki de şöyle söylemektedir: “Bu hadisi A’meş, kesinlikle Ebu Salih’ten duymamıştır. Bir adamın Ebu Salih’ten aktardığını duymuştur.”(64)

A’meş’in Ebu Salih’ten an'aneyle yaptığı bir rivayet­le alakalı olarak Hakim şöyle demektedir: “A’meş, bu ha­disi Ebu Salih’ten duymamıştır. Oysa ashabının çoğu on­dan bu şekilde munkatı olarak aktarmaktadır.” Aynı ha­disin A’meş’in Süheyl b. Ebi Salih’ten, onun da babasın­dan, yani Ebu Salih’ten rivayet edilen başka bir tarikini aktardıktan sonra “Bunun benzerleri ve örnekleri hadiste çoktur.” demektedir.(65)

A’meş’in Ebu Salih’ten an'aneyle yaptığı başka bir rivayetle alakalı olarak Tirmizi şöyle der: “A’meş burada tedlis yaptı denmiştir. Zira bazıları ondan ‘Ebu Salih’ten bana aktarıldı.’ diyerek rivayet ettiğini nakletmiştir.”

A’meş’in Ebu Salih’ten an'aneyle yaptığı başka bir rivayetle alakalı olarak Bezzar şöyle demektedir: “Bu ha­disin sözleri münkerdir. Herhalde A’meş bunu sika olma­yan birisinden alıp tedlis yaptı. Böylece senedin zahiri sahih gibi göründü. Benim indimde hadisin aslı yoktur.”(66)

A’meş’in Ebu Salih’ten an'aneyle yapmış olduğu başka bir rivayet hakkında İbn-i Hacer, “A’meş’in an'ane­si olmasaydı (yani tedlis ihtimali) sened, Buhari’nin şartı­na göre olurdu.” demektedir.(67)

A’meş’in Ebu Salih’ten an'aneyle yaptığı başka bir rivayetle alakalı “A’meş, tedlis ehli birisidir. Bunu sika olmayan kimselerden almış olabilir.” diyen Ebu’l-Fadl el-Herevi, bu sözünü, A’meş’in bazı ashabından, on­ların da Ebu Salih’ten aktardığı başka bir tarikle isbat etmektedir.(68)

Bunu aktaran İbn-i Receb, “Ebu Salih’ten bize ak­tarıldı.” ifadesi geçen başka bir tarik dolayısıyla, Ebu’l- Fadl el-Herevi ve Darakutni’nin itiraz ettiğini aktarıp şöyle demektedir: “Ameş’in, bu hadisi Ebu Salih’ten işit­mediği ortaya çıkmıştır. Yani A’meş, hadisi kimden aktar­dığını söylememiştir.”(69)

Buhari’nin şerhinde ise A’meş’in, Ebu Salih’ten işit­tiğini tasrih ettiği bir rivayetle alakalı olarak “Bununla (A’meş’in) (Ebu Salih’ten) tedlisinden emin olunmuştur.” demektedir.(70) Yani tasrih yoksa emniyet de yoktur.

A’meş’in Ebu Salih’ten an'aneyle yaptığı başka bir rivayetle alakalı olarak Busiri, “İsnadın Ebu Hureyre’ye kadar olan kısmıyla ilgili konuşulmuştur. Zira Süleyman b. Mehran el-A’meş tedlis yapar.” demektedir.(71)

Bu nakillerden sonra;
1- “Bu ilmin müntehilerinden” zikri geçenler, A’meş’in Ebu Salih’den an'aneyle yaptığı rivayetlerde tedliste bulunduğunu ifade etmekte, birçoğu bunu örnek­lerle isbat etmektedir.
2- Dolayısıyla Zehebi’nin sözünü ettiği şekilde bun­larda tedlis olmadığına hükmetmek, muttarid bir kaide değildir.
3- Yani A’meş’in Ebu Salih’ten an'aneyle yaptığı ri­vayeti, tedlisle ta’lil etmek “Bu ilmin mübtedilerinin bile yapmaması gereken bir hata” değil, “bu ilmin münte­hilerinin bile” çokça yaptığı bir iştir.
4- Ahmed b. Hanbel, Süfyan es-Sevri, Ali İbnu’l- Me­dini, Kerabisi, Tirmizi, Beyhaki, Darakutni, Ebu’l-Fadl el-Herevi, Hakim, Bezzar, İbn-i Receb, İbn-i Hacer ve Busi­ri gibi “bu ilmin müntehilerinin,” hatta imamlarının; açıkça veya işaretle ifade ettikleri bir ta’lile “bu ilmin mübtedile­rinin bile yapmaması gereken bir hata” diyen, meşhur ravilerin ve meşhur kitabların isimlerini bile doğru zapte­demediği halde hava atmaya çalışan Hoşafçı, bilemiyo­ruz bu ilmin neresindedir?
s. 184’de diyor ki: “Elbani diyor ki “hadisin sahih ol­duğunu kabul etsek bile peygamberin zatı ile değil, duası ile tevessül olur. Hz. Abbas’ta olduğu gibi...” Bu sözle El­bani, vefat etmiş olan peygamberimizin, mezardan bizim için Allah’a dua edeceğini kabul etmiş olur.”
Hoşafçı, Elbani’nin sözlerini gerçekten okuyup an­lıyor mu, yoksa onun namına okuduğunu söyleyip uydu­ran başka birisi mi var?
Elbani bunu nerede söylüyor?
Elbani’nin bununla alakalı söylediği söz şudur:
“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in zatıyla teves­sül ile ondan dua taleb etmek arasındaki fark.
Dördüncü vecih: Bu eserde, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile tevessülle alakalı bir şey yoktur. Aksi­ne bunda olan, Allah’ın ümmetine yağmur vermesi için, O'ndan dua etmesini istemektir. Bu ise önceki hadislerin içermediği, apayrı bir meseledir.
Selef-i salih âlimlerinden hiç kimse bunun ca­iz olduğunu söylememiştir. Yani vefatından sonra Nebi aleyhisselam’dan dua istemeyi kasdediyorum.”(72)
Okuyucuya soralım: Hoşafçı’nın iddia ettiği sözüy­le değil de kitabından, kendi lafızlarıyla aktardığımız bu sözleriyle, sizce Elbani neyi kabul etmiş olur?
s. 186 ve devamında, “Benim ölümüm de sizin için hayırlıdır. Çünkü amelleriniz bana (kabrimde) arzedi­lir. Hayır görürsem Allah’a hamdederim, şer görürsem Allah’tan sizin için af dilerim.” ile “Yaptığınız işler mezar­daki yakınlarınıza ve tanıdıklarına (böyle) gösterilir. İşle­riniz iyi ise sevinirler, iyi değilse ya Rabbi, iyi işler yapma­ları için kalplerine ilham eyle derler.” şeklindeki hadisle­ri aktarmakta “Bizi duyan şehitlerin bizim için Allah’a dua etmelerine engel olacak veya yasaklayan zayıf dahi olsa bir delil yoktur.” demektedir.
Yani onlar mezarda bizim için dua edebiliyorlarsa, onlardan bunu istemek de meşrudur demek istemektedir.
Ardından “bu delillere zayıf demeniz yeterli değil­dir” sözlerinden, zikrettiği hadislerin zayıf olduğunu,(73) Hoşafçı’nın da zaten bildiği sonucunu çıkarıp hadislerin senetleriyle alakalı konuşmayacağız.
Zayıf olan iki hadisten, Nebi aleyhisselam ile ölmüş olan yakınlarımızın, bize dua ediyor oldukları sonucu çı­karılmaktadır.
Zaten ölü olmayan şehitlerin de buna mani ve ya­saklayıcı bir delil olmaması ile bize dua edebilecekleri ifade edilmektedir.
Nebi aleyhisselam’ın, Aişe radıyallahu anha’ya “Eğer sen öldüğünde ben hâlâ hayattaysam, senin için is­tiğfar eder ve sana dua ederim.”(74) şeklinde söylediği sahih sözünü ve bu sözün delaletini, daha önce açıkla­mıştık, ama diyelim ki Hoşafçı’nın varsayımları doğru.
Peki bizim, uzaklardan bile olsa seslenerek onlar­dan dua isteyebileceğimizin meşru olduğu nereden çık­maktadır?
Yaşayan, karşımızda hazır olan ve istediğimiz şeye sahip olan bir kimseden bile her şeyi isteyebilmek, her ha­lükarda caiz değilken, dua edebiliyorlar diye, ölü olmaları­na, uzakta olmalarına rağmen onlara seslenip dua isteye­bileceğimizin caiz olduğu hangi delile dayanmaktadır?!
Zayıf da olsa yasaklayıcı bir delil olmadığına mı?!
Nebi aleyhisselam ve ölmüş olan salihlerden, dua edebiliyorlar diye bunu taleb etmek caiz ve meşru der­ken, ölmüş herhangi bir akrabamızdan da (örneğin köy­deki mezarda yatan dedemizden) seslenerek bizim için dua etmesini isteyebilir miyiz?
Meleklerin bizim için dua ve istiğfar ettikleri, Kur’an ve sahih sünnette sabittir.(75)
Bizim için istiğfar ediyorlar diye “Ey arşı taşıyan melekler, günahlarım için Allah’tan affolunmamı dile­yin.” diye seslenmek de meşru mudur?
Veya “Ey melekler, ben infak ettim, Allah’a dua edin de malıma yenisini eklesin.” ya da “Ey melekler, filanca cimrilik etti, Allah’a dua edin de malını telef etsin.” de diyebilir miyiz?
Nebi aleyhisselam, “Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi ilim talebeleri için istiğfar ederler. Denizdeki balık bile...”(76) buyurmaktadır.
İstiğfar ediyorlar diye ilim talebelerinin deniz kena­rına gidip “Ey balıklar, şu günahları işledim, benim için Allah’tan af dileyin;” “Ey kuşlar, benim için istiğ­far edin” ya da “Ey köstebek, Allah’a dua et de bana mağfiret etsin.” demeleri de meşru mudur?
Ölmediğini(77) sizin de kabul ettiğiniz Meryem oğlu İsa aleyhisselam, körleri iyi ediyor, ölüleri diriltiyordu.(78)
Buradan hareketle, âmâ birisi, “Ey İsa, gözümü iyileştir.” diye seslenebilir mi?
Veya sevdiği bir yakını ölen bir kimse, “Ey İsa, ölü­mü dirilt.” diye nida edebilir mi?
Bunları yapıyordu diye, İsa aleyhisselam’dan bunları taleb etmek meşru mudur?
Yoksa yine “Bunları da yapmamızı yasaklayan, zayıf da olsa bir deliliniz yok.” mu diyeceksiniz?!

{"Selefilerle Tasavvufçuların Görüşleri" Kitabının Münakaşası'ndan alıntıdır.}

Dipnotlar

(1) İbn-i Ebi Şeybe, Musannef, 7/482-483
(2) İbn-i Ebi Hatim, el-Cerhu ve’t-Tadil, 7/213
(3) Munziri, Terğib ve’t-Terhib, 2/41-42; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, 3/125
(4) İbn-i Hacer, İsabe, 3/484
(5) İbn-i Hacer, Fethu’l-Bari, 2/495
(6) Elbani, Tevessül, 118; Salih Alu’ş Şeyh, Hazihi Mefahimuna, 62
(7) Bkn. Birinci Mukaddime
(8) Kevseri, Nüket, 90, (Ğumari, Beyanı Telbisi’l-Müfteri’den naklen, 213)
(9) Zehebi, Mizanu’l-İ’tidal, 2/236 no: 3465, İbn-i Hacer, Tehzib, 2/144
(10) İbn-i Hacer, Takrib, 428 no: 2736
(11) İbn-i Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, 2/144
(12) İbn-i Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, 2/144
(13) Ankebut, 13
(14) Kaf, 37
(15) Ankebut, 41
(16) İbn-i Hacer, Nuzhetu’n-Nazar, 44
(17) İbn-i Hacer, Nuzhetu’n-Nazar, 50, Takrib, 81
(18) Buhari, Tarihu’l-Kebir, 1/23
(19) a.g.e., 1/26
(20) a.g.e., 1/27
(21) a.g.e., 2/273
(22) a.g.e., 1/26
(23) a.g.e., 1/22
(24) İbn-i Hacer, Lisanu’l-Mizan, 1/209
(25) Kevseri, Nuket, 172 (Beyan-ı Telbisi’l-Müfteri’den naklen, s. 178)
(26) Kevseri, Nuket, 48 (Beyan-ı Telbisi’l-Müfteri’den naklen, s. 178)
(27) Kevseri, Makalat, 309
(28) Kevseri, Nuket, 48 (Beyan-ı Telbisi’l-Müfteri’den naklen, s. 178)
(29) Kevseri, Te’nibu’l-Hatib, 113- 91 (Beyan-ı Telbisi’l-Müfteri’den naklen, s. 183)
(30) Kevseri, Makalat, 309
(31) Ebu Ya’la el-Halili, el-İrşad fi ma’rifet-i ulemai’l-hadis, 1/313
(32) İbn-i Adiyy, Kamil fi duafai’r-Rical, 6/187
(33) Halili, İrşad, no: 290-295-298-312
(34) a.g.e., no: 891
(35) a.g.e., no: 163
(36) İbn-i Hacer, Tehzib, 2/294
(37) Halili, İrşad, no: 368
(38) a.g.e., no: 444
(39) a.g.e., no: 16
(40) a.g.e., no: 32
(41) a.g.e., no: 106
(42) a.g.e., no: 564
(43) a.g.e., no: 135
(44) a.g.e., no: 701
(45) a.g.e., no: 131
(46) a.g.e., no: 163
(47) a.g.e., no: 174
(48) a.g.e., no: 228, 82, 172
(49) a.g.e., no: 19 ve s. 228
(50) Zehebi, Siyer, 17/166
(51) Zehebi, Tezkiratu’l-Huffaz, 3/1124
(52) Zehebi, Siyer, 17/166
(53) Zehebi, Siyer, 17/166
(54) İbn-i Hacer, Lisanu’l-Mizan, 1209
(55) Suyûtî, Tedribu’r-Ravi, 1/107
(56) Elbani, Tevessül, 118
(57) İbn-i Hacer, Fethu’l-Bari, 2/495
(58) İbn-i Allan, Futuhatu’r-Rabbaniyye, 4/37
(59) Kevseri, Nuket, 90 (Beyan-ı Telbisi’l-Müfteri’den naklen, 213) (Kevseri şuzuz ve illetten muhaddislerin kasdettiği doğru manayı değil, birincisini Ahmed Ğumari’nin de işaret ettiği gibi fıkıhta Hanefi mezhebine, itikadda ise Cehmiyye’ye muhalefet etmeyi kasdetmektedir.”
(60) Aladdin Muğlatay, İkmalu Tehzibi’l-Kemal, 6/92
(61) İbn-i Ebi Hatim, Takdimetu’l-Ma’rife, 82
(62) İbnu’l-Cevzi, İleti’l-Mütenahiye, 1/433 no: 633
(63) a.g.e. aynı yer.
(64) Beyhaki, Sünenu’l-Kubra, 1/430
(65) Hakim, Ma’rifetu Ulumi’l-Hadis, 35
(66) İbn-i Hacer, Fethu’l-Bari, 8/317 (İbn-i Hacer, bu illetin geçerli olmayacağını bir başka tarikteki tasrihle isbat etmektedir. Bunun “mübtedilerin bile yapmayacağı bir hata” olmasıyla değil!)
(67) İbn-i Hacer, Fethu’l-Bari, 10/519
(68) İbn-i Receb, Camiu’l-Ulum-i ve’l-Hikem, 336 no: 36
(69) İbn-i Receb, Camiu’l-Ulum-i ve’l-Hikem, 336 no: 36
(70) İbn-i Receb, Fethu’l-Bari, 3/465-466
(71) Ahmed Şakir, Şerhu Müsned-i İmam Ahmed, 13/183 no: 7439 (Busiri’nin bu sözünü Mısbahu’z-Zücace’nin mevcut baskılarında bulamadık. Bununla beraber Ahmed Şakir gibi, Sindi de haşiyesinde bu sözü Zevaid’den nakletmektedir (1/72). İbn-i Mace’nin tahkikinde, Muhammed Fuad Abdulbaki (1/36) ve Sıdkı Cemil Attar (43)’da bu sözü Busiri’ye nisbet etmektedir. Ahmed Şakir bu illeti, işitmenin tasrih edilmesiyle cevaplamaktadır. Bu ta’lilin “mübtedilerin bile yapmaması gereken bir hata” olmasıyla değil!
(72) Elbani, Tevessül, 121
(73) Elbani, Silsiletu’l-Ehadisu’d-Daife, no: 957, no: 2963
(74) Buhari, Sahih, 7217
(75) Ğafir, 7; Şura, 6; Buhari, 1442; Müslim, 2336
(76) Ebu Davud, 3641; Tirmizi, 2682; İbn-i Mace, 223
(77) Nisa, 157
(78) Al-i İmran, 49; Maide, 110

Emrah Orhan KURUGÖLLÜ
04/12/1431 h.
Medine
Bunu ilk beğenen sen ol.
Kıdemli Üye
RE: Maliku'd-Dar Hadisini'nin Tahriçi
Sana taş attılar, sen gülümsedin,
Dervişin bir çiçek attı, inledin,
Bağrımı delmeye taş yetmez, dedin,
Halden anlayanın bir gülü yeter..

Tatlıydı akrebin sana kıskacı,
Acıya acıda buldun ilacı;
Diyordun, geldikçe üstüste acı:
Bir azap isterim bundan da beter.


Bunu ilk beğenen sen ol.
Kıdemli Üye
RE: Maliku'd-Dar Hadisini'nin Tahriçi
Elbanî’nin Çelişkilerinden Bir Tanesi
Elbânî’nin Mâlik ed-Dâr hadisini zayıf göstermeye çalışırken yaptığı tahrif ve Mâlik ed-Dâr hakkında hadis âlimlerinin verdikleri bilgileri eksik ve çarpıtarak aktarması, okuyucularına bildirmemesi, Elbânî’nin güvenil¬mez olduğuna delâlet eden tek olay değildir.
Meselâ, Prof. Dr. Zekeriya Güler, başka bir hadisi ele alırken şu tes-pitleri yapıyor:
Ebû’l-Cevza Evs b. Abdullah (Radıyallahu anh)’tan; “Medine halkı şid-detli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Onlar Aişe (Radıyallahu anha)’ye gelerek du-rumdan yakındılar. Bunun üzerine Aişe (Radıyallahu anha):
“Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabrine bakın, ondan semaya doğru bir delik açın. Onunla sema arasında bir engel bulunmasın!” dedi. Onlar da hemen dediğini yaptılar. Bunun üzerine, bize öyle bol yağ-mur yağdı ki, otlar yeşerdi, develer yağdan çatlarcasına semizleşti. Bundan dolayı o yıla: “çatlama yılı” denildi.”
İşine gelmeyen bir hadisi raviyi zayıflatmaya çalışırken Elbânî bakın ne yapıyor:
“Râvîlerden Saîd b. Zeyd in sika olduğunu ifade eden İbn Maîn, İbn Sa’d, Buhârî, İclî, Ebû Ca’fer ed-Dârimî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hibbân gibi otoriteleri âdeta görmezlikten gelen Elbânî “Râvî Saîd b. Zeyd hak-kında çok konuşulduğundan zayıf olduğunu delil olamıyacağını söylüyor. Elbânî’nin işine geldiği başka bir hadiste daha önce zayıf dediği delil ola-rak kabul etmediği aynı ravi olan Saîd b. Zeyd’in hakkında bu sefer şöyle diyor Elbânî: “Hadisin isnadı hasendir. Râvîlerin hepsi de sikadır. Saîd b. Zeyd hak¬kında söz söylenmiştir. Ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşürmez…diyor Elbânî.
Gördüğünüz gibi işine gelmediğinde Buhârî, Ebû Ca’fer ed-Dârimî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hibbân gibi otoriteleri âdeta görmezlikten gelerek onların sika dediği raviyi kabul etmezken işine geldiğinde bu sefer kabul ediyor sıka dıyor.. Elbânî’nin bu çelişkisi bir tane deyildir.
Elbânî Hişam Ibn Saad-El Albani (“silsiletu’l-ehadisi’s-sahiha, 1/325″) kitabında: Hişam İbn Saad güçlü ravidir diyor, ama (İrvau’l-galil fi tahrici ehadisi Menari’s-sebil, 1/283)-de Elbânî kendisiyle çelişerek diyor ki:”Hişam İbn Saadin zihni zayıf idi”
Ali Ibn Said El-Razi-El Albani onu (“İrvau’l-galil fi tahrici ehadisi Menari’s-sebil, 7/13″) kitabinda zayıf,( silsiletu’l-ehadisi’s-sahiha, 4/25)-da ise güçlü ravi saymıştır.
Elbani kendinin (“silsiletu’l-ehadisi’s-sahiha, 1/638 no. 365”) kitabinda Yahya bin Malikin 6 esas hadis alimi tarafından redd edildiğini ve tehdib,tekrib veya tehdib kitablarında kayd edilmediğini söylüyor.
Bu Elbânî’nin açık bir hatasıdır. İmam Hacer El Askalani Yahya bin Maliki kendi kitabında,”Ebu Eyyub El Meraaci ” lakabi ile kaydetmiştir. (Tahdib el-Tahdib 12/19)
Hz. Aişe (r.a): Kim söylese ki, Resulallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ayak üste abdest bozuyor inanmayın, o oturmadikça abdestini bozmazdı. (Tirmizi,Nesai) Elbani (Mişkat el-Masabih cilt 1/sayfa 117) adli kitabında bu hadisi zayıf saydığı halde (Mişkat el-Masabih ,cilt 1 sayfa 345 no 201) -da kendiyle çelişerek sahih saymıştır.

Bu kitaptaki ikinci hadisin tahriçinde geçen Hz. Osman (radıyellâhu anhu)'a bir ihtiyâcını anlatamayan adama Osman İbnu Huneyf (radıyallâhu anhu) âmâ hadisindeki gibi tevessülü öğrettiği hadisi zayıflatmaya çalışan Elbânî bakın ne yapıyor.
Tenbîh: İbârelerdeki garip kafa karıştıma ve söz makaslamalardan biri de Elbânî'nin -Allah bizi de onu da affetsin- Teves¬sül adlı eserinin (sh:86) da Elbânî nin şöyle yapmasıdır:
Alî İbnu'l-Medînî şöyle dedi: "Ticaret için Mısır’a gider gelirdi…." de Elbânî'nin Ali İbnu'l-Medînî'nin ibare¬sinden Şebîb İbnu Saîd'in ezberinin zayıf olduğuna delil getirmiştir. Halbuki Elbânî İbnu'l-Medînî'nin sözünden başında söylediği en mühim kelimeyi kesmiştir ki o da Alî İbnu'l-Medînî Şebîb İbnu Saîd'in "sikadır…" sözüdür.
İlmî emanet işte böyle olur(!) Allah'tır kendinden yardım istenen…
Elbânî, (ilimden, doğrudan ve haktan) uzaklaşıp kendinden önce hiç-bir kimsenin gitmediği garîb bir yola girdi ve Şebîb'i sika gören hafızların sözlerini ihmal etti, zikretmedi. ( Detaylı bilgi için bu kitaptaki ikinci hadi¬sin tahriçine bakabilirsiniz).
Elbânî’nin Saîd b. Zeyd’ bu çelişkili durumu Hasan b. Alî es-Sekkâf, Tenâkuzât-ı Elbânî isimli birkaç ciltlik eserinde, bu ve başka misallerle bu tezatlıkları açıklamıştır. Ayrıca Mahmud Saîd Memduh Naktu’s-Sahih Haşi-yesi’nde, birçok örnekler ortaya koymuştu.
Mahmud Said Memduh Albânî'nin İmam Müslim'in Sahihi'nde rivayet et¬tiği bazı hadislere zayıf demesinden dolayı Tenbîhü'l-müslim ilâ te'addi'l-Albânî alâ Sahihi Müslim adlı küçük hacimli kitabını kaleme almış, bilahare Albânî'nin değerlendirmelerini tenkit ettiği “Et-Ta'rîf Bi Evhâmi Men Kassame's-Sünen İlâ Sahihin ve Zaîf” adıyla (İbadât kısmı) altı cilt halinde Dubai'de tabedilmistir.
Elbânî’nin bu yaptığına ne denir?! Bir yerde haklı çıkmak, hadisi za-yıflatmak için Saîd b. Zeyd’i zayıf ravi deyip kabul etmiyor. Başka bir yerde aynı raviyi kabul ediyor. Böyle bir hadisçinin sözlerine ne kadar güvenilir.
Sonuç olarak, bu rivayete itiraz eden Elbanî’nin gerekçelerinin yeter-sizliği anlaşılmakla beraber, bu hadisle amel etmeye engel olacak bir sonuç çıkarmak, pek de ilmî olmasa gerekir. Ciddi hadis çalışmaları olan Elba-nî’nin, hadislerden yola çıkarak kadına altını haram etmesi, gibi Ehli Sün¬net dışı bir görüş ortaya atması başka konularda da hatalı olabileceğini gösterir.
Elbanî, bazı erkekler nişan yüzüğü adı altında, parmaklarına altın yü-zük takarlar. Bu âdet bize Hıristiyanlardan geldiği için, evvelâ onlara ben-zemek olur. Sonra da, İslâm prensiplerine göre, altın takmak erkeklere zaten harâmdır. İleriki sayfalarda zikrettiğimiz, altını kadınlara bile yasak eden naslara muhalefet etmektir.
Elbânî, erkeklere altın yüzük takmanın harâm olduğuna dair altı tane hadîs-i şerîf zikrettikten sonra, kadınlara da altın yüzüğün harâm olduğuna dair şu hadis-i şerîfi zikretmektedir:
“Dostuna ateşten bir halka giydirmek isteyen, parmağına altın bir yü-zük taksın. Mahbûbunun boynuna ateşten bir tasma takmak isteyen, altın-dan bir gerdanlık taksın. Dostunun koluna ateşten bir çember takmak iste-yen, altından bir bilezik taksın.” Kitabın mütercimi Ali Aslan, bu hadîs-i şerîfin altına şöyle bir not ilâve etmiş: Elbanî nin bu fetvası, dört mezhebe muhalif bir fetvadır. Dört mezhebe göre de, altın kadınlara helâldir, bilin-sin.” demek¬tedir.
Görüldüğü gibi, Elbanî bilerek veya bilmeden büyük hatalar yapıyor. Böyle hatalar yapan birisinin tahriçlerine güven olur mu? Selefi görüşü üzere olduğunu idda edenler, Elbânî’ye büyük muhaddis diyorlardı. Elbanî’nin durumunu gördükten sonra, Elbanî’nin bir hadise zayıf veya uy-durma dediği zaman, o hadisin öyle olmayabileceği bilincinde olmaları la-zım.
İTİRAZ
Dost düşman herkesin şehadetiyle konunun uzmanı olan bir âlimin, ulaş¬tığı yeni bilgilerle ictihadını değiştirip hatasından dönmesinin neresinde bir çelişki vardır?
İmam Ebu Hanife, “Ey Ebu Yusuf! Benden her duyduğunu yazma! Çünkü ben bir beşerim. Bugün bir şey söyler, yarın ondan dönebilirim.” Derken size göre “Ben tenakuzları olan çelişkili birisiyim.” mi demek iste-miştir?
İmameyn -söylendiğine göre mezhebin üçte birinden geri dönerken size göre çelişkiye mi düşmüştür? Elbani’nin çelişki ve tenakuzatına değil, hatadan dönme erdemini göstermiştir.
CEVAP
Evet, bir âlimin, ulaştığı yeni bilgilerle ictihadını değiştirip hata-sından dönmesi gayet normaldir. Fakat yukarda verdiğimiz örneklere bakacak olursanız burda Elbani’nin okuycudan bazı bilgileri gizleme, bildirmeme gibi durumları var. Burda ulaş¬tığı yeni bilgilerle içtihadını değiştirme gibi bir durum yok. Ayrıca dikkat edin yukarda gösterdiğimiz gibi ravi hak¬kında Elbânî nin ilk sözü “hakkında çok konuşulduğundan zayıf olduğunu delil olamayacağını söylüyor. İkinci tesbitinde de Saîd b. Zeyd hak¬kında söz söylenmiştir. Ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşür¬mez diyor Elbânî.
Yani ravi aynı ravi ilk sözünde hakkında söz söylendiğini söylüyor. İkinci sözünde de bunu tekrar ifade ediyor. Yani ravi hakkında ulaştığı yeni bir bilgi yok. Ulaştığı yeni bilgilerle ictihadını değiştirme gibi bir durum yok. Biz bu tür çelişkilerinden bahsediyoruz.
Yoksa Elbânî nin ulaş¬tığı yeni bilgilerle ictihadını değiştirip hatasından döndüklerine biz bişey demiyoruz. İctihadını değiştirip hatasından döndük¬leri o kadar çok ki biz buraya yazmadık zaten onları.
Elbânî’nin çelişkili ifadeleri hataları birkaç tane değil.
Elbanî'nin ne kadar büyük bir otorite (!) olduğu, Mahmud Saîd Memduhun Ref'u'l-Menare'sini, Et-Ta'rîf isimli eserini, ondaki Elbanin Kütüb-i Sitte’deki bin civarındaki rivayet üzerinde cahilce yaptığı "zayıf-tır" dam¬galamaları ve verdiği yersiz hükümleri, en-Nakdu's-sahîh'ini, Hasan Sekkaf'ın "Tenakuzatü'l-Elbânî" isimli üç ciltlik kitabında yüz¬lerce zikret-tiği çelişkileri okuyanlar çok güzel anlar. Abdulaziz el-Ğumarî'nin eseri baştan sona onun hatlarını çelişkilerini, Abdullah el-Ğumarî'nin bu kıssa ile alakalı olarak kaleme aldığı risalesinde onun, işine geldiği yerde bir raviyi nasıl güvenilir, gelmeyen yerde ise Buhari’nin ravilerini nasıl yerden yere vurduğunu anlatır. Bazı alimler Elbanî'nin bu kadar hata ve çelişkilerini bilmedikleri için ilk başlarda Elbanî’yi övmüş olabilirler. Fakat ciltler do-lusu hata ve çelişkilerini bildikten gördükten sonra Elbanî’yi övmemişler-dir , Abdullah el-Ğumarî' gibi sonradan tenkit etmişlerdir.
Elbani’in asıl ülkesi olan Arnavutluk olup yirmili yaşlarında hadis ilmi ile meşgul olmaya başladı. Bir yandan saat tamirciliği yapıp bir yandan da Daru’l-kutubi’z-Zahiriyye giderek oradaki hadis yazmalarını incelemeye başladı. Böylece bir hocası olmadan kendi kendini hadis alanında yetiş-tirdi. Daha sonraları bir hocadan hadis rivayet icazeti aldı.
Bir hocası olmadan kendi kendini yetiştiren Elbani’nin yukardaki bahsettiğimiz dört mezhebin görüşüne aykırı fetva vermesi, birkaç cilt hadislerin tahriçlerindeki hataları ve çelişkileri olması normal.
Normal olmayan bu kadar hatları çelişkileri olan Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler, “Büyük Muhaddis” dedikleri Elbani’nin bir hadise zayıf veya uydurma demişse artık o hadis zayıf veya uydurma olarak görü-yorlar. Diğer eski meşhur muhaddislerin de¬dikleri ikinci planda atıp kabul etmiyorlar. Önemli olan bu kadar bilerek veya bilmeden hata eden Elbani nin Müs¬lümanla¬rın yaptıklarına dair getirdikleri hadislere zayıf veya uydurma demesine bazı insanların inanıp güvenmesi sonucunda müslümanları bidat veya şirk işlemekle itham etmeleri önemli olan budur. Siz madem Elbani' nin hataları olabileceğini hatasından dön¬mesini bir erdem olarak kabul ediyorsunuz o zaman onun bir hadise zayıf dediği za-man o ha¬disin zayıf olmayabileceğini de düşünüp kayıtsız şartsız onun gö-rüşlerine teslim olmamanız lazım. Hadisleri kolayca zayi etmeme¬niz lazım.
Yukardaki hadise zayıf diyen Elbanî’nin bu durumunu anlattıktan sonra hadise dönelim. Netice itibariyle, vefatından sonra Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile tevessül ve istiskanın cevazını gösteren ilgili rivâyet, İbn Hacer’in de ifâde ettiği üzere sahih olmalıdır. Nakledilen vaka, rüyanın delil olarak kullanıldığı ileri sürülerek tenkit mevzuu da ya-pılmamalıdır. Çünkü rüya ile ahkâmın sabit olmadığı, bilinen bir husustur.
Bu vakayı önemli kılan nokta, Bilal b. el-Hâris’in uyanık olduğu halde yaptığı tatbikattır. Bu da onun, Ravza-yı Mutahhara’ya gelerek Resûl-i Ek-rem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den ümmeti için, Allahu Teâlâ’dan yağmur niyazında bulunma talebidir.
Bazıları, İbn Hacer’in hadisi “sahih” kabul ettiğini inkâr etmişlerdir. Bu iddiada bulunan şahıslar, bir de hakikatın tarafında olduğunu iddia ederler. İbn Hacer’in “Fethü’l-Bâri”deki sözlerine rağmen, bu ölçüsüzlüğü yapmaları anlaşılır gibi değildir.
İbn Hacer’in bu rivâyeti, İbn Ebî Şeybe (v. 235/938) “Sahih bir senet ile yapmıştır” şeklindeki sözlerini, sonrasında da aktardığı bu kıssayı acele-cilikten mi göremediler acaba?
Sonra İbn Hacer, Seyf’in “Fütüh” adlı eserinde, Allah Resûlü’nü rü-yada gören sahâbeden “Bilal b. Haris’tir.” sözünü aktarmıştır. İbn Ebî Şeybe’den burada aktarılan kıssa ve senet aynıdır. Dolayısıyla bu “Bu rivâyetin senedi sahihtir.” hükmü, hem Beyhakî’nin hem de İbn Ebî Şeybe’nin rivâyetleri için geçerlidir. İnsaf sahipleri, artık durumun farkına varmalıdırlar. İbn Hacer’in “İsnat sahihtir.” sözleri, “Hayır! İbn Hacer bu rivâyeti sahih görmemiştir.” diyenlerin yüzüne bu gerçeği haykırmaktadır.
Bir de kalkıp İbn Hacer’in bazı sözlerini rivâyetin sahih olduğunu is-patlamak için kullanmaya kalkarlar. Bu hususta İbn Hacer’in sözlerinden medet umanlar, ne olurdu diğer meselelerde de İbn Hacer gibi düşünsey-diler. İbn Hacer, tevessülü ve Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabrine ziyaret için yola çıkmayı kabul eden bir kimsedir.
İbn Hacer’in rivâyeti “sahih” kabul etmediğini iddia eden bu adamlar, bir yandan da sanki eğer İbn Hacer hadisi “sahih” görse idi, onu kabul ede-ceğini ve aslında ona itimat ettiklerini ima etmeye çalışırlar.
İTİRAZ
A’meş tedlîsçidir ve (bu rivâyette) işittiğini açıkça ifâde etmemiştir,
CEVAP
Bir yanda A’meş’in tedlîsçi olduğunu, Zehebî’den ve el-Mîzân’ından, İbnu Hacer’den ve kitâbları et-Takrîb’den, et-Tehzîb’den ve Lisânü’l-Mîzân’dan öğrenirken öte yandan -âlimler şöyle dursun- ilim talebelerinin bile düşmeyeceği hatâya düşüyorlar.
Öyle ki;
A’meş her ne kadar tedlîsçi ise de, işittiğini açıkça ifâde etse de et-mese de hadîsi burada iki sebeple makbûldür.
Birinci Sebep:
Tedlîsçi râvîler -hafiften ağıra doğru giden- yedi sekiz mertebededir-ler ve A’meş tedlîsçilerden ikinci mertebedeki tedlîsçilerin arasında zikre-dilmiştir. Onlar da imamlıkları ve yaptıkları rivâyetlere nisbetle tedlîslerinin az olmaları yüzünden hadîslerini imamların aldıkları ve sahîh kitâplarda rivâyet ettikleri kimselerdir. O halde A’meş -işittiğini açıkça ifâde etse de etmese de- hadîsi makbûl bir kimsedir.
İkinci Sebeb:
Biz A’meş’in hadîslerinden, -üçüncü ve sonraki mertebelerdeki tedlis¬çiler gibi- işittiğini açıkça ifâde etmediği hadîsleri kabûl etmesek de onun hadîsi burada makbûldür. Çünkü o, Zekvân es-Semmân olan Ebû Sâlih’den rivâyet etmektedir.
Zehebî, el-Mîzân’da (2/224) şöyle demektedir:
(A’meş) “an” dediği zaman buna tedlîs ihtimâli girer; ancak İbrâhîm, İbnu Ebî Vâil, Ebû Sâlih Semmân gibi çok rivâyet yaptığı şeyhlerinde böyle değildir; çünkü onun bu sınıfdan yaptığı rivâyeti muttasıl/bitişik olmaya hamledilir.
Bu iddialarına rağmen, kalkıp hadisin tenkidini kendileri yapmaya kal-karak rivâyet zincirinde Â’meş’in (lakaplı) bulunduğunu ve onun da müdelles rivâyetler yaptığı için hadisin zayıf kabul edilmesi gerektiğini iddia ederler. Hale bakınız ki, bunlara: “Âmeş’in müdelles rivâyet yaptığını nereden biliyorsunuz?” diye sorsanız, onlar da yine İbn Hacer’den ve onun “et-Takrib ve’t-Tehzib” kitabından diyeceklerdir.
Hem İbn Hacer’e itimat ettiğini söyleyeceksiniz, hem de onun “Âmeş’i müdelles rivâyetler yaptığı” hükmünü yine ona karşı kullanarak, onun “sahih” dediği rivâyeti reddetmeye çalışacaksınız. Bu açık bir çelişki-dir. Üstelik bunlar, daha bu ilmin müptedilerinin bile yapmaması gereken bir hata yapmaktadırlar. Nerede kaldı ki hadislerin “sahih” ya da “zayıf” olduğunu tespit edebilecek birinden böyle bir hata beklensin. Şöyle demek¬tedirler:
Hadisin senedinde “Âmeş’in Ebû Sâlih es- Semmân’dan rivâyeti vardır. Âmeş’in “müdelles” rivâyetler yaptığı ittifakla sabittir. “Müdelles rivâyet yapan kişi, sika ve güvenilir de olsa, rivâyeti makbul değildir. Rivâyetin makbul olabilmesi için açıkça kimden işittiğini söylemesi lazımdır.”
Bu kaideyi aktaranlar, maalesef bir hata yapmışlardır. Bu kaideden, İbn Müseyyeb ve Âmeş gibi müdelles ve mürsel rivâyetler yapanlar, ulema tarafından istisna edilmiştir. Hafız Zehebî (v. 748/1374) “Mizanü’l-İ’tidal” adlı eserinde, bunu şu şekilde izah etmiştir:
A’meş’in, bazen kim olduğunu bilmediği zayıf bir râvîden gelen rivâyeti tedlis ettiği olmuştur. Eğer “o bize anlattı” gibi râvîden bizzat duyduğunu ifâde eden bir cümle kullanırsa, bir sorun yoktur. Ama eğer “ondan bana geldi” gibi kapalı bir ifâde kullanırsa, orada tedlis ihtimali var demektir. Eğer “ondan bana geldi” ifâdesi, onun çokça rivâyet yaptığı İb-rahim, İbn Ebu Vâil, Ebû Salih es-Semmân gibi hocalarından biriyse, burada tedlis olmadığına ve rivâyetin muttasıl olduğuna hükmedilir.”
Zat ile tevessülü kabul etmeyenler, ne Peygamber, ne de sahâbe böyle duâ etmemiştir. Bize ulaşan bir haber de yoktur, diyorlardı. İşte ha-ber, işte sahâbe,(...) sahihliğini, zayıflığını tartışıyoruz. Sizin zayıf kılmak-taki eksikliğiniz de ortada. Ama geçmiş âlimlerinizi o kadar çok taklit edi-yorsunuz ki, bu gerçekleri görmemek için gözlerinizi kapatıyorsunuz. Sizin âlimleriniz hiç hata etmezler mi? El-insaf…
Elbânî diyor ki: Hadis’in sahih olduğunu kabul etsek bile Peygamber’in zâtı ile değil, duâsı ile tevessül olur. Hazreti Abbâs (Radıyallahu anh)’ta ol¬duğu gibi.
Elbânî bu ifadesiyle, yukardaki hadisin tahrici karşısındaki çaresizli-ğini bertaraf etmeye çalışmaktadır. Ama bu çaba, boş bir çırpınıştan başka bir şey değildir.
İbn Teymiyye der ki: Kuraklık olduğu zaman, birisi Peygam¬beri-miz’in (aleyhisselâm) kabrine geldi ve kuraklık hakkında şikâyet etti. Daha sonra Peygamberimiz’i gördü. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ömer’e git ve istiska namazı kılmasını söyle!” buyurdu.
Buna benzeyen birçok doğru rivayet mevcuttur. Bazı insanlar Pey-gamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabrine gelerek Peygam¬berimiz-’den bir şeyler istedi ve istekleri yerine geldi.
Bunun gibi, salih zatlar da insanlara yardım edebilir. Biz bunu inkâr etmiyoruz, diyor, Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlerin görüşlerinin kaynaklarından biri olan İbn Teymiyye.
Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler kerameti kabul ettiklerini söylüyolar. Fakat bazı ilmi seviyesi az olanlar bu gibi şeylere şeytandandır, diyorlardı.
Sana taş attılar, sen gülümsedin,
Dervişin bir çiçek attı, inledin,
Bağrımı delmeye taş yetmez, dedin,
Halden anlayanın bir gülü yeter..

Tatlıydı akrebin sana kıskacı,
Acıya acıda buldun ilacı;
Diyordun, geldikçe üstüste acı:
Bir azap isterim bundan da beter.


Bunu ilk beğenen sen ol.
Kıdemli Üye
RE: Maliku'd-Dar Hadisini'nin Tahriçi
Elbanî’nin Çelişkilerinden Bir Tanesi
Elbânî’nin Mâlik ed-Dâr hadisini zayıf göstermeye çalışırken yaptığı tahrif ve Mâlik ed-Dâr hakkında hadis âlimlerinin verdikleri bilgileri eksik ve çarpıtarak aktarması, okuyucularına bildirmemesi, Elbânî’nin güvenil¬mez olduğuna delâlet eden tek olay değildir.
Meselâ, Prof. Dr. Zekeriya Güler, başka bir hadisi ele alırken şu tes-pitleri yapıyor:
Ebû’l-Cevza Evs b. Abdullah (Radıyallahu anh)’tan; “Medine halkı şid-detli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Onlar Aişe (Radıyallahu anha)’ye gelerek du-rumdan yakındılar. Bunun üzerine Aişe (Radıyallahu anha):
“Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabrine bakın, ondan semaya doğru bir delik açın. Onunla sema arasında bir engel bulunmasın!” dedi. Onlar da hemen dediğini yaptılar. Bunun üzerine, bize öyle bol yağ-mur yağdı ki, otlar yeşerdi, develer yağdan çatlarcasına semizleşti. Bundan dolayı o yıla: “çatlama yılı” denildi.”
İşine gelmeyen bir hadisi raviyi zayıflatmaya çalışırken Elbânî bakın ne yapıyor:
“Râvîlerden Saîd b. Zeyd in sika olduğunu ifade eden İbn Maîn, İbn Sa’d, Buhârî, İclî, Ebû Ca’fer ed-Dârimî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hibbân gibi otoriteleri âdeta görmezlikten gelen Elbânî “Râvî Saîd b. Zeyd hak-kında çok konuşulduğundan zayıf olduğunu delil olamıyacağını söylüyor. Elbânî’nin işine geldiği başka bir hadiste daha önce zayıf dediği delil ola-rak kabul etmediği aynı ravi olan Saîd b. Zeyd’in hakkında bu sefer şöyle diyor Elbânî: “Hadisin isnadı hasendir. Râvîlerin hepsi de sikadır. Saîd b. Zeyd hak¬kında söz söylenmiştir. Ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşürmez…diyor Elbânî.
Gördüğünüz gibi işine gelmediğinde Buhârî, Ebû Ca’fer ed-Dârimî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hibbân gibi otoriteleri âdeta görmezlikten gelerek onların sika dediği raviyi kabul etmezken işine geldiğinde bu sefer kabul ediyor sıka dıyor.. Elbânî’nin bu çelişkisi bir tane deyildir.
Elbânî Hişam Ibn Saad-El Albani (“silsiletu’l-ehadisi’s-sahiha, 1/325″) kitabında: Hişam İbn Saad güçlü ravidir diyor, ama (İrvau’l-galil fi tahrici ehadisi Menari’s-sebil, 1/283)-de Elbânî kendisiyle çelişerek diyor ki:”Hişam İbn Saadin zihni zayıf idi”
Ali Ibn Said El-Razi-El Albani onu (“İrvau’l-galil fi tahrici ehadisi Menari’s-sebil, 7/13″) kitabinda zayıf,( silsiletu’l-ehadisi’s-sahiha, 4/25)-da ise güçlü ravi saymıştır.
Elbani kendinin (“silsiletu’l-ehadisi’s-sahiha, 1/638 no. 365”) kitabinda Yahya bin Malikin 6 esas hadis alimi tarafından redd edildiğini ve tehdib,tekrib veya tehdib kitablarında kayd edilmediğini söylüyor.
Bu Elbânî’nin açık bir hatasıdır. İmam Hacer El Askalani Yahya bin Maliki kendi kitabında,”Ebu Eyyub El Meraaci ” lakabi ile kaydetmiştir. (Tahdib el-Tahdib 12/19)
Hz. Aişe (r.a): Kim söylese ki, Resulallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ayak üste abdest bozuyor inanmayın, o oturmadikça abdestini bozmazdı. (Tirmizi,Nesai) Elbani (Mişkat el-Masabih cilt 1/sayfa 117) adli kitabında bu hadisi zayıf saydığı halde (Mişkat el-Masabih ,cilt 1 sayfa 345 no 201) -da kendiyle çelişerek sahih saymıştır.

Bu kitaptaki ikinci hadisin tahriçinde geçen Hz. Osman (radıyellâhu anhu)'a bir ihtiyâcını anlatamayan adama Osman İbnu Huneyf (radıyallâhu anhu) âmâ hadisindeki gibi tevessülü öğrettiği hadisi zayıflatmaya çalışan Elbânî bakın ne yapıyor.
Tenbîh: İbârelerdeki garip kafa karıştıma ve söz makaslamalardan biri de Elbânî'nin -Allah bizi de onu da affetsin- Teves¬sül adlı eserinin (sh:86) da Elbânî nin şöyle yapmasıdır:
Alî İbnu'l-Medînî şöyle dedi: "Ticaret için Mısır’a gider gelirdi…." de Elbânî'nin Ali İbnu'l-Medînî'nin ibare¬sinden Şebîb İbnu Saîd'in ezberinin zayıf olduğuna delil getirmiştir. Halbuki Elbânî İbnu'l-Medînî'nin sözünden başında söylediği en mühim kelimeyi kesmiştir ki o da Alî İbnu'l-Medînî Şebîb İbnu Saîd'in "sikadır…" sözüdür.
İlmî emanet işte böyle olur(!) Allah'tır kendinden yardım istenen…
Elbânî, (ilimden, doğrudan ve haktan) uzaklaşıp kendinden önce hiç-bir kimsenin gitmediği garîb bir yola girdi ve Şebîb'i sika gören hafızların sözlerini ihmal etti, zikretmedi. ( Detaylı bilgi için bu kitaptaki ikinci hadi¬sin tahriçine bakabilirsiniz).
Elbânî’nin Saîd b. Zeyd’ bu çelişkili durumu Hasan b. Alî es-Sekkâf, Tenâkuzât-ı Elbânî isimli birkaç ciltlik eserinde, bu ve başka misallerle bu tezatlıkları açıklamıştır. Ayrıca Mahmud Saîd Memduh Naktu’s-Sahih Haşi-yesi’nde, birçok örnekler ortaya koymuştu.
Mahmud Said Memduh Albânî'nin İmam Müslim'in Sahihi'nde rivayet et¬tiği bazı hadislere zayıf demesinden dolayı Tenbîhü'l-müslim ilâ te'addi'l-Albânî alâ Sahihi Müslim adlı küçük hacimli kitabını kaleme almış, bilahare Albânî'nin değerlendirmelerini tenkit ettiği “Et-Ta'rîf Bi Evhâmi Men Kassame's-Sünen İlâ Sahihin ve Zaîf” adıyla (İbadât kısmı) altı cilt halinde Dubai'de tabedilmistir.
Elbânî’nin bu yaptığına ne denir?! Bir yerde haklı çıkmak, hadisi za-yıflatmak için Saîd b. Zeyd’i zayıf ravi deyip kabul etmiyor. Başka bir yerde aynı raviyi kabul ediyor. Böyle bir hadisçinin sözlerine ne kadar güvenilir.
Sonuç olarak, bu rivayete itiraz eden Elbanî’nin gerekçelerinin yeter-sizliği anlaşılmakla beraber, bu hadisle amel etmeye engel olacak bir sonuç çıkarmak, pek de ilmî olmasa gerekir. Ciddi hadis çalışmaları olan Elba-nî’nin, hadislerden yola çıkarak kadına altını haram etmesi, gibi Ehli Sün¬net dışı bir görüş ortaya atması başka konularda da hatalı olabileceğini gösterir.
Elbanî, bazı erkekler nişan yüzüğü adı altında, parmaklarına altın yü-zük takarlar. Bu âdet bize Hıristiyanlardan geldiği için, evvelâ onlara ben-zemek olur. Sonra da, İslâm prensiplerine göre, altın takmak erkeklere zaten harâmdır. İleriki sayfalarda zikrettiğimiz, altını kadınlara bile yasak eden naslara muhalefet etmektir.
Elbânî, erkeklere altın yüzük takmanın harâm olduğuna dair altı tane hadîs-i şerîf zikrettikten sonra, kadınlara da altın yüzüğün harâm olduğuna dair şu hadis-i şerîfi zikretmektedir:
“Dostuna ateşten bir halka giydirmek isteyen, parmağına altın bir yü-zük taksın. Mahbûbunun boynuna ateşten bir tasma takmak isteyen, altın-dan bir gerdanlık taksın. Dostunun koluna ateşten bir çember takmak iste-yen, altından bir bilezik taksın.” Kitabın mütercimi Ali Aslan, bu hadîs-i şerîfin altına şöyle bir not ilâve etmiş: Elbanî nin bu fetvası, dört mezhebe muhalif bir fetvadır. Dört mezhebe göre de, altın kadınlara helâldir, bilin-sin.” demek¬tedir.
Görüldüğü gibi, Elbanî bilerek veya bilmeden büyük hatalar yapıyor. Böyle hatalar yapan birisinin tahriçlerine güven olur mu? Selefi görüşü üzere olduğunu idda edenler, Elbânî’ye büyük muhaddis diyorlardı. Elbanî’nin durumunu gördükten sonra, Elbanî’nin bir hadise zayıf veya uy-durma dediği zaman, o hadisin öyle olmayabileceği bilincinde olmaları la-zım.
İTİRAZ
Dost düşman herkesin şehadetiyle konunun uzmanı olan bir âlimin, ulaş¬tığı yeni bilgilerle ictihadını değiştirip hatasından dönmesinin neresinde bir çelişki vardır?
İmam Ebu Hanife, “Ey Ebu Yusuf! Benden her duyduğunu yazma! Çünkü ben bir beşerim. Bugün bir şey söyler, yarın ondan dönebilirim.” Derken size göre “Ben tenakuzları olan çelişkili birisiyim.” mi demek iste-miştir?
İmameyn -söylendiğine göre mezhebin üçte birinden geri dönerken size göre çelişkiye mi düşmüştür? Elbani’nin çelişki ve tenakuzatına değil, hatadan dönme erdemini göstermiştir.
CEVAP
Evet, bir âlimin, ulaştığı yeni bilgilerle ictihadını değiştirip hata-sından dönmesi gayet normaldir. Fakat yukarda verdiğimiz örneklere bakacak olursanız burda Elbani’nin okuycudan bazı bilgileri gizleme, bildirmeme gibi durumları var. Burda ulaş¬tığı yeni bilgilerle içtihadını değiştirme gibi bir durum yok. Ayrıca dikkat edin yukarda gösterdiğimiz gibi ravi hak¬kında Elbânî nin ilk sözü “hakkında çok konuşulduğundan zayıf olduğunu delil olamayacağını söylüyor. İkinci tesbitinde de Saîd b. Zeyd hak¬kında söz söylenmiştir. Ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşür¬mez diyor Elbânî.
Yani ravi aynı ravi ilk sözünde hakkında söz söylendiğini söylüyor. İkinci sözünde de bunu tekrar ifade ediyor. Yani ravi hakkında ulaştığı yeni bir bilgi yok. Ulaştığı yeni bilgilerle ictihadını değiştirme gibi bir durum yok. Biz bu tür çelişkilerinden bahsediyoruz.
Yoksa Elbânî nin ulaş¬tığı yeni bilgilerle ictihadını değiştirip hatasından döndüklerine biz bişey demiyoruz. İctihadını değiştirip hatasından döndük¬leri o kadar çok ki biz buraya yazmadık zaten onları.
Elbânî’nin çelişkili ifadeleri hataları birkaç tane değil.
Elbanî'nin ne kadar büyük bir otorite (!) olduğu, Mahmud Saîd Memduhun Ref'u'l-Menare'sini, Et-Ta'rîf isimli eserini, ondaki Elbanin Kütüb-i Sitte’deki bin civarındaki rivayet üzerinde cahilce yaptığı "zayıf-tır" dam¬galamaları ve verdiği yersiz hükümleri, en-Nakdu's-sahîh'ini, Hasan Sekkaf'ın "Tenakuzatü'l-Elbânî" isimli üç ciltlik kitabında yüz¬lerce zikret-tiği çelişkileri okuyanlar çok güzel anlar. Abdulaziz el-Ğumarî'nin eseri baştan sona onun hatlarını çelişkilerini, Abdullah el-Ğumarî'nin bu kıssa ile alakalı olarak kaleme aldığı risalesinde onun, işine geldiği yerde bir raviyi nasıl güvenilir, gelmeyen yerde ise Buhari’nin ravilerini nasıl yerden yere vurduğunu anlatır. Bazı alimler Elbanî'nin bu kadar hata ve çelişkilerini bilmedikleri için ilk başlarda Elbanî’yi övmüş olabilirler. Fakat ciltler do-lusu hata ve çelişkilerini bildikten gördükten sonra Elbanî’yi övmemişler-dir , Abdullah el-Ğumarî' gibi sonradan tenkit etmişlerdir.
Elbani’in asıl ülkesi olan Arnavutluk olup yirmili yaşlarında hadis ilmi ile meşgul olmaya başladı. Bir yandan saat tamirciliği yapıp bir yandan da Daru’l-kutubi’z-Zahiriyye giderek oradaki hadis yazmalarını incelemeye başladı. Böylece bir hocası olmadan kendi kendini hadis alanında yetiş-tirdi. Daha sonraları bir hocadan hadis rivayet icazeti aldı.
Bir hocası olmadan kendi kendini yetiştiren Elbani’nin yukardaki bahsettiğimiz dört mezhebin görüşüne aykırı fetva vermesi, birkaç cilt hadislerin tahriçlerindeki hataları ve çelişkileri olması normal.
Normal olmayan bu kadar hatları çelişkileri olan Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler, “Büyük Muhaddis” dedikleri Elbani’nin bir hadise zayıf veya uydurma demişse artık o hadis zayıf veya uydurma olarak görü-yorlar. Diğer eski meşhur muhaddislerin de¬dikleri ikinci planda atıp kabul etmiyorlar. Önemli olan bu kadar bilerek veya bilmeden hata eden Elbani nin Müs¬lümanla¬rın yaptıklarına dair getirdikleri hadislere zayıf veya uydurma demesine bazı insanların inanıp güvenmesi sonucunda müslümanları bidat veya şirk işlemekle itham etmeleri önemli olan budur. Siz madem Elbani' nin hataları olabileceğini hatasından dön¬mesini bir erdem olarak kabul ediyorsunuz o zaman onun bir hadise zayıf dediği za-man o ha¬disin zayıf olmayabileceğini de düşünüp kayıtsız şartsız onun gö-rüşlerine teslim olmamanız lazım. Hadisleri kolayca zayi etmeme¬niz lazım.
Yukardaki hadise zayıf diyen Elbanî’nin bu durumunu anlattıktan sonra hadise dönelim. Netice itibariyle, vefatından sonra Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile tevessül ve istiskanın cevazını gösteren ilgili rivâyet, İbn Hacer’in de ifâde ettiği üzere sahih olmalıdır. Nakledilen vaka, rüyanın delil olarak kullanıldığı ileri sürülerek tenkit mevzuu da ya-pılmamalıdır. Çünkü rüya ile ahkâmın sabit olmadığı, bilinen bir husustur.
Bu vakayı önemli kılan nokta, Bilal b. el-Hâris’in uyanık olduğu halde yaptığı tatbikattır. Bu da onun, Ravza-yı Mutahhara’ya gelerek Resûl-i Ek-rem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den ümmeti için, Allahu Teâlâ’dan yağmur niyazında bulunma talebidir.
Bazıları, İbn Hacer’in hadisi “sahih” kabul ettiğini inkâr etmişlerdir. Bu iddiada bulunan şahıslar, bir de hakikatın tarafında olduğunu iddia ederler. İbn Hacer’in “Fethü’l-Bâri”deki sözlerine rağmen, bu ölçüsüzlüğü yapmaları anlaşılır gibi değildir.
İbn Hacer’in bu rivâyeti, İbn Ebî Şeybe (v. 235/938) “Sahih bir senet ile yapmıştır” şeklindeki sözlerini, sonrasında da aktardığı bu kıssayı acele-cilikten mi göremediler acaba?
Sonra İbn Hacer, Seyf’in “Fütüh” adlı eserinde, Allah Resûlü’nü rü-yada gören sahâbeden “Bilal b. Haris’tir.” sözünü aktarmıştır. İbn Ebî Şeybe’den burada aktarılan kıssa ve senet aynıdır. Dolayısıyla bu “Bu rivâyetin senedi sahihtir.” hükmü, hem Beyhakî’nin hem de İbn Ebî Şeybe’nin rivâyetleri için geçerlidir. İnsaf sahipleri, artık durumun farkına varmalıdırlar. İbn Hacer’in “İsnat sahihtir.” sözleri, “Hayır! İbn Hacer bu rivâyeti sahih görmemiştir.” diyenlerin yüzüne bu gerçeği haykırmaktadır.
Bir de kalkıp İbn Hacer’in bazı sözlerini rivâyetin sahih olduğunu is-patlamak için kullanmaya kalkarlar. Bu hususta İbn Hacer’in sözlerinden medet umanlar, ne olurdu diğer meselelerde de İbn Hacer gibi düşünsey-diler. İbn Hacer, tevessülü ve Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabrine ziyaret için yola çıkmayı kabul eden bir kimsedir.
İbn Hacer’in rivâyeti “sahih” kabul etmediğini iddia eden bu adamlar, bir yandan da sanki eğer İbn Hacer hadisi “sahih” görse idi, onu kabul ede-ceğini ve aslında ona itimat ettiklerini ima etmeye çalışırlar.
İTİRAZ
A’meş tedlîsçidir ve (bu rivâyette) işittiğini açıkça ifâde etmemiştir,
CEVAP
Bir yanda A’meş’in tedlîsçi olduğunu, Zehebî’den ve el-Mîzân’ından, İbnu Hacer’den ve kitâbları et-Takrîb’den, et-Tehzîb’den ve Lisânü’l-Mîzân’dan öğrenirken öte yandan -âlimler şöyle dursun- ilim talebelerinin bile düşmeyeceği hatâya düşüyorlar.
Öyle ki;
A’meş her ne kadar tedlîsçi ise de, işittiğini açıkça ifâde etse de et-mese de hadîsi burada iki sebeple makbûldür.
Birinci Sebep:
Tedlîsçi râvîler -hafiften ağıra doğru giden- yedi sekiz mertebededir-ler ve A’meş tedlîsçilerden ikinci mertebedeki tedlîsçilerin arasında zikre-dilmiştir. Onlar da imamlıkları ve yaptıkları rivâyetlere nisbetle tedlîslerinin az olmaları yüzünden hadîslerini imamların aldıkları ve sahîh kitâplarda rivâyet ettikleri kimselerdir. O halde A’meş -işittiğini açıkça ifâde etse de etmese de- hadîsi makbûl bir kimsedir.
İkinci Sebeb:
Biz A’meş’in hadîslerinden, -üçüncü ve sonraki mertebelerdeki tedlis¬çiler gibi- işittiğini açıkça ifâde etmediği hadîsleri kabûl etmesek de onun hadîsi burada makbûldür. Çünkü o, Zekvân es-Semmân olan Ebû Sâlih’den rivâyet etmektedir.
Zehebî, el-Mîzân’da (2/224) şöyle demektedir:
(A’meş) “an” dediği zaman buna tedlîs ihtimâli girer; ancak İbrâhîm, İbnu Ebî Vâil, Ebû Sâlih Semmân gibi çok rivâyet yaptığı şeyhlerinde böyle değildir; çünkü onun bu sınıfdan yaptığı rivâyeti muttasıl/bitişik olmaya hamledilir.
Bu iddialarına rağmen, kalkıp hadisin tenkidini kendileri yapmaya kal-karak rivâyet zincirinde Â’meş’in (lakaplı) bulunduğunu ve onun da müdelles rivâyetler yaptığı için hadisin zayıf kabul edilmesi gerektiğini iddia ederler. Hale bakınız ki, bunlara: “Âmeş’in müdelles rivâyet yaptığını nereden biliyorsunuz?” diye sorsanız, onlar da yine İbn Hacer’den ve onun “et-Takrib ve’t-Tehzib” kitabından diyeceklerdir.
Hem İbn Hacer’e itimat ettiğini söyleyeceksiniz, hem de onun “Âmeş’i müdelles rivâyetler yaptığı” hükmünü yine ona karşı kullanarak, onun “sahih” dediği rivâyeti reddetmeye çalışacaksınız. Bu açık bir çelişki-dir. Üstelik bunlar, daha bu ilmin müptedilerinin bile yapmaması gereken bir hata yapmaktadırlar. Nerede kaldı ki hadislerin “sahih” ya da “zayıf” olduğunu tespit edebilecek birinden böyle bir hata beklensin. Şöyle demek¬tedirler:
Hadisin senedinde “Âmeş’in Ebû Sâlih es- Semmân’dan rivâyeti vardır. Âmeş’in “müdelles” rivâyetler yaptığı ittifakla sabittir. “Müdelles rivâyet yapan kişi, sika ve güvenilir de olsa, rivâyeti makbul değildir. Rivâyetin makbul olabilmesi için açıkça kimden işittiğini söylemesi lazımdır.”
Bu kaideyi aktaranlar, maalesef bir hata yapmışlardır. Bu kaideden, İbn Müseyyeb ve Âmeş gibi müdelles ve mürsel rivâyetler yapanlar, ulema tarafından istisna edilmiştir. Hafız Zehebî (v. 748/1374) “Mizanü’l-İ’tidal” adlı eserinde, bunu şu şekilde izah etmiştir:
A’meş’in, bazen kim olduğunu bilmediği zayıf bir râvîden gelen rivâyeti tedlis ettiği olmuştur. Eğer “o bize anlattı” gibi râvîden bizzat duyduğunu ifâde eden bir cümle kullanırsa, bir sorun yoktur. Ama eğer “ondan bana geldi” gibi kapalı bir ifâde kullanırsa, orada tedlis ihtimali var demektir. Eğer “ondan bana geldi” ifâdesi, onun çokça rivâyet yaptığı İb-rahim, İbn Ebu Vâil, Ebû Salih es-Semmân gibi hocalarından biriyse, burada tedlis olmadığına ve rivâyetin muttasıl olduğuna hükmedilir.”
Zat ile tevessülü kabul etmeyenler, ne Peygamber, ne de sahâbe böyle duâ etmemiştir. Bize ulaşan bir haber de yoktur, diyorlardı. İşte ha-ber, işte sahâbe,(...) sahihliğini, zayıflığını tartışıyoruz. Sizin zayıf kılmak-taki eksikliğiniz de ortada. Ama geçmiş âlimlerinizi o kadar çok taklit edi-yorsunuz ki, bu gerçekleri görmemek için gözlerinizi kapatıyorsunuz. Sizin âlimleriniz hiç hata etmezler mi? El-insaf…
Elbânî diyor ki: Hadis’in sahih olduğunu kabul etsek bile Peygamber’in zâtı ile değil, duâsı ile tevessül olur. Hazreti Abbâs (Radıyallahu anh)’ta ol¬duğu gibi.
Elbânî bu ifadesiyle, yukardaki hadisin tahrici karşısındaki çaresizli-ğini bertaraf etmeye çalışmaktadır. Ama bu çaba, boş bir çırpınıştan başka bir şey değildir.
İbn Teymiyye der ki: Kuraklık olduğu zaman, birisi Peygam¬beri-miz’in (aleyhisselâm) kabrine geldi ve kuraklık hakkında şikâyet etti. Daha sonra Peygamberimiz’i gördü. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ömer’e git ve istiska namazı kılmasını söyle!” buyurdu.
Buna benzeyen birçok doğru rivayet mevcuttur. Bazı insanlar Pey-gamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabrine gelerek Peygam¬berimiz-’den bir şeyler istedi ve istekleri yerine geldi.
Bunun gibi, salih zatlar da insanlara yardım edebilir. Biz bunu inkâr etmiyoruz, diyor, Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlerin görüşlerinin kaynaklarından biri olan İbn Teymiyye.
Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler kerameti kabul ettiklerini söylüyolar. Fakat bazı ilmi seviyesi az olanlar bu gibi şeylere şeytandandır, diyorlardı.
Sana taş attılar, sen gülümsedin,
Dervişin bir çiçek attı, inledin,
Bağrımı delmeye taş yetmez, dedin,
Halden anlayanın bir gülü yeter..

Tatlıydı akrebin sana kıskacı,
Acıya acıda buldun ilacı;
Diyordun, geldikçe üstüste acı:
Bir azap isterim bundan da beter.


Bunu ilk beğenen sen ol.
Kıdemli Üye
RE: Maliku'd-Dar Hadisini'nin Tahriçi
5. HADİS’E YAPILAN İTİRAZLAR VE CEVAPLAR (burası ve üst kısmını dikkatlice okuyun sonunda bilgilendirme yapıcam)
Bu hadis için, itirazcılara vereceğimiz cevapların, hakkı arayanlara faydalı olacağını umuyoruz. Tevfîk sadece Allah’tandır.
İTİRAZ
İmam Buhârî, Târihü’l-Kebir’inde, Mâlik’i zikrediyor. Mâlik ed-Dâr hakkında, ne bir cerh, ne de bir ta’dil zikretmiyor. Bunu, bazıları ta’dil olarak anlıyor; meçhûl de demiyor. Fakat bir şey söylememesi, onun nez-dinde meçhûl olduğuna işaret etmesidir, buna işaret ediyor.
Aynen İbn Ebî Hâtim’in el-Cerh ve’t Ta’dil kitabında yaptığı, o ravi kendi nezdinde meçhûl olabilir, ama bir başkası onun hakkında bir tercüme biliyor olması ihtimaline karşılık, hüküm verir gibi konuşmazlar, ya susar ya da bilmiyoruz derlerdi, bu, bilen varsa getirsin demektir. Ya da fîhi cehâle/ onda cehalet var, derlerdi.
Elbani’nin yaptığı gibi, İbn Ebî Hâtim’den naklederken, ihtiyatlı ko-nuşmuş, İbn Ebî Hâtim, onda cehalet olduğuna işaret etmiş, diyerek nakil ediyor, bu ihtiyatı Elbani’de de görüyoruz. Ama bunu anlamazdan geliyor-lar.
CEVAP
1- İtirazcı, bunu ta’dil anlayan “bazıları” dediği kimselerden tek bir isim bile vermiyor. Veremez; çünkü onlardan öyle diyen kimse yok. Düşük bir iftira… Oysa onlar, bu ravinin ta’dilini et-Târîhü’l-Kebîr’de zikredilme-sinden değil, başka yerlerden bulup söylüyorlar.
2- İmam Buhârî, Târihü’l-Kebir’inde, Mâlik’i zikrediyor. Mâlik ed-Dâr hakkında, ne bir cerh, ne de bir ta’dil zikretmiyor. Bunu, bazıları ta’dil olarak anlıyor; meçhûl de demiyor. Fakat bir şey söylememesi, onun nez-dinde meçhûl olduğuna işaret etmesidir, derken ya sözü geçen kitabı hiç görmediğini veya okumadığını yahut da yalan söylediğini ele veriyor. Çünkü İmam Buhârî (rahimehullah), bu eserinde, bir çok sika râvî hakkında cerh ve ta’dîlden hiç söz etmemektedir.
Şayet bu kişi, -kitabı tamamen veya kısmen okumak şöyle dursun- bir baksaydı, Mâlik İbnu İyad’ın hemen önünde ve ardında yer alan ve Buhari’nin Sahih’indeki birtakım rivayetlerin senetlerini süsleyen sika râvilerde hiçbir cerh ve ta’dili zikretmediğini görecekti.
Sadece “Mâlik”lerden birkaç tanesini buraya alalım:
Mâlik İbnu Evs el-Hadesân.
Bu zât, İbnu Hacer’e göre Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’yi görmüş (ve mücerred rüyeti Sahâbî olmak için yeterli görenler nezdinde bir sahâbî) ise de, Buhârî’ye göre sahâbî değildir ve onun hakkında cerh de, ta’dil de zikretmemiştir; Zehebî, el-Kâşif’inde onun sahâbî olup olmadığına temas etmeyerek, Kütüb-i Sitte’nin tamamının râvisi olduğunu işaretlemiş¬tir.
Mâlik İbnu Süayr İbni’l-Hıms Ebû Muhammed:
Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbnu Mâce’nin de râvîlerinden olan bu zât hakkında “A’meşden (hadîs) işitti” sözünden başka bir şey söyle-medi (ve işaret ettiğimiz gibi, ondan Sahih’inde rivayet yaptı.)
Mâlik İbnu İsmâîl Ebû Gassân en-Nehdî:
İmâm Buhârî, Kütüb-i Sitte’nin tamamının rivâyetini aldığı bu ravi hakkında, “Züheyr İbnu Muâviye’den (hadis) işitti ve (219)’da öldü” demek¬ten başka bir söz sarf etmedi. Zehebî “hüccettir”, İbnu Hacer de “sikadır”, “mutkindir” dedi.
Mâlik İbnu Âmir Ebû Atıyye el-Hemedânî:
İbnu Mâce hâriç, Kütüb-i Sitte’nin tamamının râvisi olan bu zât hak-kında İmâm Buhârî, bu eserinde hiçbir cerh ve ta’dil ifadesi kullanmamış-tır. Böylesi raviler, et-Târîhu’l-Kebîr’de istemediğiniz kadar fazladır. O halde utanma hissi henüz ölmemiş olan bir kimse, nasıl olur da “lakin bir şey söylememesi, onun nezdinde meçhûl olduğuna işaret etmesidir” diye-bilir?
3- İtirazcı “lakin bir şey söylememesi, onun nezdinde meçhûl oldu-ğuna işaret etmesidir” dedikten sonra, ne dediğinin farkında olmayan bir sarhoş gibi, bu sözü ile alakası olmayan, aksine onu yıkan bir doğruyu an-lamadan kopyalamak suretiyle “Aynen İbni Ebî Hâtim’in el-Cerh ve’t Ta’dil kitabında yaptığı gibi, o ravi kendi nezdinde meçhûl olabilir, ama bir baş-kası onun hakkında bir tercüme biliyor olması ihtimaline karşılık hüküm verir gibi konuşmazlar, ya susar yada bilmiyoruz derlerdi, bilen varsa getir-sin demektir, bu, ya da fîhi cehâle/onda cehalet var, derlerdi”
İtirazcı bunu demekle, kendisiyle çelişkiye düşüyor ve bunun bile far-kında olmadığını ortaya koyuyor. Kendisi “meçhul olduğuna işaret etmek” ile “onda cehalet vardır”ı “aynen” kelimesiyle ifade ettiğine göre, onunla ne konuşulacak?
İTİRAZ
Elbani’nin yaptığı gibi, İbni Ebî Hâtim’den naklederken ihtiyatlı ko-nuşmuş, İbni Ebî Hâtim onda cehalet olduğuna işaret etmiş, diyerek nakle-diyor. Bu ihtiyatı Elbani’de de görüyoruz, ama bunu anlamazdan geliyorlar.
CEVAP
Elbani nerede hangi ihtiyatı gösterdi? Yok öyle bir şey! Elbani ne söy-lediyse, tamamen gelişigüzel ve ilmi ölçüleri alt üst edecek bir tarzda ko-nuşmuştur.
Nitekim allame muhaddis Mahmud Saîd Memduh bakınız ne diyor:
Hâlbuki Elbânî (meseleyi hakikatinden) uzaklaştırdı, hadis kaidelerine muğâyir davrandı ve et-Tevessül’de (120-121) Mâlik ed-Dâr adâleti ve zaptı bilinmeyen bir râvîdir dedi.
Buna dâir Elbânî şunu delil getirmektedir:
İbnu Ebî Hâtim, ondan (Mâlik’ten), Ebû Sâlih’ten başka bir râvî zik-retmedi. Bunda da, onun meçhul olduğunu ifade etmek vardır. Bunu -hıfz ve ıttılâının genişliğine rağmen- Ebû Hâtim’in kendisinin onun hakkında tevsik zikretmemesi de teyid etmektedir. Böylece meçhullük üzere kalmış oldu. (Elbânî) sonra da, Hâfız Münzirî Mâliku’d-Dâr rivayetinden bir kıssa getirdi, sonra da ‘Mâlik ed-Dâr’ı tanımıyorum’ dedi. Heysemî de (Mecmau’z-Zevâid)’de böyle söyledi, diyerek teyit etti. (Elbânî’nin sözü makamın gerektirdiği bir kısaltmayla son buldu.)
İbnu Ebî Hâtim’in babası Ebû Hâtim’den bir râvi için “meçhullük” hakkında naklettiği, dikkatli ve ihtiyatlı sözler şöyle dursun, kesin sözlerin bile birçoğunun doğru olmadığı, başka kaynaklara da müracaat edilmesi gerektiği, muhakkık âlimler tarafından ifade edilmektedir. Meselâ;
İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî Mukaddime’sinde, “el-Hakem İbnu Abdillah el-Basrî” hakkında şöyle dedi:
İbnu Ebî Hâtim, babasından bunun “meçhul” olduğunu nakletti.
(İbnu Hacer diyor ki): Ben derim ki; kendisinden dört sika ravinin ri-vayet ettiği ve ez-Zühlî’nin sika kabul ettiği bir kimse meçhul olmaz.
İbnu Hacer, “Abbâs el-Kantarî” hakkında şöyle dedi:
İbnu Ebî Hâtim babasından (Ebû Hâtim’den), bu ravinin “meçhûl” ol-duğunu nakletti. Ben (İbnu Hacer) derim ki: Eğer zatının meçhûl olduğunu kastettiyse, ondan Buhârî, Mûsâ İbnu Hilâl ve Hasen İbnu Alî el-Ma’merî rivayet etmiştir. (Dolayısıyla bu hüküm doğru değildir.) Eğer hâlinin bilin-mezliğini kastetmiş ise, Ahmed İbnu Hanbel’in oğlu Abdullah onu sağlam gördü ve: “Babama sordum da, onu hayr ile yâd etti” dedi. (Dolayısıyla hali de meçhûl değildir.)
İmâm Süyûtî, Tedrîbü’r-Râvî’de: Sahihayn’de bulunan ve Ebû Hâtim’in “meçhûl” bulduğu râvîlerden bir kısmını zikreder. Mesela “Ahmed İbnu Âsım el-Belhî’yi Ebû Hâtim’in “meçhûl” bulduğunu, ama İbnu Hibbân’ın onu “sika” kabul ettiğini, “Esbât Ebû’l-Yesa”ı Ebû Hâtim’in “meçhûl” bul¬duğunu, ama Buhârî’nin tanıdığını, “Beyân İbnu Amr”ı Ebû Hâtim’in “meçhûl” bulduğunu, ama İbnu’l-Medînî, İbnu Hibbân, İbnu Adiyy ve Ubeydullah İbnu Vâsıl’ın “sika” kabul ettiğini, “el-Hüseyn İbnu’l-Hasen İbni Yesâr”ı Ebû Hâtim’in “meçhûl” bulduğunu ama Ahmed ve başkalarının “sika” kabul ettiğini, “Muhammed İbnu’l-Hakem el-Mervezî”yi Ebû Hâtim’in “meçhûl” bulduğunu, ama İbnu Hibbân’ın “sika” kabul ettiğini söyledi.
Şüphesiz ki İbnu Ebî Hâtim’in bir adam hakkında susması, Mâlik ed-Dâr’ın -Elbânî’nin burada anlattığı gibi- meçhûl olduğu anlamına gelmez.
İbnu Ebî Hâtim, bu râvî hakkında sustu; çünkü o, onun hakkında ne bir cerh, ne de bir ta’dîl bulmadı.
İbnu Ebî Hâtim, cerh ve ta’dîl bahisleri üzerindeki sözlerinin sonunda (1/37) şöyle demiştir:
Üstelik biz (bu kitapta), cerh ve ta’dîl bulunmayan birçok isim zikret-tik ki, haklarında cerh ve ta’dîl bulunması umuduyla, kendinden ilim riva-yet edilen herkesi içine alsın. Biz de böylece, bundan sonra inşallah onları da diğerlerine katarız. (Bitti.)
Öyleyse haklarında cerh ve ta’dîlin bulunmaması, onların meçhûl ol-ması demek değildir. Çünkü meçhûl olmak bir cerhtir. Oysa o, bunu ne açıkça, ne de işaretle söylemedi. Hatta vakıa buna kesinlikle ters düşmek-tedir. İbnu Ebî Hâtim’in hakkında sustuğu nice râvî vardır ki, başka hadis imâmları, onlar hakkında cerh veya ta’dîl bulmuşlardır. Ricâl kitapları bu-nun misalleriyle doludur. Bundan daha da fazlası, İbnu Ebî Hâtim’in cerh ve ta’dilde itimat ettiği Ebû Hâtim, birçok sahâbî hakkında “Meçhûldür” tabi¬rini açıkça kullanmıştır. Hâfız, bunu et-Tehzîb’de (3/357) açıkça ifade et¬miştir.
7- İbnu Ebî Hâtim’in el-Cerh ve’t-Ta’dîl’inden bihaber olan bu şahıs, bilgiçlik taslayayım derken bilgisizliğini işte böylece ele vermiştir.
İTİRAZ
İmam Münziri ve Heysemî, onu tanımıyoruz diyorlar. Yani bu, zaptını, hıfzını, rivayetteki tesebbütünü tanımıyoruz demektir. Çünkü Malik ed-Dâr’ın tabiinden olduğu ve adaleti yönünden güvenilir olduğu maruf, lakin zaptı, hıfzı maruf değil, hıfzı hiçbir imam tarafından tevsik olunmamış.
CEVAP
1- Var ama siz gözünüzü kapatıyorsunuz. Birçok hadîs usûlü kaidesin-den sika olduğu anlaşılan ve İbnu Sa’d, Halîlî, İbnu Kesîr, İbnu Hacer ve birçoklarının açık ifadeleriyle veya bunların lazımıyla tevsik edilmiş olan bir zatı “kimse tevsik etmedi” demek, bu meseleyi bilmediğini gösterir.
2- İmâm Münzirî ve Heysemî onun “mechûl olduğu”nu değil, “onu ta-nımadıkları”nı söylüyorlarsa da, bu iki ifade arasındaki farkı bazıları an-lamaz veya anlamazdan gelirler.
3- “Maruf”luğu sadece adalete hasretmeyi nasıl becerebildiğiniz, me-rak edilesi ve şaşılası bir şey!... Hâlbuki Hâfız Ebû Ya’lâ el-Halîlî el-İrşâd’da (1/313) şöyle dedi:
Mâlik ed-Dâr Ömer (radıyallâhu anhu)’in âzâdlı kölesi, eski bir tâbiî, üzerinde itifâk edilen ve tâbiûn’un övdüğü bir kimsedir.
4- Tâbiûnun büyüklerinden olan bir ravinin zabt’ı bilinmese bile, bu İmâm Buhârî’nin de dâhil olduğu cumhûra göre “sika”lığa zarar vermez.
Nitekim İbnu Sa’d onu Et-Tabakat’ta Medîneli tâbiîlerin birinci taba-kasında (6/5) zikretti ve “Ma’rûf” (iyi) olarak tanınan bir kimse olduğunu şöyledi.
5- Şayet son derece şiddetli davranılacaksa, İbnu Hibbân’ın (Onu) sika bulmasına sırt dönülecekse ve Halîlî’nin tartışmayı kesip atacak sözü üze-rinde durulmayacaksa, bu zat hakkında en çok söylenilebilecek söz, dört sika imâmın ondan rivâyeti ve bilhassa sahâbenin imâmlarının ona güven-meleri ile zâhiren âdil bir kimse olmasıdır. Bu sebeple -en düşük bir hâlde ve son derece bir şiddetli davranmaya rağmen- tâbiûnun mestûrla¬rın¬dan olmaktan çıkmayacaktır. Hâlbuki imamlar, onların rivâyetlerini ka¬bûl et-mişlerdir.
İbnu Salah, Mukaddime’sinde (145’te) şöyle demiştir:
Birçok meşhûr hadis kitabında, çok eskide kalmış ve gizli hallerinden haberdar olmanın imkânsız olduğu, bir çok râvî hakkındaki amelin, mestûrun rivâyetinin kabul edilmesi görüşüne benzemektedir. Allah en iyisini bilir. (Bu çeşit) mestûr’un rivâyetinin kabulüne dair olan delillerin en bü¬yüklerinden biri de, Buhârî ve Müslim’in onların hadislerini kabul etmele¬ridir.
Zehebî, el-Mîzân’da (1/556) Hafs İbnu Buğeyl’in tercümesinde şöyle dedi: Buhârî ve Mislim’in sahihlerinde bu türden, birçok râvî vardır ki, on-ları kimse zayıf kabûl etmemiştir, onlar meçhûl kimseler de değillerdir. (Bitti.)
Zehebî, yine el-Mîzân’da (3/426) Mâlik İbnu’l-Hayr ez-Ziyâdî’nin ter-cümesinde şöyle dedi: Buhârî ve Müslim’in Sahihlerinde, sika olduklarına dair, haklarında açık bir ifade kullanıldığını bilmediğimiz râviler vardır.
Cumhûrun Görüşü:
Kim âlimler topluluğunun kendisinden rivayet ettiği meşâyıhtan ise ve onların (âlimlerin) inkâr ettikleri bir rivayet getirmediyse, onun hadisi sa¬hihtir. (Bitti.)
Ben derim ki, Mâlik İbnu’l-Hayr ez-Ziyâdî, Etbâu’t-Tâbiîn’den ve Hafs İbnu Buğeyl de onların küçüklerindendir. Onlar nerede, Ömer ve Osmân (radıyallahu anhuma) tarafından dini ve emaneti itiraf edilen ve Muhadram olan Mâlik ed-Dâr nerede?!...Buna göre, hadis imamları zikri geçen gibileri-nin hadislerini sahih ka¬bul ederlerse, Mâlik İbnu İyâd’ın hadisi mutlaka onlardan daha sahih olma¬lıdır. Yukarıda geçenlerden daha da fazlası, Zehebî’nin el-Mîzân’da (2/40) Rebî İbnu Ziyâd el-Hemedânî’nin tercüme-sinde geçen şu sözüdür: “Hiçbir kimsenin ona zayıf dediğini görmedim; O, hadisi caiz olan bir kimsedir.” (Bitti.)
(Zehebî), yine el-Mîzân’da (2/93) Ziyâd İbnu Melîk’in (veya “Mâlik”) tercümesinde şöyle dedi:
“O, mestûr bir şeyhtir; ne sika olduğu, ne de zayıf olduğu söylenmedi; o halde o, hadisi caiz olan bir kimsedir. (Bitti.)
İlâve olarak da A’meş ve tabakası gibi çok sonra gelenler Mâlik ed-Dâr’dan çok rivayet etmektedirler. Mâlik ed-Dâr gibi önceki râvîlerin gizli hallerinin tenkitçilere ulaşması imkânsız olmuştur. Görüş hususunda ha-berler hüsn-i zann üzerinde kuru¬lunca, hadis imamları onun (Mâlik’in) ve onun gibilerinin hadislerini kabul etmişlerdir.
Sehâvî, el-Elfiye Şerhi’nde (1/299) buna benzer bir sözü açıkça ifade etmiştir. İşte size, hadis ilimlerinde müminlerin emiri Ebû’l-Hasen ed-Dârekutnî… O [Fethu’l-Muğîs(1/298)’de geçtiğine göre] şöyle diyor: Kimden iki sika râvî rivayet ettiyse, ondan meçhullük (bilinmezlik ve tanınmazlık) kalkar ve adaleti sabit olur. (Bitti.)
İTİRAZ
Asıl söyleyeceğim şu: İmam Buharî tarihinde, bir ravinin tercümesinde onun bir rivayetini getirdiği zaman, bununla o ravinin vehnine, yani zayıflı¬ğına işaret eder ve o rivayetin o zattan sabit ve sahih olmadığına işaret eder.
CEVAP
Yukarıda da geçtiği gibi, itirazcının bu dediği, aslı olmayan, uydurma bir söz ve düşük bir bühtandır.
İTİRAZ
O imamların üslubunu anlayanlar bilir ki, bu tetebbu ve istikra (araş-tırma ve inceleme) ile anlaşılır ve hadis ehli âlimlerin buna nass(haber verme) etmeleri ile anlaşılır. İmam Buhari, bu rivayetin bu raviden sabit ve sahih olmadığına işaret ediyor, Tarih’inde bu şekilde. İmam Buhari, hadis-leri ihtisar ederek muhtasaran rivayeti caiz görürdü.
CEVAP
İmam Buhari hangi sözüyle buna işaret etmiş, ne demiş?! İşaret falan yok! İmâm Buhari’ye iftiradır. Buhârî’nin hadisleri kısaltarak rivâyet etmeyi caiz görmesi ile bu meselenin ne alakası var?
İTİRAZ
Malik ed-Dâr rivayetini de Malik’in tercümesinde muhtasaran zikredi-yor. Fakat dikkat edin, bunu yaparken enne lafzı ile bunu yapıyor. Oysa rivayetlerin aslında enne lafzı yoktur. Sanki Buhari enne lafzı ile inkitaya=kopukluğa işaret ediyor.
Çünkü enne inkita=isnadda kopukluk ifade eder. İmam Ahmed’in de-diği gibi, İmam Ahmed’e soruyorlar: enne an gibi midir diye. İmam Ahmed cevaben: “hayır, enne an gibi değildir” diyor. Çünkü an, yani anane sahih de olabilir zayıf da. Ama enne inkitaya işaret eder. İmam Buharî, enne lafzı ile buna işaret ediyor.
CEVAP
İtirazcı burada da farkında olmadan bilgisizce bir itirazda bulunmuş-tur, Şöyle ki;
1-Hadîs usûlü okuyan talebeler bile bilirler ki, “enne”nin hükmü, ha-dis ulemasının ve başka âlimlerin cumhuruna göre “an” ile aynıdır. Hâkim gibi bazılarına göre bunda icma’ vardır.
Nitekim bunu İrâkî, Elfiyye’sinin 140-145. beyitlerinde açıklar ve “doğru olanın da bu olduğu”nu, dolayısıyla aksi görüşün zayıf olduğunu beyan ederek tercih eder; şârihleri de şerhlerinde bunu etraflıca izah ederler.
2- İrâkî bu beyitlerinde, Hâfız Berdîcî’nin enne ile an’ın hükümlerinin bir olmadığı görüşünde olduğunu ifade ettikten sonra, İbnu Salâh’tan Ya’kub İbnu Şeybe’nin de aynı kanaati taşıdığını nakletti ve bu naklin doğru olmadığını, İbnu Salâh’ın İbnu Şeybe’nin maksadını anlamadığını söylemiş¬tir.
3- İrâkî, İbnu Salâh’ın aynı görüşü Ahmed İbnu Hanbel’den hikâye et-mesinin de doğru olmadığını, Elfiyye ve Şerhi’nde açıklamaktadır. Öyle ki, (Süyûtî’nin dediğine göre, Hatîb el-Bağdâdî el-Kifâye’de Ebû Dâvûd’a varan senediyle şöyle rivayet ettigülücük Bir adam Ahmed İbnu Hanbel’e:
“Kâle Urve inne Âişete kâlet...” (Urve, Âişe: “ya Resûlellah!...” dedi) lafzı ile “An Urve an Âişete...” lafzı arasında bir fark var mıdır?’ diye so-runca, “Nasıl aynı olur?; aynı değildir” dedi. İbnu Salâh, bunu da yanlış anladı. Ahmed İbnu Hanbel, bu iki lafzın arasındaki farkı ancak şu sebeple gördü:
Urve birinci sözde onu Âişe (radıyallahu anhâ)’ye dayandırmadığı gibi, kıssaya da kendi kavuşmadı; rivayet bu yüzden mürsel oldu. İkinci lafızda ise, kıssayı Âişe (radıyallahu anhâ)’ye “an’ane” ile dayandırdığından isnad muttasıl/bitişik oldu. Demek ki, Ahmed İbnu Hanbel’den hikâye edilen bu sözler, İrâkî’nin de dediği gibi yanlış anlaşılmış.
Şayet bunlar kitaplarda görülmediyse, kopya edilerek bilgiçlik tas-lanmış ve müminler kandırılmış ve: “Bizi aldatan, bizden değildir” hadisi¬nin gereğinden korkulmamış demektir. Bu çok vahim. Görüldü de böyle davranıldıysa, ilme ihanet edilmiş demektir. Bu çok daha vahim…
4- İmâm Buhârî’ye de iftirâ edilmiş.
İTİRAZ
Ondan önce de İbni Kesir: “isnadı sahihtir” diyor. Nesib er- Rifai, Tavassul ilâ hakikati’t-Tevessül kitabında İbni Hacer’in hadise sahih dedi-ğini zannetmiş ve hadisin sahih olduğunu beyan etmiştir. Siz de bunu taklit ediyorsunuz.
CEVAP
Evet, isnâdı sahih olan her rivayet sahih olmayabilir; ama bu ancak bir küçük ihtimaldir; isnadı sahih olan her rivayet zayıftır hiç denilemez; asıl olan rivayetin de sahih olmasıdır. O halde şâz ve malûl olmak gibi arızî haller ise, ispata muhtaçtır. Dolayısıyla, aksi ispat edilmedikçe “isnadın sahih olması”ndan rivâyetin de sahih olduğu anlaşılır. Hadis âlimlerinin maksatları da -ilave olarak itirazları bulunmadıkça budur.
İTİRAZ
İbni Kesir, Malik ed-Dar hadisini Beyhakî’den isnadı ile naklediyor. Oysa Beyhakî’nin isnadında başka meçhul bir kişi daha var. İbrahim ibni Ali ez-Zuhalî. Hiçbir tercümesi yok. Yani İbni Kesir’in “sahihtir” dediği isnat, bir daha müşkil.
CEVAP
1- Mâşallah! “Tevhid İmamımız” dediğiniz İbni Teymiyye’nin talebe-le¬rinden, müfessir ve muhaddislerin büyüklerinden İbni Kesir’i de bir çır-pıda silip atabildiğinize göre, bu hususta size diyecek fazla bir şey bulamı-yorum.
2- “Beyhakî’nin isnadında başka bir meçhûl kişi daha var, hiçbir tercü-mesi yok!” diyebilen bu şahıs, ilm-i ricâlde ne kadar mâhir ve geniş malümât sahibi olduğunu da ispat etmiş oluyor! Dolayısıyla da Beyhakî’nin rivayetinin “müşkilâtlı” olduğuna hükmediyor. Beyhakî’nin onun meçhûl olduğunu anlamadığını geçtik diyelim; çünkü o, İbni Teymiyye kanalından gelmeyen birisidir. İbni Teymiyye’nin talebesi İbni Kesîr de mi anlamadı.
3- Oysa İmâm Zehebî, Târîhu’l-İslâm’ında, 291 ile 300. sene arası olan taabakanın ricâlinin tercümelerini yazması esnasında, 101. râvî ola¬rak, bu bilgisiz şahsın meçhûl dediği raviyi tanıtırken şöyle diyor:
“İbrâhîm İbn Ali İbn Muhammed İbn Âdem, Ebû İshâk ez-Zühlî en-Neysâbûrî:
Yahyâ İbnu Yahyâ’dan, Yezîd İbnu Sâlih’den, İshâk İbnu Râhûye’den ve bir cemaatten (hadis) işitti (aldı.) Rihlette de Alî İbnu Ca’d, Yahyâ el-Himmânî ve Ebû Mus’ab ez-Zührî’den işitti. Ondan da Ebû Alî Muhammed İbn Abdilvehhâb es-Sekafî, Muhammed İbn Sâlih İbni Hâni, Alî İbn Cümşâd, Ebû’l-Fadl Muhammed İbn İbrâhîm, Biş İbn Ahmed el-İsferâînî ve bir tâife hadis rivâyet ettiler. Demek oluyor ki, meçhûlü’l-ayn değilmiş…
Hâkim şöyle dedi: Ebû Zekeriyyâ el-Anberî’ye ve Ali İbn Cümşâd’a onun hakkında sorduğumda, onun sika olduğunu söylediler. Demek oluyor ki, meçhûlü’l-hâl de değilmiş; hem de sika imiş...
(İkiyüz) doksan üçte ölmüştür.
Bu bilgisiz şahsın, “meçhul bir kişi, hiçbir tercumesi yok” dediği İbra-him İbn Ali’nin, Ebû Zekeriyyâ el-Anberî, Ali İbn Cümşâd, “sika” olduğunu söylüyor. Bunu ondan nakleden Hâkim ona itiraz etmiyor, Hâkim’den bunu Zehebî aktarıyor ve reddetmiyor; dolayısıyla da kabûl etmiş oluyor.
İTİRAZ
İbni Hacer’e gelince, o İbni Kesir’den daha ihtiyatli konusmuş. İbni Ebi Şeybe’den Ebu Salih’e kadar olan kısmına “isnadı sahihtir” diyor. Ebu Salih’ten aşağısı için konuşmuyor. Çünkü aşağısı müşkilatlı.
CEVAP
Elinizde bu iddiaya dair en küçük ve en zayıf bir delil bile yok; varsa gösterin. Siz sadece mü’minleri kandırmaya çalışıyorsunuz.
Çünkü İbnu Hacer’in Fethu’l-Bârî’de şöyle demiştir:
وروى بن أبي شيبة بإسناد صحيح من رواية أبي صالح السمان عن مالك الدار / “İbn Ebî Şeybe de sahih bir isnâd ile Ebû Sâlih es-Semmân rivâyetinden (yolun dan) Mâlik ed-Dâr’dan rivâyet etti…
Görüldüğü üzere, bu isnadın hiçbir yeri müşkilatlı değildir.
Şimdi, ilmi, aklı ve idrâki olanlar, Allah (Celle Celalühü)’ın rızâsı için söylesinler! Bu ifâdelerden Elbânî’nin anladığı mana nasıl çıkabilir?! Bu, vallahi olacak bir şey değil!
İTİRAZ
Başka bir husus, Ebû Salih’ten büyük bir halk hadis rivayet etti. Garip değil mi? Bu hadiste hiç ortağı, mutabaat edeni yok, niye? Garip degil mi? Bu rivayette A’meş’e mutabaat eden birçok isnat olması gerekirdi. Bu önemli bir süphe. Bununla birlikte A’meş tedlis yapardı. Hatta zayıflardan bile tedlis yapardı.
CEVAP
1- İsnadı sahih olan her ferd rivayeti atacaksanız. Vay başımıza ge-lenler! Buhari’nin Sahih’ini yakmanız gerekecek o zaman...
2- A’meş’in Tedlîsçi olması.
Bu bilgileri kısıtlı kimseler, bir yanda A’meş’in tedlisçi olduğunu, Zehebî’den ve el-Mîzân’ından, İbnu Hacer’den ve kitapları et-Takrîb’den, et-Tehzîb’den ve Lisânü’l-Mîzân’dan öğrenirken, öte yandan -âlimler şöyle dursun- ilim talebelerinin bile düşmeyeceği hataya düşüyorlar. Şöyle ki; A’meş her ne kadar tedlisçi ise de, işittiğini açıkça ifade etse de, etmese de hadisi burada iki sebeple makbûldür.
1. Sebep:
Tedlisçi râviler -hafiften ağıra doğru giden- yedi sekiz mertebededir-ler. A’meş tedlisçilerden ikinci mertebedeki tedlîsçilerin arasında zikredil-miştir. Onlar da imamlıkları ve yaptıkları rivâyetlere nispetle tedlis¬le-rinin az olmaları yüzünden hadislerini imamların aldıkları ve sahih kitap-larda rivâyet ettikleri kimselerdir. O halde A’meş -işittiğini açıkça ifâde etse de, etmese de- hadisi makbûl bir kimsedir.
2. Sebep:
Biz A’meş’in hadislerinden, -üçüncü ve sonraki mertebelerdeki tedlisçiler gibi- işittiğini açıkça ifâde etmediği hadisleri kabûl etmesek de, onun hadisi burada makbûldür. Çünkü o, Zekvân es-Semmân olan Ebû Sâlih’den rivâyet etmektedir.
Zehebî, el-Mîzân’da (2/224) şöyle demektedir: (A’meş) “an” dediği zaman, buna tedlis ihtimâli girer. Ancak İbrâhîm, İbnu Ebî Vâil, Ebû Sâlih Semmân gibi çok rivâyet yaptığı şeyhlerinde böyle değildir. Çünkü onun bu sınıftan yaptığı rivâyeti muttasıl/bitişik olmaya hamledilir. (Bitti.)
İTİRAZ
Peki ya Mâlik’üd-Dâr’ın zaptı, hıfzı, ezberi? Bu konuda bir tevsik yok! Adaleti var, ama zaptı yok!
CEVAP
M. Saîd Memdûh, şöyle diyor: Mâlik’üd-Dâr sikadır ve sikanın da üs-tündedir; üzerinde ittifak edilmiştir. tâbiûndan bir topluluk onu övmüştür.
Biz bunu birçok yolla açıklar ve ispat ederiz:
1. Yol:
Mâlikü’d-Dâr, Ömer İbnü’l-Hattâb (Radıyallahu anh)’ın azatlı kölesi Mâlik İbnu İyâd’dır.
Hâfız onu el-İsâbe’de (3/484) Muhadramûn arasında zikretti ve şöyle dedi:
Ebû Bekr es-Sıddîk (Radıyallahu anh)’a yetişti ve ondan işitti. Ebû Bekr, Ömer, Muâz ve Ebû Ubeyde (radıyallahu anhum)’den rivâyet etti. Ondan Ebû Sâlih es-Semmân ve iki oğlu Avn İbnu Mâlik ve Abdullah İbnu Mâlik hadis rivâyet ettiler. Sonra onun hakkındaki sözünün akabinde ondan rivâyet edenler arasında sağlam bir râvî olan Saîd İbnu Yerbû’u zikretti.
İbnu Sa‘d onu Medîneli tâbiîlerin birinci tabakasında (6/5) zikretti ve “Ma’rûf”/iyi olarak tanınan bir kimse olduğunu şöyledi: (Bitti.)
Ömer onu -El-İsâbe’de (3/484) olduğu gibi- iyâlinin / çoluk çocuğunun kilerinde vazîfelendirdi. Osman gelince, onu (beytülmalde) taksim işine tayin etti. (Bitti.)
İbnu Sa‘d’ın Tabakat’ında yine şu bilgi vardır: Kadı İsmâil Alî İbnu’l-Medînî’den rivâyetle şöyle dedi: “Mâlik, Ömer (Radıyallahu anh)’in hazine-dârı idi.”
Hâfız Ebû Ya’lâ el-Halîlî güzel yaptı ve El-İrşâd’da (1/313) şöyle dedi:
Mâlik ed-Dâr, Ömer (radıyallâhu anhu)’in âzâdlı kölesi, eski bir tâbiî, üzerinde itifâk edilen ve tâbiûn’un övdüğü bir kimsedir. (Bitti.) Onu İbnu Hibbân, es-Sikat’da (5/384) sika /sağlam kabûl etmiştir.
Bundan sonra -hadisinin sahih kabûl edilmesi için- bir kimsede daha hangi övgü aranacaktır? Şu halde bir topluluğun, husûsan da muâsırlardan ve birinci asırdan sonra asırların en hayırlısı olan tâbiûn’dan olunca, onu sika kabûl etmesi(nden sonra), onu ancak ileri gelen sikalar arasında bula-caksın. Öyleyse bu zat -Halîlî’nin ifâdelerinden de açıkça anlaşıldığı gibi- şüphe kaldırmayacak bir şeklilde kendisiyle hüccet ileri sürülmesi üzerinde söz birliği yapılmış bir kimsedir.Dindârlığının ve emâneti(gözetmesi)nin ileri seviyede olması sebe¬biyle de Ebû Bekr es-Sıddîk ve Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallahu anhumâ) onu işte (hazine bekçiliğinde) çalıştırmıştır.

2. Yol
Şayet son derece şiddetli davranılacaksa, İbnu Hibbân’ın onu sika bul-masına sırt dönülecekse ve Halîlî’nin tartışmayı kesip atacak kelâmı üze¬rinde durulmayacaksa, bu zat hakkında en çok söylenilebilecek söz, dört sika imâmın ondan rivâyeti ve bilhassa sahâbe imâmlarının ona güven-me¬leri ile zâhiren âdil bir kimse olmasıdır. Bu sebeble -en düşük bir halde ve son derece şiddetli davranmaya rağmen- tâbiûnun mestûrlarından ol-mak¬tan çık-mayacaktır. Hâlbuki hadis imamları, onların rivâyetlerini kabûl etmişlerdir.
İbnu Salah, Mukaddime’sinde (145) şöyle demiştir:
Birçok meşhûr hadis kitabında, çok eskide kalmış ve gizli hallerinden haberdâr olmanın imkânsız olduğu bir nice râvî hakkındaki amelin bu (mestûrun rivâyetinin kabul edilmesi) görüş(ün)e göre olduğu benzemekte¬dir. Allah en iyisini bilir.(Bu çeşit) mestûr’un rivâyetinin kabulüne dair olan delillerin en bü¬yüklerinden biri de, Buhârî ve Müslim’in, onların hadîslerini kabûl etmele¬ridir.
Zehebî, el-Mîzân’da (1/556) Hafs İbn Buğeyl’in tercümesinde şöyle dedi:Buhârî ve Müslim’in Sahihlerinde bu türden birçok râvî vardır ki, on-ları kimse zayıf kabûl etmemiştir, onlar meçhûl kimseler de değillerdir. (Bitti.)
Zehebî, yine el-Mîzân’da (3/426) Mâlik İbnu’l-Hayr ez-Ziyâdî’nin tercümesinde şöyle dedi: Buhârî ve Müslim’in sahihlerinde, hiçbir kimsenin sika olduklarına dair açık bir ifâde kullandığını bilmediğimiz birçok râvî vardır.
İTİRAZ
Mâlik ed-Dâr’ın meçhûlü’l-aynlık vasfı kalkmış, ama meçhûlü’l-hal (mestur) sıfatı devam etmektedir.
CEVAP
Belli ki siz, “Mechûlü’l-hâl”i de bilmiyorsunuz! Öyle ya, Mâlik ed-Dâr hakkında, alimlerin birbirlerine zıt beyanlarından söz ettikten sonra, o nasıl hala meçhûlü’l-hâl olarak kalabiliyor?!
Öyle zıt beyân da yok ya, biz faraza var sayalım. O takdirde, ya tâ’dil ağırlıklı olur da sahihin râvîsi olarak kalır, ya cerh râcih olur da zayıf bir râvî sayılır veya orta da olur da “hasenü’l-hadîs”/rivâyeti hasen olan bir râvî olur. Yani her hâlükârda hâli belli olur, “mestûr” kalmaz.
Cumhûrun görüşü şöyledir:
Kim âlimler topluluğunun kendisinden rivâyet ettiği meşâyıhtan ise ve o âlimlerin inkâr ettikleri bir rivâyet getirmediyse, onun hadisi sahihtir. (Bitti.)
Derim ki, Mâlik İbnu’l-Hayr ez-Ziyâdî, Etbâu’t-Tâbiîn’den ve Hafs İbnu Buğeyl de onların küçüklerindendir. Onlar nerede, Ömer ve Osmân (radıyallahu anhuma) tarafından dîni ve emâneti itirâf edilen ve Muhadram olan Mâlik ed-Dâr nerede?!...
Buna göre, imamlar zikri geçen gibilerinin hadislerini sahih kabûl ederlerse, Mâlik İbnu İyâd’ın hadisi, mutlaka onlardan daha sahih olmalı-dır.Yukarıda geçenlerden daha da fazlası, Zehebî’nin el-Mîzân’da (2/40) Rebî İbnu Ziyâd el-Hemedânî’nin tercümesinde geçen şu sözüdür:
Hiçbir kimsenin ona zayıf dediğini görmedim; o, hadîsi câiz olan bir kimsedir. (Bitti.) Zehebî, yine el-Mîzân’da (2/93) Ziyâd İbnu Melîk’in (veya “Mâlik”) tercümesinde şöyle dedi:O, mestûr bir şeyhtir; ne sika olduğu, ne de zayıf olduğu söylenmedi. O halde o, hadisi câiz olan bir kimsedir. (Bitti.)
İlâve olarak da A’meş ve tabakası gibi çok sonra gelenler, Mâlik ed-Dâr’dan çok rivâyet etmektedirler. Mâlik ed-Dâr gibi, önceki râvîlerin gizli hallerinin tenkitçilere ulaşması imkânsız olmuştur. Görüş hususunda ha-berler hüsn-i zann üzerinde kuru¬lunca, hadis imâmları Mâlik’in ve onun gibilerinin hadislerini kabûl etmiş¬lerdir. Sehâvî, el-Elfiye Şerhi’nde (1/299), buna benzer bir sözü açıkça ifâde etmiştir. İşte size, hâdis ilimlerinde mü¬minlerin emîri, Ebû’l-Hasen ed-Dârekutnî, o [Fethu’l-Muğîs(1/298)’de geç¬tiğine göre] şöyle diyor:
Kimden iki sika râvî rivâyet ettiyse, ondan meçhûllük / bilinmezlik ve tanınmazlık kalkar ve adâleti sâbit olur. (Bitti.)
Böylece Mâlik İbnu İyâd ve benzerlerinin hadislerini kabûl etmek husûsundaki hadis imâmlarından nakledilen sözleri gördükten ve bildikten sonra, başkalarının bunlara uymayan aksi görüşte olan sözlerine ancak şunu diyerek bakılmalıdır: Bu söz sahihlikten ve tahkîkten çok uzak bir görüştür. Allah en iyisini bilir.
3. Yol
Mâlikü’d-Dâr muhadramdır, Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) za-manına yetişmiştir. Kim de Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanına yetişmiş ise, onu bazıları sahâbe (radıyallahu anhum) arasında zikretmiştir.
Hâfız, et-Tehzîb’de (1/135) İbrâhim İbnu Ebî Mûsâ el-Eş’arî’nin ter-cümesinde şöyle demiştir:
Bir cemâat onu, idrâk/Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanına yetişmiş olmak husûsundaki âdetleri üzere, sahâbe (radıyallahu anhum) içinde zikretmişlerdir.
Hâfız İbnu Hacer, Esved İbnu Mes’ûd el-Anberî’nin tercümesinde şöyle dedi: Onu Bâverdi ve sahâbe hakkında eser yazan bir cemâat, sahâbe içinde zikretmişlerdir. (Bitti.)
Hâfız Suyûtî, Hüsnü’l-Muhâdara’da (1/103) el-Ekder İbnu Hammâm’ın tercümesinde şöyle dedi: Hâfız İbnu Hacer (rahimehullâh), onu el-İsâbe’de muhadramûn kısmında getirmiştir. Muhadramlar da, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanına yetişip de, ancak vefâtından sonra Müslümân olan kim¬seler demektir ki, onlar İbnu Abdi’l-Berr ve bir tâifeye göre sahâbîdirler. (Bitti.)
İşte bu sebeple Süyûtî onu, “Dürrüssehâbe fî men dahale Mısra mine’s-Sahâbe” isimli eserinde, ashab (radıyallahu anhum) arasında zikret-miştir. Ben derim ki: başkaları da “sahâbî değildir” demişlerdir.
Resûlüllah zamanına erişen kimsenin sahâbî olduğunda ihtilâf edilen kimselerden olunca, bazıları onun sahâbi olduğunu, kimileri de olmadığını söylemişlerdir.
O halde sen şöyle diyebilirsin:
Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanına erişen, ama vefatın-dan sonra İslâm’a giren kimse, sahâbî olduğu tartışmalı bir kimsedir.
Bu bilinince… Hâfız İbnu Hacer, et-Telhîsü’l-Habîr’de (1/74), { لَا وُضُوءَ لِمَنْ لَمْ يَذْكُرِ اسْمَ اللهِ عَلَيْهِ }/ “Abdestine (başlarken) besmele çekmeye-nin abdesti yoktur” hadisi hakkında konuşma esnasında, Esmâ bintü Saîd İbni Zeyd İbni Amr üzerinde söz ederken şunları söyledi:
Hâline gelince… O -sahâbe’den değilse de- sahâbe arasında zikredil-miştir; onun gibisinin hâlinden sorulmaz. (Bitti.)
Hâfız -Allah hayrını bol etsin- “Onun gibisi” sözüyle sahâbiliği tartış-malı olan kimsenin, hâlinden sorulmayacak sika râvîler içine gireceğini ifâde etmiş oluyor.
Geçmişin hulasası olarak şöyle diyebilirsin: Mâlik ed-Dâr, Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanına erişen, ama onun vefatından sonra Müslüman olan bir râvîdir. Resûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanına erişen, ama vefatın¬dan sonra Müslüman olan her bir râvînin sahâbî olup olmadığında ihtilâf edilmiştir. Sahâbî olup olmadığında ihtilâf olan her râvî, sikadır; hâlinden sorulmaz.
Geçen mukaddimelerden çıkan netice şudur ki; Mâlik ed-Dâr kesin-likle sikadır; hâlinden sorulmaz. Allah en iyisini bilir.
4. Yol
İlzâmî bir cevap... Yani bu hadis, onu kabûl etmeyenlerin birçok ha-disi kabûl edişlerinde tutundukları ölçülere göre de, haydi haydi sahihtir. Şöyle ki; meçhûl olduğu iddiâsıyla, ed-Dâr diye meşhûr ve sahâbe (rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn)’nin imâmlarınca itimâd edilen, güvenilen bir kimse olan Mâlik ed-Dâr’ın rivâyetini reddeden Elbânî, ondan çok aşağı mertebede olanların rivâyetlerini kabûl etmektedir.
Bunun misalleri çoktur. Bunlar onun yolunun çelişkisini ve tutarsızlı-ğını açıkça ortaya koymaktadır; en yüksek sesle seslenmekte ve en güçlü bir delil ile onu ilzâm etmektedir:
Buradan kalkarak ona: “Sen, sözü edilen râvîler hakkında -Mâlik ed-Dâr’dan aşağı mertebede olmalarına rağmen- işte böyle yaptın; öyleyse Mâlikü’d-Dâr hadîsini de kabûl etmeye mecbûrsun; yoksa mutaffiflerden, yani çifte terazi sahiplerinden olduğunuzu kabul ve ilan etmiş olursunuz” deriz. Elbânî’den on râvî hakkındaki sözlerini nakledecek ve böylece bu de¬diğimizi okuyucuya açıkça ispat edeceğiz.
1-Muhâcir İbnu Ebî Müslim.
(Elbânî) bu râvî’nin hadîsini, es-Sahiha’sında (2/487), sikalardan bir topluluğun ondan rivâyet etmesi ve İbnu Hibbân’ın, onun (bir) hadisini sağlam bulması sebebiyle ceyyid/ güzel kabûl etti.
Ben derim ki; İbnu Hacer’in et-Takrib’inde (s. 548), bu râvî için “makbûldür” denilmektedir. (Bitti.)
2-Yahyâ İbnu Uryân el-Herevî.
(Elbânî), Es-Sahiha’sında (1/49) bu râvînin hadisini sahih kabûl etmiş-tir. Delili de, Hatîb el-Bağdâdî’nin Târîh(in)’de (14/161) onu tanıtırken, “Muhaddis idi” demesi!!..
Ben derim ki; ben onun gittiği yola hep taaccüp etmişimdir. Çünkü tahdîs/hadîs rivâyet etmek lafzı, ta’dîl ibârelerinden değildir. Kişinin mu-haddis veya hâfız olmasından, hadisinin sahih veya hasen kabûl edilmesi gerekmez. Bu, açıklamaya muhtaç olmayacak bir açıklamadır.
3- Mûsâ İbnu Abdillâh İbni İshâk İbni Talha el-Kuraşî.
Elbânî es-Sahiha’sında (1/295), bu râvînin bir hadisinin sahih oldu-ğunu söylemiştir. Hâlbuki et-Takrîb’de (s.552), onun hakkın da “Makbûldür” denilmiştir.
4- Mâlik İbnu’l-Hayr ez-Ziyâdî.
Elbânî, bu râvînin hadisini, bir sika/sağlam râvîler topluluğunun on-dan rivâyeti ve İbnu Hibbân’ın onun hadis(lerinden bir)ini sahih bulması sebebiyle sahih kabûl etmiştir. (Es-Sahiha: 2/517)
5- Avn İbnu Muhammed İbnu’l-Hanefiyye.
Elbânî, bu râvînin bir hadisini hasen bulmuştur. (Es-Sahiha: 2/274) Hâlbuki bu da önceki gibidir.
6- Abdullah İbnu Yesâr el-A’rec el-Mekkî; İbnu Ömer’in âzâdlı kö-lesi.Elbânî, bu râvînin hadisini Es-Sahiha’sında (2/290), ceyyid/güzel buldu. O da yine öncekisi gibidir. Et-Takrîb’de (330), “Makbûldür” denil-mektedir.
7- Muhammed İbnu’l-Eş’as.
Elbânî, bunun hadisini Es-Sahiha’sında (2/313), İbnu Hibbân’ın onu sika bulması, bir topluluğun ondan rivâyet etmiş olması ve büyük bir tâbiî olması sebebiyle ceyyid/güzel bulmuştur. Hâlbuki et-Takrîb’de (s.469), onun hakkın da da “Makbûldür” denil¬mektedir.
8- Ebû Saîd el-Ğifârî.
Elbânî, bunun bir hadisini Es-Sahiha’sında (2/297), sahih bulmuştur. Zâtının meçhûl olduğunun kalkmasından sonra şu sözleri söyleydi:
“Sonra o, büyük bir tâbiî’dir; Onun gibisinin hadisini hâfızlardan bir topluluk hasen kabûl eder. İşte bu yüzden isnâdını Hâfız İrâkî çaresiz ceyyid/güzel buldu. Kalbimin kendisine yattığı ve gönlümün mutmain ol-duğu, işte bu hükümdür.” (Bitti.)
Ben derim ki; Soruyorum size! Ğifârî ve Mâlik ed-Dâr arasındaki fark nedir?!
9- Bişr İbnü Abdillâh İbni Ömer İbni Abdi’l-Azîz.
Elbânî, onun bir hadisini Es-Sahiha’sında (2/392) İbnü Ebî Hâtim’in susması, sikalardan bazısının ondan rivâyet etmesi ve İbnu Hibbân’ın Es-Sikât’ında bulunması ihtimâli sebebiyle hasen bulmuştur.
Ben (M. Said Memduh), derim ki;
İbnu Hibbân, onu Tebe-i Tâbiî’nde zikretmiştir (8/138). Şu hâlde onun tabakası, muhadram olan ve büyük sahâbîlerin itimâd ettiği, sika râvî Mâlik ed-Dâr’a nispetle çok aşağılardadır; Ama bir şeyi sevmiş olman kör ve sağır eder. Hevâya/nefsin şiddetli arzu ve isteğine uymaktan Allah’a sığını-rız.
10- Sâlih İbnu Havvât.
Elbânî, onun bir hadisini Es-Sahiha’sında (2/436), sika râvîlerden bir topluluğun ondan rivâyet etmesi ve İbnu Hibbân’ın onu sika bulması sebe-biyle hasen bulmuştur.
Ben derim ki, bu râvî hakkında Et-Takrîb’de (s. 271), “Sekizinci taba-kadan makbûl bir râvîdir” denilmiştir. (Bitti.)
O nerede, ikinci tabakadakiler nerede? Burada söz, Elbânî’nin ibarele-rinde bulunan birtakım ifadelere gelip kaldı ki, onlar hakkında susmanın güzel olmadığı kanaatindeyim. İşte onların açıklaması; Elbânî diyor ki, Mâlik ed-Dâr, âdâleti ve zaptı bilinmeyen bir kimse¬dir.
Ben derim ki, burada kasdedilen zâhir adâlettir. O, dört sika kişinin ondan rivâyet etmesiyle şeksiz olarak adâletli bir kimsedir. Siz buna, İbnu Sa’d gibi bir cerh ve ta’dîl imâmının onun hakkında “marûftur” demesini ve sahâbe (radıyallahu anhum)’nin imâmlarının kâmil zatlara, adâlet ve mürûet sâhibi kimselere ihtiyaç duyulacak işlerde ona itimat etmelerini de ilâve edin!
Elbânî, İbnu Ebî Hâtim, onu “el-Cerh ve’t-Ta’dîl”de zikretmiş, (fakat onu tanıtmamış ve sika olduğunu söylememiştir.) Bu da onun meçhûl ol-duğu anlamına gelmektedir. İbnu Ebî Hâtim’in kendisinin -geniş ezberi ve malümatına rağmen- onun hakkında hiçbir tevsikten/güvenilir kılmaktan bahs etmemesi de, bunu teyid etmektedir. O yüzden bilinmezlik üzere kalmıştır.
Ben derim ki, bu, araştırmada bir kusurdur ki, böyle bir eksiklik sıfa-tını bulunduran kimsenin râvîler hakkında konuşması ve hadislere hükümler vermesi lâyık ve câiz olmaz. İşte Elbânî’nin sadece Râzî’nin kitabına itimâd etmesi, onu görmekte olduğunuz bu şiddetli kusura düşürmüştür. Yoksa bu zatı, önceden de geçtiği gibi, İbnu Sa’d et-Tabakat’ta (6/5), İbnu Hibbân, Es-Sikât’ta, (5/384), İbnu Kesîr, El-Bidâye’de (7/100-101), Zehebî, Târîhu’l-İslâm’da (3/69), Hâfız, El-İsâbe’de (3/484), Halîlî, El-İrşâd’da (1/313), Sehâvî, Et-Tühfetü’l-Latîfe’de (3/445) zikretmiştir. Tehzîbu’t-Tehzîb (7/226, 8/217)’de bahsi geçmektedir.
Bu eserlerden anlaşılmakta ve bilinmektedir ki, Mâlik ed-Dâr adâlet sahibidir ve Ebû Sâlih’den başka bir topluluk da, ondan hadis rivâyet et-miştir. Bu birincisi.
İkincisi, şüphesiz ki İbnu Ebî Hâtim’in bir adam hakkında susması, Mâlik ed-Dâr’ın -Elbânî’nin burada anlattığı gibi- meçhûl olduğunu ifade etmez.
Şeyh Hammâd İbnu Muhammed el-Ensârî’nin “İbnu Ebî Hâtim’in ‘el-Cerh ve’t-Ta’dîl’de hakkında sustuğu herkes meçhûldür” sözü, bundan daha ileri, asılsız bir iddiadır.
Şeyh Hammâd, bunu küllî bir kaziye hâline getirdi!...
Ben derim ki, İbnu Ebî Hâtim, bu râvî hakkında sustu. Çünkü o, Mâlik ed-Dâr hakkında ne bir cerh ne de bir ta’dîl bulmadı. O, cerh ve ta’dîl ba-hisleri üzerindeki sözlerinin sonunda (1/37) şöyle dedi:
Üstelik biz (bu kitapta), cerh ve ta’dîl bulunmayan birçok isim zikret-tik ki, haklarında cerh ve ta’dîl bulunması ümuduyla kendisinden ilim rivâyet edilen herkesi içine alsın. Biz de böylece, bundan sonra inşallah, onları da diğerlerine katarız. (Bitti.)
Öyleyse haklarında cerh ve ta’dîlin bulunmaması, onların meçhûl ol-ması demek değildir. Çünkü meçhûl olmak bir cerhtir. Oysa o, bunu ne açıkça, ne de işâret ile söylemedi.
Hattâ vak’a, buna kesinlikle ters düşmektedir. İbnu Ebî Hâtim’in hak-kında sustuğu nice râvî vardır ki, başka imâmlar onlar hakkında cerh veya ta’dîl bulmuşlardır. Ricâl kitapları bunun misâlleriyle doludur.
Bundan daha da fazlası, İbnu Ebî Hâtim’in cerh ve ta’dîlde itimâd et-tiği Ebû Hâtim, birçok sahâbî hakkında “meçhûldür” tabirini açıkça kul-lanmıştır. Hâfız, bunu et-Tehzîb’de (3/357) açıkça ifâde etmiştir.
Sonra Elbânî (Tevessül’ünün 120. sayfasında), İbnu Hacer’in bu se-nede sahih hükmünü vermesini, meşgul olunmaya ve cevap vermeye değ-meyecek düşük bir söz ile izâh etmeye ve yorumlamaya kalkışmıştır ki, bunda hiçbir fayda yoktur. Yardım istenen sadece Allah’tır.
Eğer dersen ki, kabûl edelim ki, Mâlik ed-Dâr, Muhadramdır, sikadır, sahâbenin büyükleri onu (ümmetin işlerinde) çalıştırdı… Ancak hâfızlardan ikisinin, Münzirî ve Heysemî’nin “Onu tanımıyoruz” dediklerini görmekte-yiz, bunu ne yapacağız?
Ben derim ki, onu bu iki zat tanımadılar. Fakat başka hadis imamları tanıdılar; şimdi ne olacak? (Âlimler) “Tanıyan, tanımayana karşı bir hüc-cettir” dediler, ama “Tanımayan tanıyana karşı bir hüccettir” demediler. Burada faydadan boş olmayan bir incelik daha vardır ki, o da şudur: Elbânî, rastgele ve gelişigüzel konuşup, bu zâtın meçhûl olduğunu id-diâ ederken, Hâfız Münzirî ve Heysemî sadece tanımadıklarını söylediler ve meçhûl oldu¬ğuna hükmetmediler. Bu da onların hadis ilimlerini tam bil¬melerini göste¬ren şeylerdendir.
Hâfız, El-Lisân’da, İsmâîl İbnu Muhammed es-Saffâr’ın tercümesinde (1/432) şöyle dedi: Onu İbnu Hazm tanımadı ve El-Muhallâ’da “Onun meçhûl olduğu”nu söyledi… İmâmların bunun gibiler hakkındaki âdetlerin-den biri de, meram¬larını “onu tanımıyoruz” veya “hâlini bilmiyoruz” söz-leriyle ifâde etmele¬ridir. Fazla bir şey olmaksızın ona meçhûllük hükmünü vermeleri, ancak onu tanıyan veya gelişigüzel konuşandan sadır olur. (Bitti.)
Öyleyse işi bilen, bu ilmin ehli olanların tavrı ile başkalarının tavrının arasındaki farkı iyi düşünsün. Elbânî’nin birçok defa “Tanımamak”tan “Meçhûldür” hükmüne döndüğü mevcuttur. Bu onun kitaplarındaki yaygın bir hatadır. Ben buna Hâfız Alâî (rahimehullah)’nin “en-Nakdü’s-Sahih limâ U’türida aleyhi min Ehâdîsi’l-Mesâbîh”in mukaddimesinde tenbihte bulun-dum. Vallâhü’l-müsteân…
İTİRAZ
İmam Buhari bunu görmüş, İbni Ebî Hâtim bunu görmüş, İmam Mün-ziri ve Heysemi bunu görmüş, Elbanî bunu görmüş. Elbani Mâlik’in zaptı konusunda Buharî, İbni Ebî Hâtim, Münziri ve Heysemî’nin mezhebine uy-muş bunu göremiyorsunuz. Elbanî Mâlik ed-Dâr’ın tevsikini gizlemiş diyor-lar. Bu kadar bilgisizlik olur mu?!
CEVAP
1- İmâm Buhârî neyi görmüş? Ona iftira etmekten haya etmez misi-niz?!
2- İbnu Ebî Hâtim ne demiş? Siz ona yalan iftira etmekten dolayı Allah’tan korkmaz mısınız?...
3- Münzirî ve Heysemî “Onu tanımıyoruz”dan başka ne demişler?... Onlar tanımıyorsa başkaları tanıyor; ne diyeceksiniz? Hem onlar “tanımı-yoruz” demişler, kendilerinin tanımadıklarıyla yetinmişler, dikkatli dav-ranmışlar, sizin gibi bilgisizce hareket edip “meçhûldür” dememişler; bu iki ifâdeyi birbirine karıştırmamışlar.
İTİRAZ
İbni Hibban, eğer onu Sikât’ta zikretmişse, bu hiçbir sey ifade etmez. Çünkü İbni Hibban mütesâhil ve tabiinlerin çoğu meçhûl. O, sırf Müslüman oldukları için hepsini Sikât’ta zikreder. Oysa bu bütün hadis imamlarına, cumhura muhalif bir yanlıştır.
CEVAP
1-İbnu Hibbân’ın mütesâhil (gevşeklik gösteren birisi) olup olmadığı, âlimler arasında tartışmalıdır:
Kimilerine göre müteşeddid (çok katı), kimilerine göre mütesâhil, ki-milerine göre de cerhde katı, ta’dilde ise gevşektir. İmâm Leknevî’nin er-Ref’ ve’t-Tekmîl’i ile hâmişine bakanlar bunu göreceklerdir.
Bize göre ise o, bu işin müçtehidi olduğu için kendine seçtiği ıstılah-larda ona itiraz edilemez. Ona göre hasen hadis de sahih hadisler çerçeve-sinde idi. Dolayısıyla onun bu geniş yelpazeli sahihliğe yetecek bir güveni-lirliği bulunduranlar, ona göre “sika”dır. Diğer sahihlik şartları bulunmasına rağ¬men, zabıttaki hafiflik bir rivayeti sahihlikten hasenliğe düşürüyorsa ve hasen rivayetler cumhura göre hüccet olabiliyorsa, ortada manevi değil, lafzî bir anlaşmazlık vardır, demektir. Öyleyse ona “mütesâhil” demenin bir manası yoktur.
2- İbnu Hibbân, sonradan bir başkası tarafından “el-İhsân” diye tertip edilen o meşhûr sahih hadis kitabının ve başka birçok değerli eserin sahibi olup, sıradan bir hadis âlimi değil, muhaddislerin imâmlarından içtihad sahibi, büyük bir muhaddisdir. Kendinden sonra yazılan cerh ve ta’dîl ki-taplarının tamamı, onun cerh ve ta’dile dair olan ictihadları ile doludur.
3- Sonra, nasıl olur da “İbni Hibban eğer onu Sikât’ta zikretmişse, bu hiçbir şey ifade etmez”?! Bir yanlışlık olmasın?!.. Oysa -Muhammed Saîd el-Memduh’un da dediği gibi- imamınız Elbânî’ye göre çok şey ifade ediyor. O, hadislere değer biçerken, birçoklarında sizin hiçbir şey ifade etmez dedi¬ğiniz içtihadlara dayanıyor...
Elbani’nin, İbnu Hibbân’ın “es-Sikât”ında geçen bazı raviler hakkın-daki değerlendirmelerini ve bunlara dayandırdığı hükümlerini okuyalım:

Muhâcir İbnu Ebî Müslim.
(Elbânî), bu râvî’nin hadisini, Es-Sahiha’sında (2/487), sikalardan bir topluluğun ondan rivâyet etmesi ve İbnu Hibbân’ın onun hadisini sağlam bulması sebebiyle ceyyid/ güzel kabûl etti.
Mâlik İbnü’l-Hayr ez-Ziyâdî.
Elbânî, bu râvînin hadisini, bir sika/sağlam râvîler topluluğunun ondan rivâyeti ve İbnu Hibbân’ın onun hadis(lerinden bir)ini sahih bulması sebe¬biyle sahih kabûl etmiştir. (Es-Sahiha:2/517)
Muhammed İbnü’l-Eş’as.
Elbânî, bunun hadisini Es-Sahiha’sında (2/313), İbnu Hibbân’ın onu sika bulması, bir topluluğun ondan rivâyet etmiş olması ve büyük bir tâbiî olması sebebiyle ceyyid/güzel bulmuştur.
Bişr İbnü Abdillâh İbni Ömer İbni Abdi’l-Azîz.
Elbânî, onun bir hadisini, Es-Sahiha’sında (2/392) İbnü Ebî Hâtim’in susması, sikalardan bazısının ondan rivâyet etmesi ve İbnu Hibbân’ın es-Sikât’ında bulunması ihtimâli sebebiyle hasen bulmuştur.
Sâlih İbnu Havvât.
Elbânî, onun bir hadisini es-Sahiha’sında (2/436), sika râvîlerden bir topluluğun ondan rivâyet etmesi ve İbnu Hibbân’ın onu sika bulması sebe-biyle hasen bulmuştur.
4- Bu kitabı uzunca tanıtan Ümmü’l-Kurâ Câmiası hadis hocalarından Muhterem Dr. Muhammed Tâhir Nûrvelî, İbnu Hibbân’ın bu kitabından doğru faydalanabilme hakkında şöyle diyor:
Kaide şudur:
▪ İbnu Hibbân hangi râvîyi, “Es-Sikât”inda sika kabûl etti ve ondan başkası da sağlam bulduysa, o kişi sikadır.
▪ Kimi “Es-Sikât” ve “El-Mecrûhîn”de beraberce zikretmiş ise ve baş-kasından cerh ve ta’dil zikretmediyse, bakılır; ravî eğer (Mâlik ed-Dâr gibi) Kibâr-i Tâbiinden ise bu hükmü kabûl edilir; bu asrın selâmeti sebebiyle…
▪ Hangi ravi bunlardan başkası olursa bakılır: Şâyet mütabii veya şâhidi varsa, bu hükmü (yine) kabûl edilir. Aksi takdîrde râvî (ona göre sağlam ise de, cumhûra göre) zayıftır.
5- Hâsılı o, sika kabul etmekte tek kalırsa, bu ta’dil mertebelerinin en aşağısı olur. Oysa İbnu Hibbân, Mâlik ed-Dâr’ı sika kabûl etmekte tek kal¬mamıştır.
CEVAP
Bu rivayet A’meş’in ananesi ile geliyor ve hiç bir tasrihi yok! Her ne kadar A’meş’in Ebu Salih’den olan rivayeti ittisal üzere olduğuna hamle-dilse de, bu alâ galiptir, yani zannı galiptir, yüzde seksen diyebiliriz. Ya yüzde 20’lik kalan kısmına ne diyecegiz?! Buhari ve Müslim’de olursa, mü-sellemdir, başka yerde olursa, tasrih gelmesi gerekir. Nerde tasrih?!
İTİRAZ
Bu hadisimizdeki kabre gelen adamın, Bilal İbn Hâris el-Muzenî (ö.60/680) olduğunu söyleyen Seyf yalancılıkla itham olunmuş biri.
İbni Hacer, Seyf’in haberinin muteber olmadığını sizden iyi biliyor ve kabre giden kişi meçhûl, hem de meçhûlü’l ayn.
CEVAP
1- İmâm Buhari’ye ve İmâm Ahmed’e yapılan bir iftiraya dayandırılan bir hezeyan...
2- Doğrusu Seyf, ulemaya göre tarihte hüccet, hadis rivayetinde ise, iddia edildiği gibi yalancı değil, zayıf bir kimsedir. İbnu Hacer gibilere göre, onun mertebesindeki tarihte temel dayanak kabul edilen kimselerin sözleri, müphemi tayinde yeterli oluyorsa, cahillere söz düşmez. Böylesi tali meselelerde rivayette sıhhat şartı aranmaz.
İbn Hacer’in tespitine göre, sahih bir isnatla sübutu, tamamen Seyf’in dışında meydana gelen bir gelişmedir.
Seyf, sadece gelen zatın kim olduğu sualine cevap ararken devreye girmektedir. Bu merhalede Seyf kaynaklı bir bilginin malzeme olarak kulla-nılması, tenkid mevzuu olmasa gerekir.
Üstelik söz konusu malzemeyi kullanan İbn Hacer, Seyf’in zayıf oluşu-nun farkındadır ve onun hakkında teferruatlı bilgiye sahip bulunmakta-dır.
İbn Hacer, İbn Hibbân’ın Seyf hakkında konuştuğunu, onun hadiste zayıf, tarih konusunda ise sağlam dayanıklı olduğunu söylemiştir.
Takrib: 262 Bu hadisimizdeki gelen adamın, Bilal İbn Hâris el-Muzenî (ö.60/680) olduğunu söylemesi, tarihi meselelerden olduğundan, İbn Hacer Tehzibü’t-Tehzib’de, tarihi meselelerde bilinmeyen bir kişiyi tayin ederken Seyf’e itibar etmiştir. Kaldı ki, yer ve tarih itibariyle Seyf’in verdiği bilgiyle çelişen bir durum da varid değildir.
Çünkü adı geçen Bilal b. El-Haris el Müzeni, Medinelidir ve Resülullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın Mekke Fethi öncesinde, Medine’ye gelmele-rini temin etmek üzere Müzeyne kabilesine haberci olarak gönderdiği ve Mekke Fethi’ne bin kişilik bir kuvvetle katılan Müzeynelilerin üç sancakta-rından biri olan sahabidir.
3- Evet, Seyf çok zayıf birisidir. Fakat kabr-i şerîfe gelen kişinin -ister sahâbî olsun, isterse tâbiî olsun- meçhûl olması, meseleye zarar vermez.
Çünkü hüccet, Ömer İbnü’l-Hattâb (radıyallâhu anhu) Efendimizin, onun amelini ikrâr etmesindedir. Öyle ki, onu yaptığından menetmedi, aksine ikrâr etti ve ağladı…
İTİRAZ
Ömer, onun kabre gidip Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ye seslendiği-nini ve ondan duâ istediğini bilmiyordu.

CEVAP
Böyle diyenler, kasten haberi çarpıtıp, saptırmaktadırlar. Çünkü rivâyette yer alan “ona haber verdi” ifâdesi, zahirde bunu da içine almak-tadır. Aksi bir iddiâ ispata muhtaçtır…
Sana taş attılar, sen gülümsedin,
Dervişin bir çiçek attı, inledin,
Bağrımı delmeye taş yetmez, dedin,
Halden anlayanın bir gülü yeter..

Tatlıydı akrebin sana kıskacı,
Acıya acıda buldun ilacı;
Diyordun, geldikçe üstüste acı:
Bir azap isterim bundan da beter.


Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 05-05-2014, Saat:01:05 AM, Düzenleyen: hallac-ı mansur.
Kıdemli Üye
RE: Maliku'd-Dar Hadisini'nin Tahriçi
İTİRAZ DEvamı
Malik ed-Dâr hadisi, âhâd bir rivayettir. Bütün illetleri, zayıflıkları bir yana, Maturidi ve Eş’arilere göre haberi âhâd, akidede huccet değildir. Bunu niye huccet kabul ediyorsunuz?! Haberi âhâddir. Bunun üzerine Allah’tan sığınma gibi bir meselede delil getiriyorsunuz. Üzerine akide bina ediyorsunuz. Size göre bu haber huccet değildir.
CEVAP
Biz Mâlik ed-Dâr anlatığı sahabenin Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabrine gelerek Ya Resûlullah! Ümmetin için yağmur yağmasını iste! Zira onlar he¬lak oldular. Diyerek yardım isteme olayını delil getirdik. Bu sefer bu hadis zayıf dediler. Biz kitapta 5 hadiste yaklasık 60 sayfa onların itirazlarını ilmi olarak çürütünce cevap veremicek hale gelince bu sefer şöyle dediler :Tevessül, İstiğse Akaid meselesidir. Onun için Haber-i âhâd olan bu hadis akaid meselede delil olmaz delil olması için mütevatir hadis olmalı dediler.
Bu sözü söylemeleri ilim ehli tarafından onları pes ettiği anlamına gelir. Çünkü sap ile samanı karıştırıp doğru olan bir kaide içine girmeyen bir konuyla ilişkilendirerek insanlara eksik yanıltıcı bir bilgi vermiş oldular.
Haber-i vâhid, akâidin bazı kısımlarında İslâm âlimlerin söz birliği ile kesin olarak delildir. Bu, çok küçük bir şâz gürûh dışında İslâm âlimlerinin tamamının görüşüdür. Haber-i vâhid akâidde delîl olmaz sözünün sahibleri, bunu temel sınırlı akîde/îmân noktaları altı temel iman esası ile ilgili söylemişlerdir. (Mesala yedinci bir iman meselesi ortaya atılmıs olsa idi. Bu meselede Haber-i vâhid delîl olmazdı.)

Allah (celle celâlühû)’ın zâtı ve sıfatları için hüküm isbât etmekte haber-i vâhid delîl olmazsa da, kat’î delillerle sâbit olan hükümleri teyid, takviye ve tefsîr olarak ve temel imân esaslarının ispatı dışındaki tali akîde meselelerinde İkinci üçüncü derecedeki iman esaslarında âlimlerin icmâ’ı ile delildir.
Mâturîdî başta olmak üzere, Mâturîdî ve Eş'arî kelâmcıları “Haber-i vâhid itikatta delil olmaz” kaidesi hususunda müttefiktirler. (1) Maksatları muhtemelen altı temel iman esası ile ilgili olsa gerektir. Zira hadislerin tahrîcini yaparken örneklerine sıkça rastlayacağımız gibi, onlar temel itikat esasları dışında pek çok haber-i vâhidi itikâdî konularda delil olarak kullanmışlardır.
(1) (Mâturîdî, Te'vîlât, vr. 575a; Nesefî, Tabsıra, I. 132. Ancak Mâturîdîlerin bu ifadeden )
Hanefî olmasının yanında, aynı zamanda bir Mu’tezile âlimi olan Zemahşerî’nin Keşşâf’ına varıncaya kadar, ümmetin tefsir, hadis, fıkıh ve akâid kitaplarının bu husûslardaki haber-i vâhid ne¬vinden olan hadislerle dolu olması, söylediğimizin en kestirme, kesin ve açık delilidir. Selef’ten ve Halef’ten birçok hadîs, hasâis, târih ve akâid âlimi, imânî mevzû’lar olan kıyâmet alametleri, fiten ve melâhim, kıyâmet’in kopuşu halleri, kabir halleri, kıyâmet günü halleri, cennet, ce¬hennem, rü’yetü’llah, mîzân, havz, haşr, neşr, hesâb, azâb ve benzeri husûslarda yazdıkları nice başlıbaşına kitaplarda, birçok haber-i âhâd’ı rivâyet ettiler.

İlim ehli olanlar bilirki Tevessül, İstiğse temel iman meselelerinden deyil Fıkhi bir meseledir. Tevessül ve İstiğse ye temel akide meselesi dir diyenlere şu soruyu sorarız. Tevessül ve İstiğse nin akide nin temel meselesi olduğunu söyliyen Selef alimlerinden bir tek kişi varmı. Elbetteki yok akaid kitaplarında Tevessül ve İstiğse nin akide meselesi olduğunu söyliyen varmı yok.
Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlere selefice cevaplar adlı kitabın tevessül bölümünde göreceğiniz gibi Resulullah, sahabe tabiin mezep imamlarından ve ehli sunnet alimlerden istiğseyi, tevessülü kabul edip tatbik ettiklerine dair bir çok delil getirdik. Ahmed b. Hanbel’in, İmâm Şâfiî’, Ebû’l-Ferec b. el-Cevzî’nin, Şevkânîn, İbni Hacer el Heytemi, İmâm Subkî’, İzzeddîn b. Abdusselâm, İbn Teymiyye ve Muhammed b. Abdulvahhâb zat ile tevessülü kabul etmişler. Tevesülü kabul eden alimlerden bir kısmı bunlar. Geride tevessül bölümünün başında Muhammed b. Abdulvahhâb zat ile tevessül için fıkha taalluk eden içtihadi bir mesele demişti. Yukarda saydığımız alimlerin günümüzdeki nefislerinin esiri olmuş hoca kılıklı insanlardan bu konuları daha iyi bildiği herkesce malumdur.
Ayrıca Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlere selefice cevaplar adlı kitabın istiğse bölümünde görüleceği üzere sahabe, tabiin ve ehli sunnet alimlerinin istiğaseyi yaptıklarına dair deliller gösterdik.
İbn Abbâs (Radıyallahu anh)’tan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz ki Allah-u Teâlâ’nın, hafaza meleklerinin dışında yeryü-zünde melekleri vardır ki ağaç yapraklarından düşenleri yazarlar.
Sizin birinize çöl arazisinde bir aksaklık isabet ederse, “Ey Allah’ın kulları! (Bana) yardım edin” diye seslensin!”
Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem bize bu tür bir istekte bukunmamızı söylemesi üzerine İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, el-Mesail’de (217) şöyle demiştir:
“Babamın şöyle dediğini işittim: ‘İki defa binekli, üç defa da yaya ol-mak üzere veya iki defa yaya, üç defa binekli olarak beş defa hac yaptım. Yaya olarak yaptığım haclardan birinde yolu kaybettim. Ey Allah’ın kul-ları! Bana yolu gösterin! demeye başladım. Ben böyle demeye devam ederken yolu buluverdim.’ Veya babam buna yakın bir şey söyledi.”
Şimdi anladınızmı meseleyi Tevessül ve İstiğase temel akide meselesi deyildir. Onun için getirdiğimiz hadisler delildir.

Dikkad ederseniz zat ile tevesülü kabul etmiyenler şöyle diyorlardı: Meşru tevessül çeşitlerinden biride Salih Kimselerin Dualarıyla Tevessüldür.

Enes b. Malik radıyallahu anh’dan rivayet edilen şu olay da delildir
.
“Kıtlık zamanı Ömer radıyallahu anh, Abbas b. Abdulmuttalib ile yağmur duasına çıkarak şöyle dua etti: ‘Allah’ım! Sana Peygamberimiz ile tevessülde bulunurduk, Sen de bize yağmur yağdırırdın. (Şimdi) Sana Peygamberimizin amcası ile tevessülde bulunuyoruz. Bize yağmur indir.’ Ravi der ki: Yağmur inmiştir.” (Buhari)

Gördünüzmü fark ettinizmi tezatı. Zat ile tevesülü kabul etmiyenlerden bazıları bizim getirdiğimiz hadisi delil olarak kabul etmemek için tevessülü akaid meselesi içine alıp mütevatir hadis kati delil lazım derken, kendileri delil getirirken mütevatir olmayan hadisle delil getirip tevessülüde akaid meselesi içine almıyorlar.

Haber-i Vâhid Akaidde Delil Olur Mu?


Mütevatir olmayan hadislerin,yani Haber-i vâhidin akaidde delil olup olmayacağını,ilim adamlarının irdelemesi, ne kadar gerekli ve faydalı ise,kendini alim gösteren veya birilerince alim olarak gösterilen cahillerin bu sözü ağıza alması o ölçüde nazik ve tehlikelidir.Günümüzün beyni ve yüreği istilâ altında olan alim pozlarındaki cahillerinin,bu sözü dile dolamaları, ,alimlerin, şu sözünü canlarının açmak istedikleri her bir şer kapısı için maymuncuk olarak kullanmalarının arka planı nedir.?
Silahlar ve ilaçlar, Akıllı, reşit ve ehil kimselerce, yerinde kullanıldıklarında, lüzumlu ve faydalı iseler de, akılsızlar,çocuklar ve ehil olmayanların elinde lüzumsuzluğun da ötesinde kendine ve çevresine zarar ve felaket getiren bela ve musibetlerden başka bir şey değildirler.
İslam alimlerinin bir kısmının kitaplarında, “Haber-i vâhid” veya, “Ahad haberleri”, “Akaidde delil olmaz” veya “yeterli değildir”, veya “ müteber değildir.” gibi sözler geçer. Bu tür sözleri, sahiplerinin, onunla ne demek istediklerini bilir bilmez bir şekilde insanları sünnet çizgisinden uzaklaştırmak isteyen, veya neyin nereye varabileceğini hesap edemeyenlerin, canlarının istediği,nefsani isteklerinin arzuladığı, veya münasib düştüğünü zannettikleri yerlerde, olur olmaz bir biçimde kullandıklarını görmekteyiz.

Nefsi emmarelerinin cehalet ve fırasetsizliğin mahkumu olan her sıkıştıkları yerde can simidi gibi yapıştıkları her sıkıştırıldıklarında da kalkan olarak kullandıkları, bu “Kendisiyle batıl murad edilen (bir çok alime göre) hak söz” ün ne demek olduğunu, sünnet çizgisindeki, Rabbani alimlerin sözleriyle anlatmaya çalışacağım. İnşaellah. (Hüseyin Avni Kansızoğlu)

Bu hususun iyice açığa çıkması gerekir.Zira, bidatçiler, “ ahir zamanda İsa (a.s)’ın ineceği” ,“ Sihrin aslının olduğu ” ve “Yıldızların şeytanları kovaladığı i ” gibi temel meselelere dair Kur'an ve sünnet haberlerinin ve Ehli sünnet’e ait ne kadar görüş varsa, bir çoğunun inkar ve iptalini hep bu esasa dayandırmaktadırlar.




BİRİNCİ MESELE

Mütevatir olmayan haberlerin,yani Haber-i vâhidin ilim bildirip bildirmemesi meselesine girmeden önce birkaç noktaya açıklık getirelim.

Birinci Nokta
İlim ,aksine ihtimali olmayan kesin bilgi demektir. Bu,öğrenilip kazanılmayla olursa “Nazarî” veya “ İstidlali” , kazanılmayla olmayıp,herkesin sahip olabileceği ilim ise, “Zaruri” ismini alır.Bu ilim,her iki kısmıyla da “ Yakîn” ,yani kesinlik bildirir.Bu tür ilim bildiren delile “ Kati delil” denir. Ayrıca zann mertebesinde olup ilim mertebesinde olmayan “istidlaller” yani “nazarla” da vardır.

İkinci Nokta
İlim olmayan,fakat doğru olma ihtimali doğru olmama ihtimalinden yüksek olan bilgilere, Zann denir.Bu tür bilgiyi ifade eden delillere, Zannî delil ( Zann bildiren delil)denir.

Üçüncü Nokta
İslam alimlerinin dilindeki Zann ve Zannî delil , ğalip zann (ağırlıklı zann) ve bu ğalip zannı bildiren delil demektir.Şu zann ve zanni delil,aksine ihtimali çok az olan bir bilgi ve o bilgiyi bildiren delil demektir.

Dördüncü Nokta
İslam alimlerince, ilm’ in yani kesin bilginin elde edilebileceği yerlerde,zanna ve zann bildiren delillere tutunulmaz. İlme,yani yakîni (kesin) bilgiye uymayacak zann ve zann bildiren delillerin hiçbir kıymeti yoktur. Bunların, ancak kati bilgileri destekleyecek ve açıklayacak seviyede kıymetleri vardır.
Beşinci Nokta
İslam alimlerinin,delil kabul ettikleri zannlar ve zann bildiren deliller vardır.Bunlar kesin bilginin bulunduğu ve elde edebileceği noktalarda değildir.Yani, yakîn ile mükellef kılındığımız noktalarda, zann ve zanni deliller muteber değildir. İslamca, “uyulması kınanan” zann, yakînin istendiği yerdeki, yakînsiz olan veya ona uymayan, bir de şekk ve vehim mertebesindeki zanndır.Yani,doğru olma ihtimali,doğru olmama ihtimaliyle aynı olan ve doğru olma ihtimali doğru olmama ihtimalinden az olan zanndır. Mantık ıstılahındaki şekk ve vehim ,İslam ıstılahındaki, Fasid zann’ a (bozuk ve işe yaramayan zanna) dahildir.
Altıncı nokta
İslam ¬alimlerinin dilindeki, fasid ve batıl olmayan zann’lar “haktan hiçbir şey kazandırmayan zann ”lar demek değildir. Nasıl öyle olur ki? Onlar hem bir taraftan, “ içtihadın kaçınılmaz olduğu” nu söyleyecekler ve içtihad edecekler, “ içtihatlar zann bildirir , bu zanna müçtehitlerin kendilerinin ve avamın uyması vacibdir” diyecekler, hem de diğer yandan bütün zannları batıl ve mezmum kabul edecekler. Böyle şey olmaz.
Mümkin midir ki “Haber-i vâhid zann bildirir” , “Haber-i vâhidle amel etmek vacibtir” ve “zannların hepsi batıldır, haktan hiçbir şey kazandırmazlar.” gibi sözleri aynı anda söyleyecekler. Bu gibi çelişkili tavrı, ancak,akılsız yahut çocuk,veya zır cahil,yahut da ard niyyetliler sergileyebilir.

Yedinci nokta
Mütevatir olmayan haberlerin zann bildirdiğini söyleyen alimlerin bir çoğuna göre bu zann, kıyasın bildirdiği zandan daha kuvvetlidir. Hatta,İslam alimlerinin ittifakı ile zayıf olan Haber-i vâhid , Hanefilerin ve Hanbelilerin bir çoğuna göre kıyastan önce gelir. İbn-i Hazm şöyle dedi: Ebû Hanife’nin bütün arkadaşları,onun mezhebinin, “zayıf hadisin kıyastan ve reyden evla olduğu” şeklindedir.
[] Zehebi menakıbı Ebi Hanife sh: 21

Alimlerin sözünü ettikleri şu zann cahillerin zannettiği gibi bir zann olmayıp, çok küçük bile olsa, yanılma ve yanlış olma ihtimalinden dolayı kendine “zann” ismi verilen bir zanndır. Kesin bilgiye, ilme göre zanndır. Kesin bilgiye dayanmayan, ondan kalkarak varılmayan veya elle tutulabilir hiçbir mesnedi olmayan mücerred reye ve görüşe göre az kalsın vahiy mertebesinde yüce olan bir zanndır. İmam-ı Rabbani ne güzel demiş: “Gökleri, arşa kıyaslarsak, çok aşağılarda kalır. Yere kıyaslarsak şaşırtacak yükseklikte olur.”
Yani, naklî delillerden dayanağı olan, alimlerin bu “zannı”nı, “kesin bilgi”ye kıyaslarsak aşağılarda kalırsa da, delil ve dayanağı olmayan zanna kıyaslarsak, gök yüzünün yerden yüksekliği kadar ondan yükseklerde olur.
Sekizinci nokta
Ahad haberlerle “amel etmek” , zayıf olmadıkça sapık Mutezile alimlerinden Cübbai nin dışında ümmetin alimlerinin söz birliği (icması) ile farzdır. Cübbai’nin hilafı ( icma’a karşı çıkışı) muhakkik alimlerce bu icma’a zarar vermez. Mütevatır olmayan haberlerin zann bildirdiğini söyleyenler de bu görüştedir.


Şimdi asıl meselemize gelebiliriz:
Mütevâtir Olmayan Haber İlim mi Yoksa Zann mı Bildirir?
İslâm âlimlerinin bu husûsta birkaç görüşü vardır:
Bir: Haber-i vâhid karîneyle birlikte dahi olsa, ilim bildirmez, zann bildirir. Bu, âlimlerin çoğunun görüşüdür.
İki: Bazı karînelerle haber-i vâhidler ilim bildirir. Bu görüşte olan-lar da birkaç tâifeye ayrılırlar:
Birinci Tâife:
Meşhur olan haber-i vâhid, ilim, meşhûr olmayan da, zann bildirir.
İkinci Tâife:
Ümmetin telakki bi’l-kabûlünü (itirazsız ve istisnasız kabûlünü) kaza-nanlar ilim, diğerleri de zann bildirirler.
Üçüncü Tâife:
Buhârî ve Müslim’in beraberce rivâyet ettikleri haber-i vâhidler ilim, diğerleri(nin tenkid edilmeyenleri) ise zann bildirir.
Üç: Haber-i vâhid karîneli de olsa, ilim değil, zann bildirir, diyenlerin görüşü ile birtakım karînelerle ilim, o karîneler olmazsa zann bildirir di-yenlerin görüşlerindeki ayrılık manâda değil lafızdadır. Karîneli dahi olsa haber-i vâhid ilim bildirmez diyenler zarûrî ilmi, bildirir diyenler ise, istidlâlî ilmi kastetmişlerdir.
Dört: Zayıf olmadıktan sonra, haber-i vahid ilim bildirir.
Şimdi, yukarıdaki dört görüşü etraflıca anlatmaya çalışalım:
Birinci görüş üzerinde durmayacağız. Zîrâ bu, âlimlerin çoğunluğunun görüşü olup, ilme ihanet edenlerin anlamak istemedikleri, câhillerin de duymadıkları yahud duyduğu halde anlayamadıkları bir görüştür. Kimin bu görüşte olduğunu, uzun uzun anlatmak gerekmez.
Diğer görüşlere gelince…
Buhârî ve Müslim tarafından rivâyet edilen haber-i âhâdların ilim ifâde edeceğini söyleyen hadîs, fıkıh ve akâid âlimlerinden bazısı şunlardır: Humeydî, İbn-i Tâhir, Üstâz Ebû İshâk, Şeyh Ebû Hâmid, Kâdı Ebû’t Tayyib, talebesi Ebû İshâk Şîrâzî, Şemsü’l-Eimme Serahsî, Kâdı Abdülvehhâb, Ebû Ya’lâ, Ebû’l-Hattâb, İbn-i Zâğûnî, İbn-i Fûrek, İbn-i Nasr Abdürrahîm, İbn-i Teymiyye, İbn-i Salâh, İbn-i Kayyîm, İbn-i Kesîr, İbn-i Hacer, Bulkînî, Süyûtî.
Bazı hadîs âlimlerine göre bu görüş, Eş‘arî akâid âlimlerinin çoğunun, hadîs âlimlerinin ve Selef’in âmmesinin (Mezheb İmâmları ve onlardan yu-karısının çoğunun) mezhebidir. İbn-i Salâh, bu tür haber-i vâhidlerin nazarî olan yakîn (kesin) ilimi ifâde ettiğini ve kesin doğru olduğunu söylüyor.

Bir takım karinelerle,haber-i vâhidin ilim bildireceğini İbn-i Subki de Cem’u-l Cevami’de seçiyor. [4] Haşiyet’ül-Bennanî 2.cilt 88/89
İbn-u Humam et-Tahrir isimli kitabında şöyle diyor:
Seçilen görüş şudur: [5] İmamul Harameyn,Gazali,Amidi, Râzi ve İbn-u Hacib, bir rivayetteAhmed ve diğerleri
( haber-i vâhid habere, haber verene ve haber verilene. ) lazım olmayan (onlardan ayrılan) karinelerle, haber veren adaletli olmasa da bazen ilim ifade eder. Karine olmadığında ise etmez. Denilmiştir ki; eğer haberi veren adaletli ise karine yoksa da ilim ifade edebilir.(Lakin her adaletli kimsenin haberi için bu geçerli değil. Bu görüş bazı hadis alimlerinden rivayet edilmiştir.) Ahmed b.Hanbelden yapılan bir rivayette adil olan her ravinin her haberi,(Karine olmasa da) ilim bildirir.
Bu, “her sahih rivayetin ilim bildireceği ”, “amelin vacib olması ilmi” ile tevil edildiyse de, İbn-i Salahın, Buhari ve Müslim tarafından yapılan rivayetlerin doğruluğunun kesin olduğunun kabulüne dair her ne kadar zanndan doğsa da ümmetin icma’ını delil getirerek açıkça ifade etmesi, bu tevili iptal eder. Bu, masum bir zanndır.(ümmet yanlışta icma etmeyeceği için ) (Fakih,ve hadisçi) alimlerin çoğunluğu (karineli olsun olmasın) Haber-i vâhidin ilim bildirmeyeceği görüşündedir.(Teysir-ut-Tahrîr:3/76)

Ğumari, yukarıdaki yeri İbn-i Humam’dan naklettikten sonra şöyle diyor: Bu görüşü aynı zamanda İmamül Harameyn,Gazali,Râzi, Amidi, İbn-i Hacib, İbn-i Sübkî, Beydavi, Adud, Curcani ve İbn-i Hacer de seçmiştir ki, doğrusu da budur… Aksi görüşte olanların, tutunabilecekleri ve delil olarak ileri sürebilecekleri hiçbir şeyleri yoktur.Hatta buna muhalif olmak yanlışlığı biline biline yapılan bir karşı çıkıştır. (Ğumarî, Akidet-ü Ehl-il-İslam:50/51)

Bâcî, Haber-i vâhidi ümmet kabül ettiyse (ve ona ehlinden itiraz gelmediyse) onun ilim bildireceği görüşündedir.(İhkam’ul-Fusul:2/4/8 )


İmâm Zâhid-i Kevserî şöyle diyor:
Haber-i âhâd ilim bildirmez diyenler, bir topluluğun görüşüne uyan, (başka âlimlerin görüşüne uymayan) haber-i âhâdı kastetmişlerdir; yoksa ümmetin kabûl ettiği haber-i âhâd’ın doğruluğunun kesinliğine inanılır.

Nitekim Ebu’l-Muzaffer Semani “El-Kavâti’”da bunu açıkça ifade itti. Sehâvi Feth’ul-Muğıs’de, muhakkıklardan bir topluluktan, Haber-i vâhidin karineli olduğunda ilim ifade edeceğini anlattı.Hatta bir cemaatın, Buhari ve müslim’in ittifak ettikleri Haber-i vâhidin, tenkid edilenlerin dışındakilerin karinelerle olduklarından ilim ifade ettiğini söyledi. Gazali onlardandır.(Kevseri’nin sözü burda bitti).

Ğumari şöyle diyor:
Her çeşit (Sahih olan,ki kanaatimizce hasen de buna dahildir ) haber-i vâhidin kesin ilim bildireceğini söyleyenlerden bazısı şunlardır: Ahmed b. Hanbel (Bir rivayette), Daud-i zahiri, Haris-i Muhasibi, Kerabisi, İbn-i Hazm. İbn-i Huveyzimendad, bunu İmam Malikten rivayet etti ve seçti. İbn-İ Sebbağ, bunu hadis alimlerinden bir topluluktan hikaye etti.

İbn-İ Hazm, en- Nebz’de ( sh:21) uzun bir girişten sonra şöyle dedi:
Güvenilir ravinin, kendisi gibi güvenilir bir kimseden, Resülullah’a dayandırarak verdiği haber, bütün râvileri, adaletlerinde söz birliği edilen, veya bazılarında itirazı geçersiz kimselerce itiraz edildiyse veya itiraz edilmeyecek bir şeyle kendilerine itiraz geldiyse bile, adaleti geçerli olan kimselerse, Allah katında hak olduğu hususunda kesindir. Kendisiyle hüküm vermenin doğruluğunu gerektiricidir. (23)
İbn-u Hazm,El-İhkamda (1/124) , “Kesin olarak subut buldu ki, adil bir kimsenin kendisi gibi adil birisinden Resülullah’a ulaştırdığı haber haktır,kesindir, ilim ve ameli beraberce gerektirir.” dedikten sonra, bu görüşü, Ahmed b. Hanbel, Davud-i-zahiri, Harıs-i Muhasibi ve Hüseyin Kerabisî’den nakletti.
Abdül aziz Buhari, Şerh-i Usul-i pezdevide şöyle dedi:
Hadis alimlerinin çoğu,hadis ve hadis usulu ilmi sahiblerince sahih olduğuna hükmedilen haberlerin ilm-i yakîni kaçınılmaz olarak gerektireceği görüşündedirler.(Ğumari’nin sözü burada bitti.)
İbn-u Kudame el- Makdisi, haber-i vâhidin ilim bildireceğini söyleyenlerin delillerini sıralarken şöyle diyor:
İşte bu yüzden, ümmet sıfat hadislerini rivayet etmekte ittifak etmiştir.Halbuki sıfat hadislerinde amel yoktur. Onların faydası ancak tasdiklerinin vacib oluşu ve onlardaki (mana)lara itikad etmektir.(Ravzat-un-Nazır:1/263)
Usul kitaplarından nakilleri çoğaltmak mümkün, lakin buna gerek yok.İlim ve insaf ehli olanlar ve samimi cahiller için bu kadarı yeterlidir. Hem, maksadımız delilleri her yönüyle münakaşa da değildir.
Allame Kevseri, dikkatlerimizi mühim bir başka noktaya çekiyor ve şöyle diyor:
Sonra, Haber-i ahad ile amel etmek (yani onun gereğini yapmak ) ilim ifade eden kat’i delille sabittir.Nitekim bunu, Ebu-l- Hasen Kerhi ve Sem’ani el-Kavati da, Gazali, el-Mustasfa’da, Abdul Aziz Buhari Şerh-i Usul-i pezdevi’de açıkça ifade etmişlerdir. [6] Buhari, Sahihinin el-itisam bölümünde bir takım ahad haberleri, ahad haberlerin huccet olduğuna delil getirmiş, Allame Sindi de Buhari haşiyesinde, ahad haberin hüccet oluşuna ahad haberi delil olarak ileri sürmek devir olmaz mı? işkaline, Buhari her mevzuda bir iki hadis getirirken burada çok rivayet getirdi , bunların tamamı ortak olarak manevi tevatur bildirir, dolayısıyla devir olmaz, mealinde bir cevab verdı. Oysa, bunları mevzunun başında getirdiği kati deliller olan ayetlere tefsir sadedinde getirdi,(ileride de geleceği üzere bunda ittifakla mahzur yoktur).deseydi Allah’u alem daha güzel olurdu.
İtikad haber-i ahaddan da alınan kalble alakalı bir ameldir.Nitekim bu Fahrul İslam dan ( Pezdeviden) geçmişti,Bu yüzden haber-i ahaddan itikat almayı inkar etmek, ahad haberle amel etmeyi gerektirecek ilim ifade eden kesin ilmi inkar etmek olur.
Vakia o ki, bir gurup, “haber-i ahad ancak amel ifade eder ”, dediler ki, bu Cumhurun görüşüdür. Lakin kalbin itikadı amel cümlesindendir. Bir gurub da, “ kalbin itikadı, şartsız olarak ilmi ve ameli ifade eder” dediler. İbn-i Hazm gibi. Bir gurub da, “ karinelerle beraber olduğunda ilmi ve ameli ifade eder” dediler.Alimlerden hiç birinin görüşü, eğer iyi düşünse makale sahibi (şeltut)un [7] İmam Zahid-i Kevseri bu sözü Şeltuta cevap sadedinde söylemiştir. işine gelmez. Çünkiü, bütün alimler Haber-i vâhidin kalb ameli ifade edeceğinde müttefiktirler,ki o itikaddır. Haber-i vâhidin amel ifade etmesi kesindir. (Kevseri N.Abireh:112)
Kevseri, yine diyor ki;
Gerçek şu ki, “ haber-i ahad sadece amel ifade eder” diyen organların ve kalbin amelini içine alan (geniş manada)ameli kastediyor ki, bu itikaddır. Nitekim Pezdevinin kendisi haber-i ahad bahsinin sonunda şöyle diyor;
Ahiret ahkamı hakkındaki ahada gelince, bunlardan bazıları meşhur, bazıları daha aşağı mertebededir.Lakin bu, dediğimiz gibi bir tür ilim bildirir.Onda bir tür de amel vardır ki, bu, kalbi ona bağlamaktır.Zira, kalbi bağlamak bilmeye ve marifete üstün tutulmuştur.Halbuki kalbi bir şeye bağlamak o şeyi bilmenin zaruratından değildir.Allah teala “ Onu cocuklarını tanımakta oldukları gibi tanımaktadırlar .” “ Kendileri onları kesin bilmelerine rağmen, onları bilerek inkar ettiler. ” buyurdu. O sebeble, nasıl bedenle amel etmek suretiyle imtihan sahih oluyorsa (kalbi ) bağlamakla da ibtila sahih olur.(Kevseri .N.Abireh:108)
Şurada akla bir soru gelebilir. “Haber-i vâhid amel bildirir” sözünü, “ amel bedenle (organla) ve kalble yapılan amel diye ikiye ayrılır, dolayısıyla amelin içine itikad da girer” şeklinde anlarsak, “ ilim ifade edenler”i ne yapacağız, onlar itikad ifade etmez mi?
Cevaben deriz ki,kati deliller temel ve tali akidevi noktalarda, amel bildiren deliller de organla yapılan amelin yanında bir takım tali inanç sahalarında delil olur. Ortada çelişki yoktur.


İKİNCİ MESELE

“Haber-i vâhid akidede delil olur mu olmaz mı ? Bu mesele, üzerinde, alimlerce ittifak edilen bir mesele midir, değil midir?” meselesine gelince.. Bunu da birkaç faide ile izah edelim.
Birinci Faide
İlm-i Kelam kitaplarında “ Haber-i vâhid akaidde muteber delil olmaz” diye bir söz geçer.Bu hüküm,Haber-i vâhidin “ ilim mi yoksa zan mı?” yahud “ ilim mi amel mi” bildireceğindeki ihtilafta, “ zann” veya “ amel” veyahud da, “ ilim” tarafını seçmeye dayanıyor.
İkinci faide
Tabiidir ki,sahih olan haber-i ahadın ilim bildireceğini söyleyenler ile, ümmetin (avamı ve sapık alimleri müstesna) itirazsız kabulünü kazanma veya Buhari ve Müslim’ ce ittifakla rivayet edilmiş olma,gibi, “ bir takım karineler ile ilim ifade eder” diyenlerce, bu söz, çizdikleri dairede geçerli değildir.Halbuki sünnetsiz bidatçılar bu sözü, sanki üzerinde icma edilmiş mutlak bir sözmüş gibi dillerine dolayıp bidatlerine alet etmektedirler.
Üçüncü Faide
Bu hüküm tartışmalı bir hüküm olmanın yanında,cahillerce anlaşılmayan, ard niyyetli bilgi sahiplerince de bilmezden gelinen ve sünnet sarayının temellerini dinamitlemek isteyenlerin silah olarak her zaman kullana geldiği bir hükümdür. [8] Üçüncü mesele bu ikinci meselenin tamamlayıcısı olmakla,alimlerin bu husustaki sözleri ve delilleri orada zikredilecek.



ÜÇÜNCÜ MESELE

Bu, “ âhad haberler akaid’de delil olmaz” hükmü, sahiplerine göre mutlak mıdır? Yani bütün akide meselelerini içine alır mı?
Bu meseleyi de birkaç makamda ele alacağız.

Birinci makam
Bazı Kelam alimlerinin ifadelerinden, mutlaklık anlaşılıyorsa da,muhakkıklara göre bu kesinlikle yanlıştır.Bu hüküm asla mutlak değildir.Bütün akâid meselelerine şamil değildir.Aksini iddia etmek,akla ilme ve icma’a karşı çıkmaktır.Hatta, “ahâd haberler” zan bildirir,ilim bildirmez diyen alimlere göre de “bunlar

akâid’de delil olmaz” görüşü akâid meselelerinin tamamı için geçerli değildir.Bazılarına hasdır.Halbuki, Müslümanları bilerek veya bilmeyerek sünnet çizgisinden uzaklaştırmak isteyen şu sünnetsizler,alimlerin bu sözünü sanki bütün alimlerin sözüymüş gibi anlayıp anlatmanın ötesinde bütün inanç meselelerine teşmil etmekle ayrı bir cehalet veya hıyanet sergilemektedirler.

İkinci Makam
“ Peki zann ile akide sabit olur mu”? denilse, deriz ki, olur. Bu imanda zannı ve tereddüdü gerektirmez.Kişi, o zanni delilin haberine kesin inanır,olur biter.Nitekim allame Kevseri bu noktayı şöyle açıklıyor:
Mükellef olan kişi,inanç meselesinde işitmekte olduğu Haber-i vâhid ’e kesin inanırsa, ahirette onu kurtaracak imanı tamamlamış olur.Çünkü ondan istenen kesin inanmaktır.O kesin inanmanın hasıl oluşunun yolu ne olursa olsun ,(Yani, o kesin inanış,ister kati delile,isterse zann bildiren delile dayansın) [9] Nazrat-un Abireh:112



Üçüncü Makam

İmam Kevseri diyor ki: Şayet, (amel meselesi olmayıp iman meselesi olan) ğayb meselelerinde Haber-i vâhide itimad olmayaydı, Ümmetin hadis hafızları,bu hususlarla alakalı hadisleri toplayıp kitaplaştırmakla, oynayan kimseler olmuş olurlardı.Ve elbette akaid alimlerinin,kitaplarındaki ğayb meselelerinde, “bu hususta masum (günahsız ve kusursuz) Nebi (s.a.v.) den sahih hadis gelmiştir.Bunu açık manasında anlamaya da (akli) imkansızlık yoktur” derlerken dalga geçen kimseler olurlardı. [10] N.Abireh:114
İlimle itikad arasında telazum-i külli (her yönüyle birbirinin lazımı olma yani ilim varsa itikad var,itikad varsa ilim var,diye bir şey ) yoktur.Bazen ilimsiz itikad, bazen da itikad sız ilim bulunur.(Kevseri N.Abireh )

Dördüncü makam
Bazı akide mevzularının Haber-i vâhid ile olabileceğini bir çok alim bildirmiştir.

Allame Ğumari şöyle diyor:
(Şeltutun) “ ahad hadislere ğayb meselelerinde itimad edilmeyeceğinde icma olduğu” nu iddia etmesi, önceki iddiasından daha açık yalan, daha görünür bir batıldır.Şayet, hususiyetle, azab tehdidi bahsinde, bu hükmü veren bir bölük fakihi bir yana koyarsak,dünyada bu görüşte olan hiçbir alim yoktur.Nerde kaldı icma’ olsun.
Hatta, ulema ğayb ile alakalı,meselelerde itimadın, kitaba, sahih ve hasen sünnete olduğunda karar kıldılar.Nitekim onların bir çok kitabında da bu vardır.Beyhaki nin el-Esma ves-Sıfat’ı Kadı iyaz’ın Eş-Şifası, Hafız İbn-i Kesir in el Bidaye ve’n-Nihayesi , Sehâvi’nin el-İ’lan vet-Tevbih’i gibi …..
Kemaleddin İbn-i Hümam, el-Müsayeresinde, “ kelam ilmi” ni tarif ederken şöyle diyor:
Kelam, kişinin inanma vazifesiyle vazifeli olduğu, uhdesinde bulunan, İslam dinine ait inançları, delillerden (kesin) ilim ve bazılarında (da) zann olarak etraflıca bilmesidir.
Allah teâlâ’yı (zatını) ve zatı ile alakalı sıfatları bilmek gibi, “ilmin farz olduğu yerleri ”, ve nübüvvetin bir takım şartları, yok edilenin tekrar nasıl hayata çevrileceği ve kabirdeki sual gibi, “zannın yerinin belirlenmesi ” dıştandır. (ilmi kelamın tarifinden değildir.[11] İbnu Hümam el-Müsayere (11/12) İbn-u Ebi Şerif Şerhi

Ubbî, Müslim şerhinin bir çok yerinde şöyle demiştir:
Zat ve Sıfatlarla alakalı olmayan inanç meselelerinde Haber-i vâhidlere tutunmak doğru olur.[12] Şerh-i Ubbi :1/103 ve 6/188 den naklen Ğumari Akide-i Ehli İslam Hamişi:53

Allame Teftâzâni şöyle diyor:
Eğer “itikadlar bahsinde zann bildiren delillere itibar edilmez ”sözü ile, "ondan kesin itikad hasıl olmaz, kati hüküm doğru olmaz," denilmek istendi ise bunda tartışma yoktur. ( gerçi bu hususta ulemanın bir çoğunun tartışması vardır. Ancak maksadımız allamenin sözünün burası üzerinde durmak değil, zannı nasıl anladığını göstermektir.) Eğer “bu hükme dair bir zann hasıl olmaz” denilmek istendi ise, bu asılsızlığı açık bir iddiadır. [13] Şerh-ü Mekasıd:5/63 den naklen Leknevi,Zafer-ul Emâni
Şerhi Akaid’e, nefis bir şerh yazan Allame Hafız Muhammed Abdul Aziz Ferhadî, Teftazaninin “akaidin bilinmesi, (akaid) delillerinin bilinmesinden sadır olur ” sözünü şerh ederken şöyle diyor: Akaidde zanna uymak kınanan bir şey olduğundan, Cumhur bu “delilleri”, “kati deliller” olmakla kayıtlandırmıştır. Lakin, Cumhurun bu kabulünde iki nokta da iyi düşünmek lazım.
1. Bazen zan bildiren deliller bir araya toplanır ve hads (süratle intikal) vasıtası ile kesinlik ifade edebilirler.Böylece bu maksatla zann bildiren delillerin getirilmesi “zanna uymak” babından olmaz.
2. Akâid/inançlar iki kısımdır. Bir kısmı, mutlaka yakînin/kesinliğin elde edilmesi gereken kısımdır. Allah (Celle Celâlühû)’ın varlığı ve birliği gibi. Diğer kısmı da zannîdir. Onda kesin bilginin elde edilmesi imkânsızdır. peyğamberlerin meleklere üs¬tünlüğü gibi.
Bu husûsta zann(bildiren delîl)’e uymakta bir beis yoktur. Çünkü İslâm âlimleri, bu kısım delîlleri akâid kitaplarına almakta icmâ’ etmişlerdir. Bu yüzden, bazı kelâmcıların, zannî delîlleri itibardan düşürmeleri doğru de¬ğildir.

En-Nibras sahibi , Teftazanin, “itikadiyyat babında zanna itibar edilmez” sözünü açıklarken şöyle diyor:
Bizce, “ itibar edilmez ”sözünü sınırlamasız söylemek, söz kaldırır.Zira İslam alimleri, zanni delilleri akaidlerinde zikrettiler.Selef,amelle alakalı olmamasına rağmen, ferd (ğarib haber)leri, mirac, kabir, cennet ve cehennem halleri mevzuunda naklede geldi. Eğer (selef) bunlara itikad etmeyeydi, bunları rivayet etmek, abes ve olup olmamaları bir olurdu. Bu ise batıldır.Aksine hak olan, kınanan (zanna tabi olma),fasid zan ve yakîn ile mükellef kılınmış olmaya rağmen istidlal ile yakînin mümkin olabileceği yerdeki zann dır.Allah’ın varlığı ve birliği, Nebi (a.s.)’ın doğruluğu gibi.Zanni delilin hükmündeki zann ise kınanan bir şey değildir. ( Hatta ictihad gibi emredilen bir şeydir.) Bu bizim dediğimizi Ebû’l-Berekât Nesefi’nin (aşağıda getireceği) suali ve ona verdiği cevabı teyid etmektedir.
Sual şu: Haber-i vâhid yakîn (kesin inanç) ifade etmez.Takriri şudur: Ahiret hükümleri ilgili Ferd (ğarib) hadislerde sadece ilim vardır (amel yoktur). Nasıl olacak? (Bunlar yakin bildirmediği için inaç ifade etmiyorlarsa, zaten amel de bildirmiyorlar. Şu halde ne işe yararlar?).
Sonra buna şöyle cevab verdi: Kalbi o garib hadislere bağlamak bir tür ameldir.Zira akd (bağlamak) ilimden ayrı bir şeydir.Birinci olarak mukallid ilimsiz inanır.Çünkü ilim ya zaruri(kazanılmadan elde edilen) veya istidlalidir.(nazari,kazanılarak sahip olunan) mukallid de bu ikisi de yoktur.İkinci olarak inatçı kafirlerde ilim var ama inanç yoktur.[15] En-Nibras: 449-450
Şarih yine,Teftazaninin “ Bu mesele Resüllerin meleklere üstünlüğü zanni mesele olduğundan ve onda zanni delillerle yetinebileceğinde hiçbir gizlilik kapalılık yoktur” sözünü izah ederken hülasa olarak şöyle diyor:
Allah Teala “ şüphesiz zann haktan hiçbir şey kazandırmaz” buyuruyor.Kelamcılar bu ayetle, “ akaidde zannın mahzurlu olduğuna ” delil getirmişlerdir.Derim ki, ayıplanan ve mahzurlu olan, yakîn istenen yerde yakîn ifade eden doğru nazarı elde etmekden üşenip geri durarak zann ile yetinmektir.Ancak, bir hükme dair zanni bir delil bulunursa, zanna göre ona itikad etmekte bir mahzur yoktur.Aksine, delile zıt olduğundan onun inkarı mahzurlu olur. [16] en-Nibras (sh:598)

İmam Allame Leknevi, Cürcani’nin, “ zayıf hadislerin vaazlarda ve kıssalarda zayıf olduklarını açıklamadan rivayet edilebileceklerini ama Allah’ın sıfatlarında bunun caiz olmadığına ” dair sözünü açıklarken şöyle diyor:
Eğer Allah ın sıfatlarından bir sıfata delalet eden,zayıf bir hadis bulunsa ve bu (sıfat) muteber (başka ) bir delil ile sabit değilse o zayıf hadis muteber olmaz. [17] Ama bu sıfat kati delillerle subut bulduktan sonra ,o zayıf hadis teyid ve takviye veya izah sadedinde muteber olur.Ahkam mevzuundaki zayıf hadisler de böyledir.Onların delil olamayacakları mustakil olaraktır. Yoksa, kuvvetlendirici olarak değil.Bu hususta Hafız Muhaddis Abdullah b. Sıddık el.Ğumarinin ve kardeşinin nefis tahkikleri vardır.Abdullah b.Sıddık el-Ğumari şöyle diyor:" zayıf hadisler ile ahkamda amel edilmez " şeklindeki ulemanın sözlerinin yeri,bir hükmü isbat etmekte sadece zayıf hadis bulunduğu ,onu teyid eden başka bir delil bulunmadığı yerdedir.Ancak onun manasını başka delil teyid ederse tartışmasız onun ile amel edilir.O zaman senedi zayıf da olsa manası sahih bir hadis olur (El-İstiksa: sh35) Zira Allah ın sıfatları ve isimlerinde itimad edilir delil olmadıkça,cüretkar davranılmaz.Çünki amel değil de akaid babındadırlar.Bunlara bütün dini akaid katılır.Bu yüzden akaid ancak, Sahih ve Hasen li-zatihi veya hasen li-ğayrihi hadislerle sabit olur.Nasıl olur da zayıf hadisler akaidde delil olur?.Alimler sahih bile olsa ahad haberlerin akaidde yetmeyeceğini açık açık söylediler.Yeterli olmayacakları ile anlatılmak istenen, kat’ıyyet bildirmeyecekleri bu yüzden insanların kesin inanmakla mükellef oldukları inançlar hususunda hiç bir şekilde geçerli olmayacaklarıdır.Yoksa, zann da bildirmeyecekleri ve akaidde hiçbir şekilde onlara kesinlikle itibar edilmeyeceği değil.Nitekim asrımızın adamları böyle vehmettiler.

Baksana, Kurtubi Nebi (a.s) in miraçta Rabbini görmesi meselesinde “ mesele amelle alakalı mesele değildir ki onda zannî deliller ile yetinilsin .Bu mesele ancak itikadi meselelerdendir.Bu yüzden onda ancak kati delil yeterli olabilir ” derken,Subkî, ona es-seyf-ul Meslül” ünde cevab verdi ve şöyle dedi:Bunda kesin ve mutevatir olma şartı yoktur.Aksine hadis,zahiren bile olsa sahih ve ahad rivayetlerden olunca bu hususta ona itimad etmek caiz olur.Zira bu, kesinlik şartı koşulan itikadlardan değildir.Üstelik biz bununla da mükellef değiliz.(Sübkinin sözü son buldu.)

Beşinci makam

Selef’ten ve Halef’ten birçok hadîs, hasâis, târih ve akâid âlimi, imânî mevzû’lar olan kıyâmet alametleri, fiten ve melâhim, kıyâmet’in kopuşu halleri, kabir halleri, kıyâmet günü halleri, cennet, ce¬hennem, rü’yetü’llah, mîzân, havz, haşr, neşr, hesâb, azâb ve benzeri husûslarda yazdıkları nice başlıbaşına kitaplarda, birçok haber-i âhâd’ı rivâyet ettiler.
İbni Mende’nin El-Îmân’ı, Lâlikâî’nin Es-Sünne’si İbnü Ebî Âsım’ın Es-Sünne’si, Beyhakî’nin El-Ba’s ve’n-Nuşûr’u, El-İ’tikâd’ı ve El-Esmâ ve’s-Sı-fât’ı, İbn-i Hüzeyme’nin Et-Tevhid’, Kurtûbî’nin Et-Tezkire’si, İbn-i Receb’in Ehvâl-i Kubûr’u, İbn-i Kesîr’in Sıfetü’l-Cenne’si, En-Nihâye fi’l-Fiten ve’l-Melâhim’i, İbn-i Kayyim’in Er-Rûh’u, Hâdi’l-Ervâh’ı ve Kasîde-i Nûniyye’si, İbnü Ebî’l-İzz’in Şerh-i Akîde-i Tahâviyye’si, Süyûtî’nin El-Budûrü’s-Sâfîre-’si, Şerh-u’s-Sudûr’u ve Cem’uş-Şetît’i, Berzencî’nin El-İşâ’e’si, Kannûcî’nin El-İzâ’e’si, Keşmîrî’nin Et-Tasrîh’i, baştan sona, Kütüb-i Sitte, diğer Sahîhler, Sünenler, Mu’cemler, Müsnedler ve diğer¬leri, Kıyâmet alâmetleri, Kabir ve âhiret halleri mevzû’larında binlerce hatta on binlerce sahîh ve hasen haber-i âhâd’ları bulun¬dur¬maktadır.
Bu rivâyetlerin -bilinen manâda- amelle de alâkası yoktur. Bunun ya-nında bir de akîde ile alâkaları yoksa bunlar boşuna ve eğlence olsun diye mi rivâyet edildiler ve kitaplaştırıldılar? Hâşâ

NETİCE
Haber-i vâhid, akâidin bazı kısımlarında İslâm âlimlerin söz birliği ile kesin olarak delildir. Bu, çok küçük bir şâz gürûh dışında İslâm âlimlerinin tamamının görüşüdür. Haber-i vâhid akâidde delîl olmaz sözünün sahibleri, bunu sınırlı akîde/îmân noktaları için söylemişlerdir. Allah (celle celâlühû)’ın zâtı ve sıfatları için hüküm isbât etmekte haber-i vâhid delîl olmazsa da, kat’î delillerle sâbit olan hükümleri teyid, takviye ve tefsîr olarak ve temel imân esaslarının ispatı dışındaki akîde meselelerinde âlimlerin icmâ’ı ile delildir. Hanefî olmasının yanında, aynı zamanda bir Mu’tezile âlimi olan Zemahşerî’nin Keşşâf’ına varıncaya kadar, ümmetin tefsir, hadis, fıkıh ve akâid kitaplarının bu husûslardaki haber-i vâhid ne-vinden olan hadislerle dolu olması, söylediğimizin en kestirme, kesin ve açık delilidir.
Haber-i Vâhid akâidde delîl olmaz, sözünü günümüzde diline dola-yanların hemen hemen hepsi, aslında onbinlerce hadisi çürütmek, onların yer aldığı rivâyet kaynaklarına olan itimâdı sarsmak, tefsir ve akâid kitap-larına olan güveni yok etmek, kendi bid’atlarının önünü iyice açmak ve ümmetin sahîh imânını sarsmaktan başka bir niyet ve amele sahip değil-dirler.
Buhârî, Müslim ve diğer hadîs mecmualarında -hâşâ- aslı olmayan ve işe yaramayan hatta aykırı ve zararlı rivâyetler varsa, onlar ümmeti yanlış bir inanışa sahip kılıyorsa, müminler şu eserlerin nesine güvenecek? Tef-sirlerde ve akâidlerde müminlere yanlış îmân kazandıran binlerce, hatta on binlerce haber-i vâhid varsa, onlara kim nasıl güvenecek?

El-Buhârî’nin haber-i vâhidin delil olma değeri hakkındaki görüşleri, es-Sahîh’inin bu konuya tahsis ettiği bölümde yer almıştır. el-Buhârî, es-Sahîh’inde haber-i vâhidlerin amelî konularda huccet olduğunu savunurken, hem âyetlerden hem de daha çok olmak üzere hadislerden deliller zikret¬mektedir.
El-Buhârî, haber-i vâhidin huccet olduğunu ispatlarken, referansta bulunduğu âyetler ve bu âyetlerin meseleye delâlet yönlerini Es-Sahîh’teki Kitâbu ahbâri’l-âhâd’da açıklamıştır.
Ebû Hanîfe, Mâlik b. Enes, Ahmed b. Hanbel, İmâm Şafiî, sahih ha-disle¬rin rivayet şartlarını haiz olan haber-i vâhidi şer‘î bir delil olarak kabul ederler. Haber-i vâhidler, temel akîde meselelerinde, tek başına delil ol-maz¬lar. Çünkü hadis ve fıkıh usulü âlimlerinin çoğuna göre, âhâd haber-lerde, az da olsa zann bulunacağından onlarla temel iman meselesi sabit olmaz. Ancak onları pekiştirir. İkinci üçüncü derecedeki iman esaslarında ise âhâd haberler, elbette delildirler.
İTİRAZ
Bu konuda usulü de bilmek lazım. Bir ravi hem ta‘dil hem de cerh edildi ise, bu ravinin hükmü nedir? Bu konuda azınlığa değil cumhura bakı-lır; cumhur da demiştir ki, bir ravide hem ta‘dil hem de cerh birleşmişse, cerh mukaddemdir, öne alınır. Bu kaide ile senin yukarıda getirdiğin riva-yetlere bakarsak, cerh edilmemiş ravi yoktur. Bu usul gereği de, senin ge-tirdiğin rivayetler zayıf veya uydurma addedilir. Tabi yine, burada kimin cerh ettiğine bakılır. Cerh eden kişi, cerhte gevşek mi, değil mi, sert mi değil mi? Yani küçük bir hatasını görünce cerh edenlerden mi? Bunu iyi bilmek lâzım…
CEVAP
1- Cerh ve ta‘dilde her zaman cumhura bakılacağına dair bir görüş, hangi kitapta varmış? Öyle bir uydurma kaide kim tarafından ortaya atılmış? Öyle bir şey yok! Bazen çok büyük bir âlimin cerh ve ta‘dili, ondan aşağıda olan üç kişininkinden daha ağırlıklı olur.
Cerhin Ta‘dilden Öne Alınıp Alınmaması
2- Cerhin her zaman ta‘dilden öne alınıp alınmaması, hem münakaşa-lıdır, hem de birçok şartı ve kaydı bulundurmaktadır ki, onlar erbabınca malümdur. Aksi halde, sadece yukarıda getirilen rivayetlerin ravileri değil, İbnu Hibbân’dan İmam Buharî’ye ve İmam Şâfiî’ye kadar cerh edilmeyen ravi neredeyse yoktur. Kaldı ki, onlarda da bir şey bulup getirmiş değilsi-niz.
Doğrusunu isterseniz mesele uzun ve tafsilatlı ise de, hulasa olarak şudur:
a- Cerh ve ta‘dil’in ikisinin de sebebi gösterilmediyse, ta‘dil takdim edilir.
b- Cerhin sebebi bildirilmedi, ta‘dilin sebebi açıklandı ise, ta‘dil öne alınır.
c- Cerhin sebebi açıklanıp, ta‘dilin sebebi gizli bırakılsa da, açıklansa da cerh öne alınır.
d- Bazı arızî haller yüzünden, cerhin sebebi açıklansa da, ta‘dil öne alınır (geçerli sayılır.)
3- Sonra, Mâlikü’d-Dar rivâyetinin isnadındaki hangi raviyi gerçek âlimlerden kim cerhetmiş? Bu söylenenler yersiz laflardır…
4- Tabiî ki bir de cerh edenle, cerh edilene bakılacak. Buna göre de meselemizin bu çeşitlemelerle alakası yok…
Baştaki hadis-i şerîfi bir daha tekrarlayalım:
“Kendisine verilmeyen ile iyice doymuş (gibi) olan, iki yalan elbi-sesini (izar ve ridâsını) giyen gibidir.”
Burada bazı tekrarları bulundursa da, üç ilâve daha yapacağız:
1. İlâve
Kimileri önce, İbnu Hacer’in “bu rivâyetin isnâdı sahihdir” dediğinin doğru olmadığını, yalan olduğunu, onun, rivayetin senedini sahih bulmadı-ğını söylediler. Hâlbuki İbnu Hacer, evvelâ “İbnu Ebî Şeybe sahih bir isnâd ile rivâyet etti” deyip, kıssayı nakletti. Sonra da Seyf, El-Fütûh’da sözü geçen rüyâyı görenin sahabeden biri olan Bilâl İbnu Hâris (radıyallâhu anh) olduğunu söyledi.
Şu halde kıssa ve sened birdir. İbnu Hacer’in rivâyeti sahih bulması kıssayı da içine alır. Sanki İbnu Hacer, bu rivâyeti sahih bulsa, onu kabûl edecek gibi davranmaktadırlar. Sonra da, hadisin sahih olduğunu kökünden tenkid etmektedirler. Oysa yukarıda da geçtiği gibi, bu tamamen nefsin hevâsına uyularak yapılan ve sahiplerinden haber veren düşük bir iftirâdan ibârettir.
2. İlâve
Kimileri de -Elbânî’yi kör bir şekilde taklit ederek- senedin belli bir yere kadar sahih olduğunu, İbnu Hacer’in ‘İsnâdı sahihdir’ derken bunu kasdettiğini iddia ediyorlar. Hâlbuki bu da, hiçbir delili veya karinesi bu-lunmayan ve hadis ilimlerine dayanmayan, gelişigüzel sarfedilmiş boş bir sözden başka bir şey değildir.
4. İlâve:
Kimileri de Halîlî’nin El-İrşâd’ından yapılan bir tercüme için “Cümle sehven yanlış tercüme edilmiş ve birisi bilmeden o yanlışın üzerine atılmış” mealinde bir söz söylemekle, bilgiçlik taslamaktadır.
Halîlî’nin ibâresi şöyleydi:
{تَابِعِيٌّ قَدِيمٌ مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ أَثْنَى عَلَيْهِ التَّابِعُونَ وَلَيْسَ بِكَثِيرِ الرِّوَايَةِ رَوَى عَنْ أَبِي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ وَعُمَرَ}
Arap dilini bilenlerce malumdur ki; yukarıdaki Arapça cümle, gramer cihetiyle birkaç şekilde tercüme edilebilir:
Birincisi: “Mâlik ed-Dâr, (1) Ömer İbnu’l-Hattâb (Radıyallahu anhu)’ın âzad edilmiş kölesidir, (2) eski bir tâbiî’dir, (3) üzerinde ittifâk edilen biri-dir, (4) tâbiîler onu övmüştür (5) rivâyeti çok olan bir kimse değildir.” Bir mübtedâ ile beş haberden müteşekkil bir cümle.
İkincisi: “Ömer İbnü’l-Hattâb (Radıyallahu anh)’ın âzad edilmiş kölesi olan Mâlik ed-Dâr (1) eski bir tâbiîdir, (2) üzerinde ittifâk edilen biridir, (3) tâbiîler onu övmüştür (4) rivâyeti çok olan bir kimse değildir.” Bir mübtedâ ile dört haberden müteşekkil bir cümle.
Üçüncüsü: “Mâlik ed-Dâr, (1) Ömer İbnu’l-Hattâb (Radıyallahu anh)’ın âzad edilmiş kölesidir, (2) üzerinde ittifâk edilen ve tâbiîlerin övdüğü eski bir tâbiî’dir, (3) rivâyeti çok olan bir kimse değildir.” Bir mübtedâ ile üç haberden müteşekkil ve ikinci haberi iki sıfat alan bir cümle.
Dördüncüsü: “Ömer İbnü’l-Hattâb (Radıyallahu anh)’ın âzad edilmiş kölesi olan Mâlik ed’Dâr (1) üzerinde ittifâk edilen ve tâbiîlerin övdüğü eski bir tâbiîdir, (2) rivâyeti çok olan bir kimse değildir.” Bir mübtedâ ile iki haberden müteşekkil ve birinci haberi iki sıfat alan bir cümle.
Beşincisi: Son cümlenin birkaç vecihle beraber hâl cümlesi olmak ihtimâli gibi ortada başka ihtimâller de vardır…
Hâsılı, bu kadar açık gramatik ihtimâllerin yanında, “Tâbiî olduğunda ittifâk edilen” manası -şiddetli bir zorakilik içine girmiş olmak bir yana konulursa- uzak bir ihtimâl bile değil dir. Böyle bir mana verebilmek, ya câhillik ve Arap dilini bilmemek veya kasıdlı bir ilim hiyânetidir. İkisi de kötü ise de ikincisi daha kötüdür. Dolayısıyla, “Cümle sehven yanlış ter-cüme edilmiş de birisi bilmeden o yanlışın üzerine atılmış” meâlinde bir ifâde, câhillik taşımaktadır.
Sonra, “Hem, sika oluşunda ittifak edilen bir ravi olsaydı mutlaka münekkid muhaddislerin bu konuda beyanları olurdu” sözü de büyük bir bilgisizliktir. Çünkü;
(Bir): Bir râvînin sika oluşunda ittifak edilen bir ravi olması, işin kemâli, en üst mertebesidir ve çok güzeldir.
(İki): Ancak güvenilir olması için mutlaka sika oluşunda ittifak edilen bir ravi olması gerekmez. Sika olduğuna dair görüşlerin veya görüş sahiple-rinin ağırlık kazanması da kâfîdir.
(Üç): Doğrusu, münekkid muhaddislerin bu konuda beyanları vardır. Ama bunlar ısrarla göz ardı edilmektedirler. İbnu Sa’d’ın, onu Medîneli tâbiîlerin birinci tabakasında (6/5) zikredip, “Ma’rûf” olduğunu söylemesi ve İbnu Hibbân’ın Es-Sikât’ına (5/384) alması ve sika/sağlam kabûl etmesi, Halîlî’nin onu böylesi tezkiye etmesi, İbnu Kesîr’in ve İbnu Hacer’in onun bulunduğu bir isnad içün “sahihtir” demesi art niyyetli olmayanlara yeter de artar bile.
Halîlî, müteahhirlerdendir de Münzirî ile Heysemî mütekaddîmlerden midir? İbnu Sa’d ve İbnü Hibbân hangi tabaka muhaddislerdendir?
Bilgisizce sarfedilen şu “Tabiinin Malik ed-Dar’dan övgüyle bahsetmesi yahut İbnu Hacer’in El-İsâbe’de müspet bilgiler vermesi, onun adalet sıfa¬tını ispat etmeye yarayabilir, ancak bir ravinin sika sayılması için bu yeterli değildir” sözü de gerçekten bir hezeyandır.
Râvileri tanıtan kitaplardaki mutlak tezkiye, her iki vasfı da içinde bulundurur. Ayrıma gitmek, delilsiz bir iddiadır.
Kaldı ki, mestûr bile olsa, bu mestûr oluş -yukarıda Zehebî ve başka-larından da geçtiği gibi- tâbiûn’un ileri gelenleri için zayıflık sebebi değil-dir. Malik’ed-Dâr ise, tâbiûn’un ileri gelenlerindendir. Bu kimseler, “Münzirî, Heysemî ve Elbânî gibi muhaddisler de hâfıza durumu bilinme-diği için onun meçhûl olduğunu belirtmişlerdir” derken bilgisizlik sergilenmektedirler.
Şöyle ki; Münziri ve Heysemi ile Elbani’yi bir yerde zikredip muhad-dis¬lik ile vasfetmişler, yukarıda da geçtiği gibi “tanımıyorum” demek ile “meç¬hûl¬dür” demenin her zaman aynı manada olmadığını bilmemektedir-ler. Evet, doğrusu İbn Hacer’in sözkonusu açıklaması, Elbânî’nin yorum zanne¬dilen tahrifini anlamsız kılmıştır.
Bazı kimseler de, İbnu Kesîr ve İbnu Hacer (rahimehumâllah)’in “Mâlik ed-Dâr hadisinin isnadı sahihtir” sözlerini tahrif edebilmek ve dola-yısıyla bu hadisi çürütebilmek için “Bir hadisin isnadının sahih olması onun sahih olmasını gerektirmez” demektedirler. Bu söz, birtakım kayıtlar ve düzeltmelerle doğru olan, fakat batıla alet edilmeye çalışılan bir sözdür.
Evet, bir isnâdın sahih olması, her zaman ucundaki metnin de sahih olmasını gerektirmeyebilir; şâzlık ve başka birtakım illetlerle ma’lûl ol¬ması halinde isnadı sahih olan bir rivayetin metni zayıf olabilir. Ancak muhad-dislerin âdetlerinden haberi olanlar iyi bilirler ki, “is¬nadı sahihtir” ifade-sinden ilk anlaşılan, sözü edilen rivayetin sahih oldu¬ğudur. Onlar, zayıf bir rivayet için “isnadı sahihtir” deyip sözü bitirmez¬ler; aksine onu zayıf hale getirecek şazlığı veya illeti varsa, onu derhal açıklarlar. Oysa burada böyle bir şey yoktur.
Netice:
Böylece ortaya çıkmıştır ki, bu hadise karşı çıkanlar, aslında sadece Sünnet yolunun hakîki yolcuları olan tasavvuf ehline değil, onlardan daha önce ilme, âlimlere, Selef’e ve Sünnet’e karşı çıkmaktadırlar. Bu da onları milyonlarca Müslüman’ı tekfir etmeye götürmüştür. Neûzü billah…
Velhamdü lillahi Rabbi’l-âlemîn....
İTİRAZ
Buharî’nin Tarihu’l-Kebir’de Ebû Salih Zekvan tarikiyle, Mâlik ed-Dâr’dan rivayetinde, sadece son kısmını; Ömer radıyallahu anh’ın kıtlık sene¬sinde: “Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfet-mekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum!” dediğini riva¬yet etmiş, kıssadan bahsetmemiştir.
CEVAP
Bahsetmemiş ise ne olmuş?! İlim sahipleri, hatta talebeler dahi bilir-ler ki, bu “bahsetmemek” her zaman, olmadığı için değil, aksine bazen öyle bir şey bulunmadığından, bazen de meşhûr olduğundan ve kısa kesmek maksadıyla olur ki, buna ilim adamlarının dilinde “hazf” veya “ihtisâr îcâzı” denir.
Hâdise ile asıl umde olan râviler aynı olunca ve Buhârî’nin hocası İbn Ebî Şeybe ile başkaları kıssayı zikredince, ikinci ihtimâl, yani hazf ve ihtisar ihtimali kesinleşmiş olur. Asıl olan budur; aksi ise delil ve ispat ister.
İTİRAZ
İmam Buharî’nin, onun hakkında sukût etmesi; güvenilirliğinin değil, aksine belirsizliğinin göstergesidir.
CEVAP
Belli ki, bu kaideyi siz uydurdunuz. Yoksa âlimlerin böyle bir zabıtası yoktur. Hadis ve ricâl ilminden haberi olan veya hiç değilse Et-Târîhu’l-Kebîr’i okumuş olan biri, böyle diyemez. Zîrâ, şâyet bu “sükût” etmekten kastınız, “sikadır” veya “zayıftır” gi¬bi, râvinin güvenilir veya güvenilmez biri olduğunu bildiren bir ifâde kul¬lan¬maması ise, Buhârî bunu, şu Târîh’inde çok nâdir sarfeder. O, nice si¬kalar hakkında bu manada susmuş-tur. Buna misâl vermeye de lüzûm yok¬tur. Eğer, “onun kimden” veya “ondan kimin” rivâyet ettiği manasında ise, bu da yanlıştır. Zîrâ verilen kaynakta bunlar, bir rivâyet sadedinde gösterilmiştir. Kaldı ki, İbn Sa’d, İbn Ebî Hâtim ve Halîlî bunları açıkça bil¬diriyor.

İTİRAZ
Ebû Salih’in Mâlik ed-Dâr’dan hadis işittiğinin şüpheli olmasıdır.
CEVAP
Öyle olmaz ki?! İbnü Ebî Hâtim, “Ebû Sâlih ondan rivâyet etti ve bunu söylüyor olduğunu işittim” demektedir.
İTİRAZ
Ebû Ya’la el-Halilî de, “Mâlik ed-Dâr’ın kadim bir tabiî oluşunda itti-fak edilmiştir” der ve tabiînin ondan övgü ile bahsettiklerini belirtir. Sonra bu rivayeti aktararak Ebû Salih’in Mâlik ed-Dâr’dan rivayetinin mürsel ol-duğunu söyler. Nitekim Ebû Salih, bunu tahdis sigası ile değil, ‘an’ane ile rivayet etmiştir. Yani Ebû Salih’in, Mâlik ed-Dâr’dan hadis işit¬tiği şüp-helidir.
CEVAP
‘An’ane’nin ne demek olduğunu iyi anlamak lazım. Çünkü Buhârî ve Müslim’de ‘an lafzı ile olan rivayetler, sayılamayacak kadar çoktur. A’meş’in Ebû Sâlih’ten olan ‘an’anelerinin bu hükümden müstesnâ oldu-ğunu, Zehebî’nin el-Mîzân’ından okumayıp, bilgisizliğini açığa vurmuş veya okumuş ama görmezlikten gelmişti.
Kaldı ki, Buhâri’nin rivâyeti A’meş yoluyla değil, Ali (İbnü’l-Medînî)’den, o, Muhammed b. Hâzim’den, o da Ebû Sâlih’tendir.
İTİRAZ
Ebû Ya’la el-Halilî de, “Mâlik ed-Dâr’ın kadim bir Tabiî oluşunda itti-fak vardır” der ve Tabiîn’in ondan övgü ile bahsettiklerini belirtir. Sonra bu rivayeti aktararak Ebû Salih’in Mâlik ed-Dâr’dan rivayetinin mürsel oldu-ğunu söyler.

CEVAP
Hadis ilimlerinden haberdar bilirler ki, “Ebû Ya’lâ” künyesi mutlak olarak, yani sırf bu kadar kullanıldığında, ondan “el-Mavsılî” anlaşılır. Baş-kası kastedildiğinde ise, diğer isim veya vasıfları ile kayıtlandırılır, mutlak kullanılmaz. Birçok yerde olduğu gibi, burada da iftira etmekte veya bilgi-sizlik eleverilmektedir. Şöyle ki; El-Halîlî’ye iftirâ edilmektedir. Onun iba-resi şöyledir:
« يقال: إن أبا صالح سمع مالك الدار هذا الحديث، والباقون أرسلوه ».
Denilmektedir ki: “Ebû Sâlih, bu hadisi, Mâlik ed-Dâr’dan işitti; ka-lanları da, onu ondan irsâl ettiler.”
Görüldüğü gibi, anlatılmak istenen tepetaklak edilmiştir. Bu bir bilgi-sizliktir. İkinci bir şık yoktur. Buradaki “أرسلوه / erselûhü” bilinen manada istilâhî “mürsel olarak rivâyet ettiler” demek değil, “kesik olarak”, yani “bizzat kendisinden işitmeden, başka vasıtayla” rivâyet ettiler, demektir. Seviye, basit terimlerin bile bilinmediğini gösteriyor.
İTİRAZ
Bilindiği üzere, Hazreti Ömer (Radıyallahu anh), tevessül konusunda Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in amcasının duası ile tevessülde bu-lunmuştur. “Hazreti Ömer burada neden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile tevessülde bulunmadı?” sorusu akla gelir.
CEVAP
Kevserî, Hazreti Ömer (Radıyallahu anh)’in Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın zatı ile tevessülü terk edip, Abbâs (Radıyallahu anh)’ın zatı ile tevessülde bulunuşunu, “Bu olay, daha faziletli. Biri mevcut olduğu halde ondan daha az faziletli biri ile tevessül etmenin câiz olduğunu gösterir.” demiştir.
Hazreti Ömer (Radıyallahu anh)’in, Hazreti Abbâs (Radıyallahu anh) ile tevessülde bulunmasının sebeplerinden biri de, Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Hazreti Abbâs (Radıyallahu anh)’a olan hürmetine, kendi¬sinin de riâyet etmesinden kaynaklanmıştır. Hazreti Abbâs (Radıyallahu anh)’ın fazileti, Hazreti Ömer (Radıyallahu anh)’in tevazu ah-lakı, ehl-i beyt ve salih zatlarla istiska ve istişfa’ın müstehap oluşu.
“Ehl-i salah ile bilhassa ehl-i beyt ile istiska (İbn Hacer, vesile ve şefâatçi olmasını istemek manasına gelen istişfa’ kelimesini kullanır) müstehaptır” demektedir, gibi hükümler çıkarılmış bulunmaktadır. Başka bir rivâyette Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bir çocuğun babasını sevdiği gibi, amcası Hazreti Abbâs’ı sever ve ona hürmet gösterir ve onun yeminini kendi yemini sayardı.
Ey insanlar! Amcası Hazreti Abbâs (Radıyallahu anh) hakkında, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın gösterdiği bu saygı ve hürmete siz de riâyet ediniz. Onu başınıza gelen her türlü musibette Allah’a (duâlarınızda) vesile edininiz!
İbn Hacer ve İbn Ruşeyd, Hazreti Abbâs’ın “vesile edininiz” ifâde-sinin, duâ isteyiniz manasında olmadığını ifâde etmişlerdir.
Burada ancak şöyle bir itiraz gelebilir; Şu anda kıtlık musibeti dışında başınıza gelecek olan musibetlerde Hazreti Abbâs’ı, duânızda vesile kılın, kastedildiği söylenebilir. Hâlbuki burada söylenen sözde “Fî mâ nezele aleyküm” ibaresi, geçmiş zaman bildirir, gelecek zaman bildirmez.
Bundan da anlaşılıyor ki, Hazreti Ömer, o esnada yağmur duâsında bulunan sahâbeye: “Siz de duâ edin. Duânızda Hazreti Abbâs’ı vesile kılın!” demiştir. Eğer “başınıza gelecek musibetler” kastedilmiş olsaydı: “Fî mâ yenzilü aleyküm” denmiş olmalıydı. Burada Hazreti Abbâs’ın zatı ile teves¬sül olduğu gibi, duâsı ile de vesile kılınmıştır.
Şimdi Elbânî’nin bu hadiste, duâ ile tevessül kastediliyor, demesinin yanlış olduğunu, esas kastedilenin Hazreti Ömer (Radıyallahu anh)’in dediği gibi, bu iki yetimi babalarının salih olmasından dolayı korudun. Peygam-ber’in için onu gözet. Zira onu vesile edinerek sana yaklaşıyo¬ruz, sözü, ayrıca Hazreti Abbâs (Radıyallahu anh)’ın da, bu insanlar Nebisine yakınlı-ğımdan dolayı bana tevessülde bulunuyorlar” sözü, ayrıca Hazreti Ömer’in halka: “Abbâs (Radıyallahu anh)’ı, Allah (Celle Celalühü)’a karşı vesile edi-nin!” sözlerinden dolayı, bu hadiste Hazreti Abbâs’ın zatı ile te¬vessülün olduğu anlaşılır.
“Peygamberimiz’in amcası ile tevessül ediyoruz / بعم نبينا” cümle-sinde, Peygamberimiz’in amcasının duâsı ile "بدعاء عم نبينا" şeklinde mahzuf bir muzaf olduğunu iddia etmek, herhangi bir delile dayanmaksızın konuş¬mak ve hakikati örtbas etmek demektir. “Peygamberimiz’in amcası ile” tarzındaki tevessül, Abbâs (Radıyallahu anh)’ın, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e olan yakınlığı ve onun yanındakı konumu ile tevessül manasına gelir. Böylelikle bu tevessül, aynı zamanda Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile tevessül demek olur.” Bu hadisin çok geniş tahrici, daha önce geçmiştir. Oraya bakılabilir.
Yağmur isteyen kişinin kim olduğu belli olmasa bile, mühim değildir. Mühim olan, Hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ve diğer Ashab-ı Kirâm radıyallahu anhum’un tavrıdır. Hazreti Ömer (Radıyallahu anh)’e haber veril¬diğinde bu işe karşı çıkmaması, aksine ağlaması ve “Yâ Rab! Ancak aciz kaldığım şeylerde eksiklik yapmaktayım” demesidir. Ömer ve diğer sahâbe (Radıyallahu Anhum) efendilerimizin, bidat ve şirk vesilesine veya bir şirk çeşidine sessiz kalmaları düşünebilinir mi?
Bu Haberin Mühim Noktalarından Bazısı
1- Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kabrindeyken, kendisinden bir sahâbî tarafından yağmur duası istenmesi.
2- Ondan isteyenin isteğini Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın bilmesi.
3- Bu maksatla, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in dua etmesi.
4- Bu işe, sahâbe (radıyallahu anhum)’nin karşı çıkmaması, yani bu hu¬susta bir çeşit sükûtî icmâ’ın hâsıl olması.
5- Günümüzde bazı bilgisiz kimselerin yaptığı gibi, Selef/sahâbe rıd-vanullâhi Teâlâ aleyhim ve tâbiîn tarafından, bu işin Resûlullah (sallallahu aleyhisselâmhi ve sellem)’a ibâdet edilmesi ve Allah (Celle Celalühü)’a şirk koşulması manasında kabûl edilmeyip, açık ve kapalı âyetlere ters görül-memesi. Hazreti Ömer’in bir şirk çeşidine sessiz kalması düşünebilir mi?
6- Bazı kimselerin bu rivâyetleri zayıf kabûl etmeleri, rivâyetin zayıf-lığını değil, kendilerinin ilmî zayıflığını gösterir. Hâfız İmâm Sübkî’nin rivâyet edip hüccet kabûl ettiği, İbn Kesîr’in sahih (el-Bidâye, I, 91) ve (İbn Hacer gibi) hadis hâfızlarının buna “sahihtir” dedikten sonra, onlara sus¬maktan başka ne düşer ki?!
Sana taş attılar, sen gülümsedin,
Dervişin bir çiçek attı, inledin,
Bağrımı delmeye taş yetmez, dedin,
Halden anlayanın bir gülü yeter..

Tatlıydı akrebin sana kıskacı,
Acıya acıda buldun ilacı;
Diyordun, geldikçe üstüste acı:
Bir azap isterim bundan da beter.


Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 05-05-2014, Saat:01:09 AM, Düzenleyen: hallac-ı mansur.
Kıdemli Üye
RE: Maliku'd-Dar Hadisini'nin Tahriçi
NİSA 64 AYETİYLE RESULULLAHIN KABRİNDE TEVESSÜL:
İmâm Ebû Abdullâh Muhammed b. Mûsâ b. Nu’mân el-Mezâlî el-Merrâküşî, yine kendi isnâdıyla, Muhammed b. Nu’mân b. Şibl el-Bâhilî’den şöyle dediğini rivâyet etti: Medîne’ye girdim ve Nebî (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’nin kabrine var¬dım. Bir de gördüm ki, bir bedevî devesini hızlıca sürüyor. Hemen devesini çöktürdü ve bağladı. Sonra kabr-i şerîfe girdi ve güzelce bir selâm verip hoş bir dua yaptı.
Sonra da şöyle dedi: Anam babam hakkı için yâ Resûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)! Kesinlikle Allah (Celle Celalühü) seni vahyine hâs kıldı ve sana içinde evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini topladığı bir Kitap indirdi ve Kitab’ında, şâyet onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelseler ve he-men Allah’tan af isteselerdi, onlar için Resûl de af isteseydi, elbette Allah (Celle Celalühü)’ı Tevvâb ve Rahîm olarak bulacaklardı. buyurdu. Dediği de haktır. Ben sana günahları itirâf ederek, seni Rabbine şefâatçı yaparak geldim. O da (şu âyetinde) vadettiğidir.
İddia:
Hoşafçı’ya soralım. Bu olay hangi sahih kaynakta geçmektedir? Ve bu olayın isnadı nerededir? Bazılarının isnadsız olarak Utbi’den naklettiği, bazılarının Muhammed b. Harb el-Hilali’den isnadsız olarak, Ebu’l- Ha¬san ez-Zaferani’den ve bedeviden naklettiği bir hikayedir.
Beyhaki de bunu Şuabu’l-İman’da kapkaranlık bir isnadla zikretmekte¬dir. Bazı yalancılar da bu hikâye için Ali (Radıyallahu anh)’ye bir isnad uy¬durmuşlardır.203 Ortada elle tutulacak doğru düzgün bir isnadı bile ol¬ma¬yan bu hikaye, yalan da olsa çölden gelen mechul bir bedevinin ta-sarru¬fundan bahsetmektedir.

CEVAP
Merhûm Seyyîd Muhammed Alevî Mâlikî şöyle diyor:
Bu haberi, İmâm Nevevî, (el-Îzâh:498) İbn Kesîr, (şâyet onlar nefisle-rine zulmettiklerinde…Nisa 64” âyetinin tefsirinde) Ebû Muhammed b. Kudâme, (el-Muğnî:3/556) Ebû’l-Ferec b. Kudâme, (eş-Şerhu’l-Kebîr:3/495) Mensur b. Yûnus, (Keşşâfu’l-Kınâ’:5/30) İmâm Kurtubî (Tefsîr:5/265) gibi büyük müfessirler ve muhaddisler nakletmişttir.
Hattâ (büyük fakîh, muhaddis) İmâm Nevevî, Utbî’nin bedeviden naklettiği bu beytleri, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın kabrini ziya¬ret esnasında söylemenin müstehab olduğunu söylemiştir. (Mâlikî’den hu¬lâsa nakil son buldu. Mefâhîm:157-158)
Allâme Muhaddis Mahmûd Saîd el-Memdûh’un cevâbı:
Utbî kıssası da, İbnu Abdilhadi'nin iddia ettiği gibi uydurma değil, sa-dece zayıfdır… Râvileri hakkındaki değerlendirmeler uydurma olmayı gös-termeye yetmeyecek mahiyyettedir. O hikaye sizin gibiler tarafından kabul görmediyse de Zehebi'nin dünyanın hafızı dediği İbnu Asâkir, zan-nımızca selefiliğini tartışamayacağınız büyük fakıh İbnu Kudame, hafız-lığına ve fakıhliğine bir şey diyemeyeceğiniz Nevevi ve İbnu Kesir gibi büyükler tara¬fından kabul edilebilmiş, itiraz görmemiştir.
Bu hikayeyi,
İmâm Beyhakî, Şuabu’l-Îmân (3/945-4178), İbnu Kesîr, Tefsîr’inde (2/306), Semhûdî, Vefâ’ul-Vefâ (4/1361), İbnu Asâkir, İthâfu’z-Zâir”(68-69) ve Târîhu Dimeşk'de [“Muhtasaru Târîhu Dimeşk” (2/408)], Heytemî, Tuhfetü’z-Züvvâr (55), Kurtubî, Tefsîr (5/265), Nesefî, Tefsîr (1/234), İbnu Kudâme, El-Muğnî (3/557), İbnu Cemaâ, Hidâyetü’s-Sâlik (3/1383), Nevevî, El-Îzâh’ın Menâsik bâbında (451) aktarmışlardır.
Muhaddis Ğumari şöyle diyor:
İbnu Kesîr bu âyetin tefsîrinde bedevînin meşhûr hikâyesini zikretti. Onu, Beyhakî Şuab(u'l-Îmân)da, İbnu'l-Cevzî, Müsîru'l-Ğarâmi's-Sâkin'de ve İbnu Asâkir, Târîh'de, Muhammed İbnu Harb el-Hilâl'den rivâyet ettiler. (Utbî’nin kıssasını anlattı.)
Hâfız İbnu Abdi'l-Hâdî el-Makdisî şöyle dedi:
Bu hikâyeyi, ba'zıları Utbî'den isnâdsız olarak rivâyet ettiler. Bazıları onu, Muhammed İbnu Harb el-Hilâlî'den, rivâyet etmektedirler. Kimileri de onu, Muhammed İbnu Harb'den, o, Ebu’l-Hasen ez-Za'ferânî'den, O dahî bedevî'den rivâyet etmektedir. Beyhakî bunu, Şuabu'l-Îmân kitâbında ka-ranlık ve râvîleri tanınmayan bir isnâd ile Muhammed İbnu Yezîd el-Basrî'den, o da Ebû Harb el-Hilâlî'den rivâyet etti… (İbnu Abdi'l-Hâdî'den nakil bitti.)
Ben (Ğumârî) de şöyle derim:
İbnu Abdi'l-Hâdî’nin anlattıkları, en fazla, hikâyenin zayıf olmasını ge-rektirir. Çünkü, râvîlerinde yalancı veya yalanla ithâm edilen bir kim¬seyi zikretmedi. Bilhassa, onu, İbnu Kesîr zikredip hakkında bir şey söyleyerek tenkîd etmedi. Aynı şekilde, önceden de geçtiği gibi onu Beyhakî de rivâyet etti. Bu hikâyeyi Hâfız Sehâvî de el-Kavlü'l-Bedî'de zikretti.
Üstelik biz onu delîl olarak ileri sürmek ve onunla hüccet beyân et-mek için zikretmedik. Çünkü biz hikâyeleri delîl getirmeyiz ve hüccet kabûl etmeyiz. Biz onu sadece istînâs ve önceden getirdiğimiz âyetin umûm bil¬dirdiğini îzâh için getirdik. Şu bakımdan ki, bedevî -ki o bir Arap’dır- âyetten bunu anladı. Bununla beraber, Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem) rü’yâ'da, onun hakkında şefâat etmesiyle, Allah (celle celâlühû)'ın bede¬vî'yi affettiğini haber verdi.
Sonra bu kıssa için bir şâhid buldum:
İbnu's-Sem'ânî, ed-Delâil'de şöyle dedi:
Bize Ebû Bekr Hibetü'llâh İbnu'l-Ferec haber verdi. (O), bize, Ebu’l-Kâsim Yûsuf İbnu Muhammed İbni Yûsuf el-Hatîb haber verdi (dedi). (O), bize Ebu’l-Kâsim Abdurrahmân İbnu Ömer İbni Temîm el-Müeddeb haber verdi (dedi). (O), bize, İbrâhîm İbnu 'Allân rivâyet etti (dedi). (O), bize, Ali İbnu Muhammed İbni Ali haber verdi, (dedi). (O), bize Ahmed İbnu Heysem et-Tâî rivâyet etti (dedi). (O), bana babam, babasından, (O), Seleme İbnu Küheyl'den, (O), Ebû Sâdık'dan, (O), Ali İbnu Ebî Tâlib radıyellâhu anhu'dan şöyle dediğini rivâyet etti (dedi):
Resûlüllâh (sallallâhu aleyhi ve sellem)'ı defnetmemizden sonra bir be¬devî geldi ve kendini Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem)'nin kabri üstüne attı, topraklarından başına saçtı ve şöyle dedi: 'Yâ Resûlellah (sallallâhu aleyhi ve sellem)! Söz söyledin/ ve sözünü işittik. Sen Allah (celle celâlühû)'tan (aldın) anladın, biz de senden (alıp) anladık. Allah (celle celâlühû)'ın indirdikleri arasında 'Şâyet onlar ken¬dilerine zulmettikle-rinde sana gelseler, Allah (celle celâlühû)'tan af dile¬seler ve Resûlüllâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) de onlar için af isteseydi Allah (celle celâlühû)'ı elbette tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı' âyeti de vardı. Ben kat’iyyetle, kendime zulmettim ve be¬nim için af iste¬men maksadıyla geldim.' Ardından kabirden, affedildin!... diye seslenildi. (Rivâyet son buldu.)
Hâfız Süyûtî, bunu Tenvîru'l-Halek'de nakletti. İbnu Abdi'l-Hâdî, es-Sârimu'l-Münkî'de bu eser'e işâret ederek, isnâdını bazı yalancılar uy¬durdu dedi; ama bunu delîl ile açıklayamadı.

Haberdeki Mühim Noktalardan Bazısı
1- Bunca büyük muhaddis ve müfessirce şu rivâyetin kabûl görmesi, Kur’an’ın açık âyetlerine ters bulunmaması bidat ve şirk kabûl edilmeyip, güzel bulunarak kitaplarına alınmasıdır. Hattâ mustehab kabûl edilmesidir.
2- Bin seneyi aşkındır, hiçbir müçtehit, muhaddis, müfessir ve fakîh tarafından şirk olarak görülmemesi, kimsenin Nevevî’ye müşrik damgası vurmaması… İbn Kesîr’in meşhûr dediği bu hikâyeye kendisi ve hiçbir âlim tarafından karşı çıkılmaması… Bâtıl olmadığında bir çeşit sükûtî bir icmâın gerçekleşmesi gibi yanlarıdır.
3- Bu rivâyetin sıhhat derecesi ise, daha sonra gelecek olan başka bir husûstur.
4- Bir de bilenler bilir ki, sahih bir isnâdı yoksa da (müctehid ve mu-haddis) insanların kabûl ettiği hadisin sahih olduğuna hükmedilir.
Hattâ, ümmetin kabûl ettiği hadis, bize göre mütevâtir manasın-dadır. Çünkü, büyük imâmlarımızdan Cessâs, Ahkâmu’l-Kurân’ında başka bir münâsebetle şöyle dedi:
Ümmet bu iki hadisi her ne kadar gelişi âhâd olan/mütevâtir ve meşhûr olmayan yolla olsa da, kabûl ile karşılamıştır. Bu yüzden mütevâtir kapsamında olmuştur. Çünkü, insanların kabûl ile karşıladığı haber-i vâhidler bizce bir çok yerde açıkladığımız sebeple mütevâtir manasın-dadır.
5- Utbî kıssası, yukarıdaki nakillerde de görüldüğü gibi, âlimlerimizce kabûl gören ve muhtevâsıyla amel etmek müstehap kabûl edilen bir haber-dir. O halde, bir görüşe göre -senedi zayıf bile olsa- sahih, hattâ, mütevâtir manasındadır. Hâsılı, Utbî’nin haber verdiği bedevinin bu işi, bir te¬vessül¬den ibârettir. Hakîkî fâil Allah (Celle Celalühü)’tır.
Bize göre, bu büyük âlimlerin naklettiği bu kıssanın zayıf ya da sahih kabul edilip edilmemesi, herhangi bir önem arz etmemektedir. Zira önemli olan şudur ki, bu âlimlerin hiç birisi bu kıssayı şirk, sapkınlık, kabirlere tapmak ve putperestlik olarak görmemişlerdir. Rivayette geçenleri onayla¬dıkları içindir ki, kıssayı aynen nakletmişlerdir. Buna rağmen onların sözle¬rine güvenmeyecek ve delil kabul etmeye¬cekler varsa, şundan başka diye¬cek bir şeyimiz kalmıyor: “Allah’ım! Bu ne büyük bir iftiradır.”
“Nefislerine Zulmettikleri Zaman Sana Gelselerdi...” ayeti
“Eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyade-siyle affedici, esirgeyici bulurlardı.”184
İTİRAZ
Sadi de şöyle demektedir:
“Bu şekilde Rasûl (aleyhisselam)’e gelmek, O'nun hayatta olmasına özel bir durumdur. Zira siyak buna delalet etmektedir. Çünkü Rasûl (aleyhisselam)’ün istiğfar etmesi, sadece hayattayken yapabileceği bir şey¬dir. Vefatından sonra ise ondan hiçbir şey istenmez. Bilakis bu şirk¬tir.”
CEVAP
Sünnet veya en azından aslında mübah maksadı bakımından ise mendub olan bir işi şirk olarak gösteren, mümine de müşrik diyen belki de böy¬lece küfür damgası kendine dönene insaf diyoruz. … İlave olarak da:
1-M. Saîd el-Memdûh'un da ifadelerinden anlaşıldığına göre (Ref'u'l-Menare:81 ve muteakıb sahifeler) Muhammed İbnu sâlih el-Useymin'in "Fetâvâ"sından (!) (1/89) kaynak gösterilmeden yapılan kopya ve kör taklid adamı işte böyle rezil eder.
Şöyle ki âyette geçen (iz) kelimesi her zaman geçmiş zaman için kullanılmadığını Kur'ân'ı okuyanlar ve ona ina¬nanlar ve nahiv kitaplarından haberi olanlar (İbnu Hişâm, Muğnî'l-Lebîb:80-83, el-Ezherî, Tehzîbu'l-Lüğet:15/47) iyi bilir.
Allah (azze ve celle) şöyle buyuruyor:
{ وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ } "Cehennemin başında durduruldukları vakti bir görsen……"(En'âm:27)
Yine şöyle buyuruyor:
وَلَوْ تَرَى إِذْ فَزِعُوا } {/ "Korkup feryad ettikleri vakti bir görsey-din…"(Sebe:51)
Yine şöyle buyuruyor:
{ وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى رَبِّهِمْ }/"Rablerinin huzurunda durduruldukları vakti bir görseydin.." (En'am:30)
Yine şöyle buyuruyor:
{ وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ }/"Zâlimleri ölüm sarhoşluğu… bir görseydin…." (En'am:93)
Yine buyurdu:
{ وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ }/"Zalimleri Rablerinin katında dur¬du¬rulmuş oldukları vakitte bir görseydın…"(Sebe:31)
Yine buyurdu:
{ وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُءُوسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ }/ "Mücrimlerin Rablerinin katında başlarını eğecek-leri, Ey Rab¬bimiz!... Bizi geri döndür de salih amel işleyelim; çünkü biz mûkınleriz (diyecekleri) vakti bir görseydin… (Secde:12)
Tabiîdir ki, aklı olan bir kimse bunların mazide olduğunu söylemez… (İz) lafzının mazi için kullanıldığını gösteren âyetleri görüp gösterip bun¬ları görüp görmemek herhalde tek gözlülük olsa gerek…
2-Âyetle alakalı tefsirleri aktarırken, İbnu Kesîr’in ve başka müfessirle¬rin, bu âyetin tefsiri sadedinde, İbnu Teymiyye'nin övdüğü Şama Evzaî'den sonra İbnu Kudâme'den daha büyük fakıh girmedi dediği İbnu Kudame'nin (el-Muğnî:3/590) ve başka Nevevî gibi muhaddis ve fakıhin zi-yaret-i ravza adabında Utbî kıssasını getirmeleri görmemek yine hevanın esiri olmak demek değildir de nedir?
İTİRAZ
Nebi (aleyhisselam) hayattayken âdet ve uygulamaları bu şekilde olan sahabeden hiçbir kimse, O vefat ettikten sonra kabrine giderek böyle bir istiğfar talebinde bulunmamıştır. Sahabeden herhangi bir kimsenin bunu yaptığını iddia etmek, alenen yalan söylemekten başka bir şey değildir. Böyle bir iddiayı hiç kimse ispat edemez. O hayattayken, günah işledik¬leri zaman O'na gelip günahları için bağışlanma dilemesini taleb ederler¬ken, vefatından sonra tek bir kimsenin bile kabrine gidip böyle bir talepte bu-lunmaması, ancak ve ancak böyle bir şeyin meşru olmadığının onlar tara-fından da iyi biliniyor olmasıyla izah edilebilir.
CEVAP
Resûlüllâh (sallallâhu aleyhi ve sellem)'ı defnetmemizden sonra bir be¬devî geldi ve kendini Nebî (sallallâhu aleyhi ve sellem)'nin kabri üstüne attı, topraklarından başına saçtı ve şöyle dedi:
'Yâ Resûlellah (sallallâhu aleyhi ve sellem)! Söz söyledin/ ve sözünü işittik. Sen Allah (celle celâlühû)'tan (aldın) anladın, biz de senden (alıp) anladık. Allah (celle celâlühû)'ın indirdikleri arasında 'Şâyet onlar ken-dilerine zulmettiklerinde sana gelseler, Allah (celle celâlühû)'tan af dile¬seler ve Resûlüllâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) de onlar için af isteseydi Allah (celle celâlühû)'yu elbette Tevvâb ve Rahîm olarak bulacaklardı' âyeti de vardı. Ben kat’iyyetle, kendime zulmettim ve be-nim için af iste¬men maksadıyla geldim.' Ardından kabirden, affedildin!... diye seslenildi.
Bu haberi, İmâm Nevevî, (el-Îzâh:498) İbn Kesîr, (şâyet onlar nefisle-rine zulmettiklerinde… Nisa 64” âyetinin tefsirinde) Ebû Muhammed b. Kudâme, (el-Muğnî:3/556) Ebû’l-Ferec b. Kudâme, (eş-Şerhu’l-Kebîr:3/495) Mensur b. Yûnus, (Keşşâfu’l-Kınâ’:5/30) İmâm Kurtubî (Tefsîr:5/265) gibi büyük müfessirler ve muhaddisler nakletmişttir.
Utbî kıssası da, İbnu Abdilhadi'nin iddia ettiği gibi uydurma değil, sa-dece zayıfdır… Râvileri hakkındaki değerlendirmeler uydurma olmayı gös-termeye yetmeyecek mahiyyettedir. O hikaye sizin gibiler tarafından kabul görmediyse de Zehebi'nin dünyanın hafızı dediği İbnu Asâkir, zan-nımızca selefiliğini tartışamayacağınız büyük fakıh İbnu Kudame, hafız-lığına ve fakıhliğine bir şey diyemeyeceğiniz Nevevi ve İbnu Kesir gibi büyükler tara¬fından kabul edilebilmiş, itiraz görmemiştir.
Geride çok geniş bir şekilde açıklandı bakabilirsiniz.
Ayrıca Mâlik ed-Dâr hadisi var
“Hazreti Ömer (Radıyallahu anh) devrinde halk şiddetli bir kıtlığa ma-ruz kalmıştı. Derken bir adam Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabrine gelerek: Ya Resûlullah! Ümmetin için yağmur yağmasını iste! Zira onlar he¬lak oldular! dedi.
Bunun sahih olduğu geride beşinci hadiste geçti. Burada ya Resûlullah! Ümmetin için yağmur yağmasını iste demek ile ya Resûlullah kendime zulmettim ve benim için af iste demek arasındaki fark ne? Demek ki Resulullah’ın kabrine gelip bu şekilde dua isteyenler olmuş. Yukarıda bunlarla ilgili onca açıklamalardan sonra hala şöyle diyorlar:
“Nebi (aleyhisselam) hayattayken âdet ve uygulamaları bu şekilde olan sahabeden hiçbir kimse, O vefat ettikten sonra kabrine giderek böyle bir istiğfar talebinde bulunmamıştır. Sahabeden herhangi bir kimsenin bunu yaptığını iddia etmek, alenen yalan söylemekten başka bir şey değildir. Böyle bir iddiayı hiç kimse isbat edemez.” Diyorlardı. İşte yukarda vefat ettikten sonra Resûlullah ın kabrine giderek böyle bir istiğfar talebinde bulunanların oldu¬ğunu isbat ettik gören duyan insafı olanlar için.
İTİRAZ
Sahih sünnetten bilindiği üzere “Ademoğlu öldüğü zaman üç şey dı-şında ameli kesintiye uğrar.” Başkaları için istiğfar edebilmek bu üç şeyden birisi değildir.
CEVAP
Sahih hadisi kurbanı ederek batılınıza alet etmişsiniz… Burada da İbnu Useym’i taklid etmenizin kurbanı olmuşsunuz… Öyle ki; İmamınız İbnu Teymiyye'nin "El-Fetâvâ"sında (1/191) Müslim'in ve başkalarının rivayet ettiği "Kim bir hüdaya çağırırsa, ona uyanların ecrinin misli ona da verilir ve onların ecrinden hiçbir şey eksilmez…." hadisini zikreder; bu davet yukarı¬daki hadiste açıkça yok… Ne diyeceksiniz?...]
Geride geçen mezheb imamlarının ölülere okunan Kur’an’ın sevabının ulaşması hakkındaki görüşlere bakınız bakınızda görün hangi ameller kesin¬tiye uğruyor hangileri uğramıyor.
İTİRAZ
Konuya delil olarak zikredilen “Amelleriniz bana arz edilir. Hayır gö-rür¬sem Allah’a hamd ederim, şer görürsem Allah’tan sizin için af dilerim.” şeklindeki rivayet de sahih ve sabit olmadığı gibi sahih ve sabit olanlara muhaliftir.
CEVAP
Bu hadis-i şerifi, Bezzâr gibi bir hadis hâfızı Müsned’inde zikretmiştir. Hâfız Irâkî’nin oğlu “Bu hadisin isnâdı çok iyidir” demiştir. Heysemî “Bu hadisi Bezzâr rivâyet etti, ricâli sahihte geçen zevâttır” demiştir.
İmam Süyûtî “Bu hadis sahihtir” demiştir. Kastalânî “Buhârî Şerhi”nde, Alî el-Kârî “Şifâ Şerhi”nde, Zerkanî de “Mevâhib Şerhi”nde bu hadis-i şerîfin sahih olduğunu söylemiştir.
Abdullâh b. Sıddîk el-Gumarî (Rahimehullâh) “Nihâyetü’l-âmâl fî şerhi ve tashîh-i hadis-i arzi’l-e’mâl” isimli müstakil bir risâleyi sadece bu hadisin sıhhatini beyâna tahsis etmiştir.
Bu hadisin sahih olduğuna ve dört mezhep imamı dâhil bir çok imama göre huccet kabul edilen sahih ve mürsel yollarla rivâyet edildiğine dâir, müstakil kitaplar yazılacak kadar ilim varken, inançlarını hadislere göre ayarlamak yerine, hadisleri inançlarına göre tahlile tâbi tutma yolunu se-çen Elbânî gibilerin, bu hadisi zayıf kabul etmeleri hem gülünç hem de tehlikelidir.
Ama elden ne gelir?
Bu hadîsi Elbanî ve onun takipçileri zayıf ilan etmeye çırpınsa da- ha-dis imamlarına göre sahîhtir. Öyle ki, Irakî yirmisine varmadan yaptığı ihyâ tahrîcinde müslim’in râvîlerinden olan ve İbnu Maîn gibi bir çoklarınca tev-sik edilmekle beraber birçoklarınca cerhedilen bir râvîsi sebebiyle (ba-tıllığına değil, sadece) zayıflığına meyletmiş olsa da ömrünün sonunda yaz-dığı "Tarhu't-Tesrîb" isimli eserinde (3/297) isnadının ceyyid oldu¬ğunu söylemiş¬tir. Heysemî "el-Mecma'"da (9/24) "Onu Bezzâr rivâyet etmiş olup ravileri sahihin ravîleridir" demiştir. Süyûtî de "el-Hasâis"de (2/281) "Riva-yetin sahih olduğu"nu ifade etmiştir. Nitekim Mahmud Saîd Memduh "Ref'u'-Menare"sinde bu hadis üzerinde uzun uzun konuştu ve Elbaninin cahillikle¬rini sergiledi, sihirlerini de elindeki Asây-ı Mûsâsı ile teker teker iptal etti.
İTİRAZ
Zira sahih sünnette gelen şu rivayet, konuya son noktayı koymaktadır. Buhari’nin, sahihinde aktardığı rivayette Nebi (aleyhisselam), Aişe vali¬de¬mize hitaben “Eğer sen öldüğünde ben hâlâ hayattaysam, senin için istiğfar eder ve sana dua ederim.”190 buyurmaktadır. Eğer istiğfar ve dua edebil¬mesi, vefatından sonra da olabilecek bir şey olsaydı, “Ben hâlâ ha¬yattay¬sam” ifadesinin bir anlamı olmazdı. Öyleyse kendisine gelindiğinde istiğfar edebilmesi, sadece “O hâlâ hayattayken” mümkün olabilecek bir şeydir, vefatından sonra değil. Yani sahih sünnet, bu ayeti böyle tefsir, izah ve beyan etmektedir.
CEVAP
Bu rivayet, bazılarının iddialarının aksine sahîh olduğu gibi, başka sahîh rivayetlere de ters değildir. Buhari hadisi haktır ve doğrudur; lâkin bun¬dan bazılarının zannettiği gibi "Hayatta değilsem dua etmem" şeklinde bir mana çıkmaz.
1-Evvela, "Mefhûm-i muhalefet hüküm ifâde etmez" diyenlere ilim ehlince bu hadisle delil getirilmez; cahil ise ona her yol serbest...
2-İkincisi, "Mefhûm-i muhalefet hüküm ifade eder" diyenlere göre de bu hadisde hüccet yoktur; çünkü sahih va sarih nass karşısında kimse mefhûm-i muhalefet ile hüccet ileri sürmediği gibi, öldükten sonraki dua-nın sabit olduğu O'na Allah teâlâ tarafından sonradan bildirilmiş olma ihtimâli de vardır…
3-Üstelik "Resûl onlara istiğfar etseyd…i"den "Resûl (sallallahu aleyhi ve selem) onlar için tevbe etmeseydi, sırf kendileri tevbe etseydi tevbeleri kabûl edilmezdi" mi anlaşılacaktı?!...
Allah, akıl, ilim versin…
İTİRAZ
Hâsılı, birkaç ayet öncesinde zikri geçen “onlara Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin denildiğinde” ibaresi, Rasûl’ün kabrine gelmeyi ifade etme¬diği gibi “nefislerine zulmettikleri zaman sana gelselerdi” ibaresi de kab¬rine gelmeyi ifade etmemektedir.
CEVAP
Evet tevhid imamınız İbnu Teymiyye'nin "Evzâî'den sonra Şam'a ondan daha fakıh bir kimse girmedi" dediği İbnu Kudâme, en büyük muhaddis ve müfessirlerinizden Hâfız İbnu Kesîr ve başka nice tefsir fıkıh ve hadis ima¬mına göre "ifade etmektedir," biz ne yapalım?!..
İTİRAZ
Kur’an’ın sahih sünnetle tefsir, izah ve beyan edilmesinin bir örneği de şöyle olur: Nebi (aleyhisselam), “Kabrimi bayram/toplanma yeri haline getirme¬yin.”199 buyurarak, kabrini her münasebette dönüp dolaşılıp topla¬nılan bir yer haline getirmekten bizleri menetmiştir. Eğer ayet-i kerime, günah işle¬yip nefislerine zulmedenlerin, vefatından sonra da kabrine gel¬melerini ifade ediyor olsaydı, Efendimiz (aleyhisselam)’in kabri, O'nun ya¬saklama¬sına rağmen, Allah emrediyor iddiasıyla, hem de günahkârların en büyük top¬lanma ve bayram yeri haline gelirdi. Oysa Allah’ın emriyle Rasûl’ün yasak¬laması arasında bir tezad olamaz. Rasûl’ün yasaklaması olsa olsa Allah’ın emrinin tefsiri ve beyanı olabilir. Dolayısıyla ayette geçen “Rasûl’e gelme”nin sadece O hayattayken O'na gelmeyi ifade ettiğini, Rasûl’ün bu yasaklamasıyla da bilmekteyiz.
CEVAP
Bu hadîs de yeni müşebbihe ve mücessime taifesinin ve Harran Mücessimes'inin bakıyyelerinin manasını saptırdığı hadislerden biri olup meselemizden uzaktan yakından alakası bulunmamaktadır… Çünkü, "Kabri bayram (yeri) yapmamak" demek muhtemel bir takım manalara gelebilir; ki bazılarını aşağıya alalım:
1-Kabrin başında dikilip orada ziynet izhar etmek ve benzeri bayram-larda yapılan şeyleri yapmak yasaklanmıştır; oraya sadece ziyaret ve düa için gelinir.
2- Bayram eğlencelerinde olduğu gibi kabrimin başında toplanıp eğlen¬meyin.
3-Kabrimi bayram gösterilerine mahal yapmayın. Zîra bayram sevinç ve eğlenme zamanı, ziyaret ise bunun aksidir; ibret alma ve dua anıdır. Ehl-i Kitab büyüklerinin kabirlerinin başında toplanır eğlenirlerdi, Şeriat bunu yasaklamış oldu. Böylece orada olacak olan fitnelerden ve günahlar-dan, orada yatanları putlaştırmaklardan ümmet sakındırılmış oldu
4-Veya bu yasak, ümmetten ona bu ziyaretlerle gelebilecek meşak-kat¬leri savmak için idi.
5-Veya bu yasak, uzaktan yapılan duaların ve salavat getirmelerin oraya ulaşmayacağı zannını kaldırmak için idi.
6-Veya bayramlarda olduğu gibi senede birkaç defa ziyaretle yetin-meyin; imkân ve güç nisbetinde devamlı yapın.
Yukarıdaki ihtimallere rağmen bu hadîs bazılarının anladıkları batıl ma¬naya delil oluyormuş, öyle mi?!...
İTİRAZ
Altıncısı: Eğer ayette geçen “Rasûl’e gelme” ibaresi, vefatından sonra kabrine gelmeyi ve ondan istiğfar taleb etmeyi de ifade ediyor ol-saydı, nefsine zulmedip günah işleyen herkesin kabre gelmesi, Kur’an’la sabit, yapılması teşvik edilmiş bir kurbet olmuş olurdu. Bundan geri kalan her¬kes de bu kurbeti terketmiş, ayetteki zem ve kınamadan nasiplenmiş ve münafıkların alametlerinden birini işlemiş sayılırlardı.
CEVAP
Evet, onun kabrini ziyaret kurbet, etmemek 'ona cefadır; ziyaret et-me¬yen zemden nasibini almıştır.
Nitekim,
1-Günah işlesin işlemesin gücü yeten müminlerin kabr-i şerîfe gelmesi ve onu ziyaret etmesi -sapık cahillere rağmen- birçok hadisle sabittir. Tabiîdir ki bu herkes için değil hacda olduğu gibi gücü yetenler içindir ve günah işleyenler için evla yolla böyledir.
2-Bunun hükmü (sapık ve bid'atçı olmayan) İslâm âlimlerinden kimile-rine göre müstehab, kimilerine göre sünnet, kimilerine göre (Hanefîlere) vâcib derecesinde sünnet, kimilerine (Zâhirîlere) göre de farzdır.
3-O'ndan günahının affı için dua istemek, hayatta iken kabulün aslının şartı olmayıp kemalinin şartı olduğu (Müslüman olmayanlara nisbetle) tek başına tevbenin de af için yetebileceği İslâm'ı tanıyanlarca zaruri olarak bilinen bir şeydir.
4-Müslüman olanların tevbe etmeleriyle affedilmeleri kesin ise de tevbe etmeyenlerin hiçbir şekilde affedilmeyecekleri bahis mevzuu değil-dir. Yani Müslümanlar için tevbe af sebebi ise de affın şartı değildir; zira "Allah şirkin ve küfrün aşağısındaki günahları dileyeceğine bağışlar."
5-İbaresiyle kâfirlere aid olan âyetin işaretiyle muminlerin de amel etmesi tabii ve güzel amellerdendir. Nitekim "Âyetin belli kimseler hak-kında gelmesinin, manasının umumuna mani olmadığı -değil alimler- tale-beler tarafından bile bilinen bir hakikattir.
6-Buhari'deki hadiste haber verilen Ömer (Radıyallahu anhu)'in Abbas (Radıyallahu anhu)'tan dua istemesi şart değil idiyse de güzel ve daha kâr-lıydı.
7-Bunun böyle olduğu Nevevîlerin, İbnu Kudâmelerin, İbnu Kesirlerin ve başka nice büyük fakıh ve muhaddislerin âyetten bunu da anlamış ol-mala¬rıdır.]
İTİRAZ
Ayrıca o ayet, vefatından sonra Rasûl (aleyhisselam)’un kabrine gel-meyi de kapsayacaksa şu ayet de bunu evla olarak kapsamaktadır: “Sana hücrele¬rin arkasından seslenenlerin çoğu akletmezler.” Kabrin önüne gelip aradaki onca duvarla beraber hücrelerin arkasında durarak “Ya Rasûlallah, duydum ki Allah şöyle şöyle buyurmaktadır. Ben de istiğfar etmeni istemek için sana geldim.” diyenler, hücreler arkasından O'na seslenenler kapsa¬mına girmezler mi?
Bu yaptıkları, onların akletmeyen kimseler olduğunu göstermez mi? Ho¬şafçı bize bunun o kapsama neden girmeyeceğini izah edebilir mi? Umumsa, işte size umum!... Gelme ise, işte size gelme! Hücreler arkasın-dan seslenme ise, işte size hücreler arkasından seslenme!
CEVAP
Evet, şer'î edebiyle "Ben de istiğfar etmeni istemek için sana gel-dim” diyenler, "Hücreler arkasından O'na seslenenler" kapsamına girmez-ler… Çünkü,
1-Sizin gibi geri zekalı olmayanlar bilirler ki, Hucürat suresinde kına-nan¬lar, belki de hanımlarıyla beraberken veya başka bir işle meşğul olurken Nebi aleyhisselam'a hücrelerin arkasından yüksek sesle, kabaca ve edebi çiğneyerek dünyalık işler için hitâb edenlerdi. Burada ise iş ve hal farklı¬dır; edebiyle ve alçak bir sesle, ahiret meselesi için… Dolayısıyla kıyası¬nız "farık"a rağmen bir kıyas olup batıl ve alakasızdır.
2-Nitekim şer'î edeb dairesinde bir selam ve en azından onda yer alan dua ile ona seslenmek sahih nasslarla sabit olup, sözünü ettiğiniz âyetin umum ifade etmediğini göstermektedir.
3- Allâme Ğumârî şöyle diyor: Bu âyet hayât hâlini de ölüm hâlini de içine alacak umûmî (ma'nası genel) olan bir âyettir. Onu bunlardan biriyle sınırlandırmak bir delîle muhtâcdır; o delîl de burada yoktur.
Eğer, âyete, umûmî olmak nereden geldi ki, onu, hayât hâliyle sınır-lan¬dırmak delîle muhtâc olsun? denilirse, şöyle deriz: Bu umûmî oluş (âyetin ma'nâsının genel olması), fiilin şarttan sonra bulun masındandır (gelmiş¬tir.) Usûlde yerleşmiş bir kâide vardır: Fiil şarttan sonra bulunursa umûmî olur; çünkü fiil, kendinde nekire bir masdarı bulundurduğu için nekire ma'nâsındadır. Nefiyden veyâ şarttan sonra gelen nekire ise vaz' (ilk îcâd edildiği ma'nâ) bakımından umûmî olur. (Ğumari'den Nakil Son buldu)
Sizin getirdiğiniz âyette ise bunlar yoktur. Olsaydı bile bu umumu sa-hih rivayetlerle gelen selam ve ondaki "Allah'ın selamı, rahmeti ve bere-keti dua üzerinize olsun" ve "Kabre konulan kardeşiniz için şunları şunları isteyiniz" mealindeki seslenmeler ile tahsis görmüş olurdu ve umum bil-dirmekten çıkardı…
4-Evet, İmam Mâlik'in de dediği gibi, o duvarların arkasından edebsiz bir şekilde ve yüksek sesle konuşmak veya O'na hitap etmek de bu âyetin kapsamına girer… İbn Teymiyye’nin talebelerinden İmam Zehebî’nin şu yazısını da ha¬tırlayalım: İmam et-Tebarânî ile -kendisi gibi hadis imamı olan- Ebû Bekr b. Mukrî ve Ebû’ş-Şeyh, Medine’de bulundukları zamanlar-dan birinde, açlık içinde geçen birkaç günün sonunda Ebû Bekr b. Mukrî, “kabr-i saadet”e giderek, “Ey Ellah’ın Resûlü! Açlık bizi perişan etti!” diye serzenişte bulu¬nur. Medine’de oturanlardan birisi aynı günün akşamı kapı-larını çalar ve:
“Bizi Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e şikâyet etmişsi-niz. Rüyama geldi ve size yardım etmemi emir buyurdu” diyerek elindeki yiyecek dolu sepeti kendilerine verir.
İmam Zehebî bu olayı anlatıyor tenkit etmiyor. Bu olayda Pey-gamber (sallallahu aleyhi ve selem)’eme yapılan bir istek ve isteğe verilen karşılık. Şahitler ile bize ulaşmış yaşanmış bir gerçek.
Bizim elimizde geride görüldüğü gibi, ölülerin ruhlarını vesile kılına-cağına dair delillerimiz vardır. Getirdiğimiz delilleri zayıflatmaya çalı¬şırken düştüğünüz hataları Mâlik ed-Dâr hadisinde gördük. Bu hadisin her iki ta-rafa göre tahriçini yukarıda yazdık. Hatalarınız bariz şekilde orda göste¬rildi.
İTİRAZ
وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللهِ مَنْ لا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ
“Allah’ı bırakıp da kendisine kıyamete kadar cevap veremeyecek kimselere dua edenden daha sapık kim olabilir? Oysa onlar, onların du-alarından habersizdirler.”
Bu âyetlerden, ölen birinin kendisine seslenilerek yapılan duayı işite-meyeceğini, ölüye seslenilerek yapılan duanın büyük bir şirk olduğunu anlı¬yoruz.

CEVAP
(يعبد) Ya’budü ile (يدعو) yed’û kelimelerinin ifâde ettikleri ibâdet ma-nalarında değişik cihetler ve nükteler vardır. Bu ve (دون ) / dûn kelimesi-nin manaları geride geçen âyetlere yanlış mana verilip yorumlan¬ması başlıklı konuda uzunca cevap verildi oraya bakılabilir.
Eğer bu ayet müşrikler, putlar ve Müslümanlar için de geçerlidir, ölü-ler duymaz işitmez demek isteniliyosa bu hatadır. Kitabın başında ölüler işitir mi bölümüne baktığınızda, ölülerin işitti¬ğine dair âyet, hadis, mezhep imamları, İbn Teymiyye ve İbnü’l-Kayyim, ölülerin işittiğini söylüyorlar.

İbn Teymiyye “Ölü İşitir” Diyor
İbn Teymiyye, sorulan bir soruya “Ölünün Kur’ân okumak zikir ve duâ seslerini işitebildiği doğrudur.” demektedir. İbn Teymiyye, ölülerin kabir¬lerde konuştuğunu, kendisiyle yapılan konuşmaları işittiklerini, söylü-yor.
Yukarda 5. hadiste görüleceği üzere sahabe Resulullah’ın kabrinden ümmeti için dua etmesini istemiş.
Resûlullâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın şu sözüdür:
عن بكر بن عبد الله رضى الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم:
حياتي خير لكم تحدثون ويحدث لكم، فإذا أنا مت كانت وفاتي خيرا لكم، تعرض على أعمالكم فإذا رأيت خيرا حمدت الله وإن رأيت شرا استغفرت الله لكم.
Bekr b. Abdullah (Radıyallahu anh)’tan rivâyet edilen bir hadis-i şe-rifte, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Benim hayatım sizin için hayırlıdır, (benim sağlığımda birtakım iş-ler) yaparsınız, size (onlarla ilgili hükümler) bildirilir. Ben öldüğümde ise vefâtım sizin için hayırlı olur, çünkü amelleriniz bana (kabrimde) arz edilir, hayır görürsem Allah’a hamdederim, şer görürsem Allah’tan sizin için af dilerim” hadis-i şerifidir.
Bu hadis-i şerifi, Bezzâr gibi bir hadis hâfızı Müsned’inde zikretmiştir. Hâfız Irâkî’nin oğlu “Bu hadisin isnâdı çok iyidir” demiştir. Heysemî “Bu hadisi Bezzâr rivâyet etti, ricâli sahihte geçen zevâttır” demiştir.
İmam Süyûtî “Bu hadis sahihtir” demiştir. Kastalânî “Buhârî Şerhi”nde, Alî el-Kârî “Şifâ Şerhi”nde, Zerkanî de “Mevâhib Şerhi”nde bu hadis-i şerîfin sahih olduğunu söylemiştir.
Abdullâh b. Sıddîk el-Gumarî (Rahimehullâh) “Nihâyetü’l-âmâl fî şerhi ve tashîh-i hadis-i arzi’l-e’mâl” isimli müstakil bir risâleyi sadece bu hadisin sıhhatini beyâna tahsis etmiştir.
Bu hadisin sahih olduğuna ve dört mezhep imamı dâhil bir çok imama göre huccet kabul edilen sahih ve mürsel yollarla rivâyet edildiğine dâir, müstakil kitaplar yazılacak kadar ilim varken, inançlarını hadislere göre ayarlamak yerine, hadisleri inançlarına göre tahlile tâbi tutma yolunu se-çen Elbânî gibilerin, bu hadisi zayıf kabul etmeleri hem gülünç hem de tehlikelidir.
Ama elden ne gelir? Hadis-i şerifte vârid olduğu üzere: “Dini iyi anla-mak ancak Allah’ın, kendileri hakkında hayır dilediği kimselere nasiptir.” Artık “Ben vefatından sonra Resûlullâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın istiğfârından bir şey ummuyorum” diyene, ne denebilir? Oysa görüldüğü üzere biz, vefâtından sonra da, sağlığındaki gibi Resûlullâh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın dua ve istiğfarından faydalanmaya devam etmekteyiz.
Yine böylece herkesin bildiği ve kimsenin itiraza yeltenmediği sahih hadis-i şerîfte “Mirâç gecesi Mûsâ Peygamber (aleyhisselâm)’ın şefâatı ile farz namazın elli vakitten beş vakite indirildiği anlatılmıştır. Binlerce sene evvel vefât etmiş, (kabir ehlinden olan) Mûsâ (aleyhisselâm)’ın, bu ümme¬te ne büyük iyiliği olduğu nasıl gözardı edilebilir.
Sakın birileri kalkıp, ölülerin dirilere bu türlü yardımının peygamber-lere mahsus olduğunu iddia etmeye kalkışmasın! Çünkü bu, delilsiz bir dava olur. Hatta yukarıda geçtiği üzere, aksine delil kaimdir. Bu itiraz sahipleri yazdıklarımı okurken önyargılarından biraz olsun sıyrılabilseler ve kendile¬rine, meseleye “insafla” bakma şansı tanıyabilseler, gerçeği açıkça göre¬cekler.
Büyük hadis âlimi Ebû Dâvûd et-Tayâlisî’nin Müsned’inde Câbir’den rivâyet ettiğine göre, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
Yaptığınız işler, mezardaki yakınlarınıza ve tanıdıklarına gösterilir. İşleriniz iyi ise sevinirler, iyi değilse ya Rabbi! İyi işler yapmaları için kalplerine ilham eyle, derler.
Allah (Celle Celalühü) “şehitler için ‘ölüler’ demeyin, onlar diridir¬ler, ama siz anlayamazsınız” buyuruyor. Peygamberlerin de, kabirle¬rinde diri oldukları sahih hadislerle bildirilmiştir.
Ne olacak şimdi? Ölüler işitir, diyen bunca âlim varken, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), kendisinin ve yakınlarımızın bizim için dua ede¬bileceğini söylerken nasıl düşüneceğiz? Elbette, âyetteki taştan olan putla Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ı ve ashabını aynı kefeye koymaya¬rak…
“Dirilerin ağlamasından dolayı ölü azap çeker.”
Buhârî ve Müslim bildirdikleri bir hadis-i şerifte, Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Meyyit, yakınlarının kendisine bağırarak ağlamalarından azap du¬yar.”
Ölüler Kendileri İçin Ağlayanı Nasıl İşitip Azap Duyuyorlar?
İbn Teymiyye; ölülerin görebilmesi ile alakalı Âişe (radıyallâhu anhâ) ve diğer sahâbelerden birçok rivâyet gelmektedir. Allah’ın dilediği zaman-larda da ruh bedenle bir araya geldiğinde, tıpkı bir meleğin yeryüzüne in-mesi, birden bir ışığın parlaması ya da uyuyan bir kimsenin bir anda uyan-ması gibi bir anlık bir olaydır.
Bu mana birçok rivâyette nakledilmektedir. Mücahid şöyle demekte-dir: “Bazen ruhlar defnedildikten itibaren yedi gün kabir içinde odalarda tutulurlar.”
Mâlik b. Enes şöyle demektedir: “Bana ruhların istediği her yere gide-bileceği rivâyeti ulaşmıştır” demektedir.
Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) validemizden rivâyete göre, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ruhlar toplu ordulardır. Onlardan (ezelde, Allah yolunda) birbiriyle tanışanlar i’tilâf eder (anlaşır, Allah uğ-runda) ta¬nışmayanlar ise ihtilaf eder (dünyada zıtlaşırlar.)” buyurdu.
عن عبد الله بن عمرو بن العاص رضى الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم:
إن أرواح المؤمنين لتلتقيان على مسيرة يوم وليلة وما رأى واحد منهما صاحبه.
Abdullah b. Amr b. el-Âs (v. 43/663) (Radıyallahu anh)’tan rivâyet edi-len bir hadis-i şerifte, Resûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendi¬miz şöyle buyurmuştur:
“Muhakkak ki müminlerin ruhları, daha sahib(ler)i (birbiri)ni görme-den, bir gün ve gecelik yol mesafesinde karşılaşırlar.”
Âişe (radıyallahu anhâ) şöyle demiştir: “Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) benimle olduğu gecenin sonunda Bakî Mezarlığı’na çıkar ve:
السلام عليكم دار قوم مؤمنين وأتاكم ما توعدون غدا مؤجلون وإنا إن شاء الله بكم لاحقون اللهم اغفر لأهل بقيع الغرغد
“Müminler topluluğunun yurdu! Esselâmü aleyküm! Vadedilen şey size geldi, yarına ertelendiniz. Bizler de inşallah sizlere kavuşacağız. Allah’ım! Bâki Gargad ehline mağfiret et! derdi.”
Muhammed b. Hımyer anlatıyor: “Ömer b. el-Hattâb radıyallahu anh Garkad Kabristan’ına uğradı ve:
Ey kabir sakinleri! Bizdeki haberler şunlardır: Karılarınız kocaya vardı, evlerinize başkaları yerleşti, servetiniz bölüşüldü! diye seslendi. Gaipten gelen bir ses kendisine şu karşılığı verdi: Bizdeki havadisler de şu: Dünya-dan gönderdiğimiz hayırları burada bulduk, Allah (Celle Celalühü) yolunda harcadıklarımızın kârlarını aldık, harcamadıklarımızdan ötürü de zarara uğradık.
Ölülerin işitmediğini iddia edenlerin itibar ettikleri âlimlerinden olan İbn Teymiyye’nin talebesi İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye bakın neler diyor:
Resûlullah, ümmetinin ölülere: “Ey Müminler topluluğu! Allah (Celle Celalühü)’ın selâmı üzerinize olsun. Esselâmü aleyküm dâra kavmin mümi-nin!” şeklinde, selâmlarını alıyormuş gibi selâm vermelerini önermiştir.
Haddizatında bu şekilde selâmı duyan, düşünen insanlara verilir. Ölüler kendilerine verilen selâmı duymamış olsalardı (ki yok olana ve can-sıza hitap olacağından) abes olurdu. Ölünün ziyaretçileri tanıması teva-türen sabit olduğu gibi, Selef âlimleri de bu konuda müttefiktirler. ( )
Sizin şeyhü’l-islam dediğiniz İbn Teymiyye ve İbnü’l-Kayyim’in bu sözleri, Buharî ve Müslim’in hadislerinden sonra sizin ölen birisinin kendi-sine seslenilerek yapılan duayı işitmeyeceği hakkındaki kendi kafanıza göre yaptığınız ve yapacağınız yorumların hiçbir değeri yoktur. Bana “hatalısın” derseniz, o zaman, dolaylı olarak İbn Teymiyye, İbnü’l-Kayyim, Buharî, Müslim ve Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın hatalı olduğunu söylemiş olursunuz. Bu kadar açıklama anlayana, insaflı, dürüst, Allah’tan korkan Müslüman’a yeter, taassup sahibi bir insana ise yetmez. O yine, yapacağı yorumları içinde kendini avutur durur.
İbn Teymiyye der ki: Kuraklık olduğu zaman, birisi Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabrine geldi ve kuraklık hakkında şikâyet etti. Daha sonra Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i gördü. Pey-gam¬berimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Ömer’e git ve istiska namazı kıl-ma¬sını söyle!” buyurdu. Buna benzeyen birçok sahih rivayet mevcuttur. Bazı kimselerin Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın veya ümmetine men¬sup salih bir şahsiyetten dilemeleri ve bu dileklerin yerine gelmesi-dir.
Bu da çok görülen bir olaydır. Şunu bilmen gerekir ki, Resûlullah’tan ve onun ümmetinden olan salih bir şahsiyetin, bu dilekleri karşılamış ol-maları söz konusu dileklerde bulunmanın mutlaka müstehab olduğunu gös-termez. Böyle bir dileğin yerine gelmesi, yani başında dua edilen mezarda ya¬tan ölünün kerameti olarak sayılabilir… diyor İbn Teymiyye.
Bazıları sap ile samanı birbirine karıştırarak, âyetlerin zahirine bakıp yorumlarını ekleyerek doğru şekilde duâ edip isteyenle, yanlış hatta şirk işleme durumunda olanları aynı kefeye koyuyorlar.Bu yaptığınız yanlıştır. Bu metot Kur’ân-ı Kerîm’de ve Peygamberimiz ile sahebelerde bulunmayıp, Hazreti Ali’ye kâfir diyen Hariciler’de mevcut olan bir metoddur. Ölülerin ruhlarını duasında vesile edeni bidat ve şirkle itham edenler şöyle diyorlar.
Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın şu sözlerini delil getirmişler-dir:
“Kıyamet koparken hayatta olanlar, bir de kabirleri mescid edi-nenler insanların en kötülerindendir.”
“Yahudi ve Hıristiyanlara Allah lanet etsin. Onlar resûllerinin kab¬rini mescit edindiler.”
“Kabirlerin üzerlerine oturmayın. Kabirlere karşı namaz kılma¬yın.”
CEVAP
1. Biz mezarları mescit edinmiyoruz ve kabul etmiyoruz.
2. Mescitlere doğru namaz kılmıyoruz.
Kabirleri öpmek, çaput bağlamak, sürüne sürüne kabirlere yaklaşmak, adak adamak, bunları kesinlikle yapmıyoruz. Kabul etmiyoruz. Bunları ehli-sünnet dışı Şiiler, Alevi gibi cemaatler ve cahiller yapıyor. Onların gö¬rün-tülerini çekip tasavvuf ehli yapıyomuş gibi tasavvufçuların kabir şirki diye başlık atarak internet ortamında göstererek onursuzca bir davranış sergile-yerek, insanları kandıranları kınıyoruz.
3. Haklı olabilirsiniz, bazı cahiller aşırıya gidip şirk dairesine girebilir, zamanla kabirde yatan kişiyi fazla yüceltip çizgiyi aşabilirler.
4. Delil olarak getirdiğiniz Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın sözlerinde yukarıda delilleri olup doğru şekilde dua edenleri yasaklayan net bir söz yok tamamen yorum yapıyorsunuz.
Ölüden bana çocuk ver, evlendir, iş ver diye, bizzat ölüden istenmez. Ruhlar ölmez, ölünün ruhundan bizim için Allah’a duâ etmesi istenir. Kabul edecek veya etmeyecek dileği yerine getirecek olan Allah (Celle Celalühü)’tır. Başka türlüsü câiz değildir.
Vefat etmiş bir Allah dostunun mezarında yapılan duâları doğru bul-mayan İbn Teymiyye şu gerçeği itiraf ediyor.
İbn Teymiyye: Böyle bir dileğin yerine gelmesi, yanıbaşında duâ edi-len mezarda yatan ölünün kerâmeti olarak sayılabilir. Fakat onunla bu-nun arasında fark yoktur. Bilmemiz gerekir ki, mezarların başında namaz kılmanın ve buraları mescid edinmenin yasaklanması, mezarlarda yatan şahsiyetleri hor ve önemsiz saymaktan kaynaklanmıyor. Aksine bu yasağın gerekçesi, bu yüzden halkın fitneye uğramasıdır.
Fitnenin ortaya çıkması da, sebeplerinin oluşmasına dayanır. Buna göre mezar başlarında duâ etmek veya buraları mescid edinmekle insanla-rın kafalarını karıştırabilecek, onları fitneye uğratacak sonuçların meydana gelmesi söz konusu olmasaydı, bu davranışlar yasaklanmazdı.
İbn Teymiyye’nin Peygamberimiz’den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) veya sâlih kişilerin vefatından sonra, onlar aracılığıyla (ruhların bizim için Allah’a duâ etmelerini veya onların hürmetine Allah’tan istemek şeklinde) dileğin kabul edilmesini şeytandandır demiyor, kerâmet ve salih olmaların-dan kaynaklandığını söylüyor. İbn Teymiyye böyle olabileceğini itiraf ettik-ten sonra, Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sağlığında kendin-den istekte bulunanların haliyle, bağlantı kurup yorum yapıp, yasaklanmış olduğunu söylüyor.
Yaşarken hayırlı bir insana beşeriyet halleri galip gelebilir. Ölmüş bulunan kimsede ise sadece hususiyet kalır. Hayırlı insanlar vefat ettikleri zaman, onların ancak âyânı ve sûretleri kaybolur. Hakikatleri mevcuttur. Onlar kabirlerinde diridirler. Bir veli, kabrinde hayata erdiğinde ilminden, aklından ve ruhânî kuvvetlerinden bir şey kaybetmez. Bilakis onların ruh-ları; ölümlerinden sonra basiret, ruhânî hayat ve Allah’a yönelmede bir artış gösterir. Onların ruhları bir şey talep etmek için Allah’a yönelecek olsa, noksanlıktan münezzeh bulunan Allah-u Teâlâ, onlara ikram için, o şeyi verebilir.
Yaratmayı gerektiren hakiki tasarruf ise, müstakillen Allah’a mahsus-tur. Onlardan sudûr edene teveccüh, âdet kabilinden olan sebepler cümle-sinden olup, yaratmada tesiri yoktur. Allah-u Teâlâ’nın yürüttüğü esas üze¬rine, onların yanında yaratılır amma, onlar tarafından icad ve halkedile-mez. Bir Müslüman bunları bildikten sonra, geride geçen hadis ile biraz sonra zikredilecek olan hadisi öğrenip anlayınca, ölmüş bir salih insanın ruhunun Allah katındaki değerini de bilir. Böylece Allah’tan bir şey ister-ken, o zatın Allah katındaki makamını gözeterek, duâsında caiz olan teves-sül ile tevessülde bulunabilir.
Yalnız burada dikkat edilmesi gereken husus, Allah katındaki maka-mından dolayı tevessül edilen zata yaratma, icat etme, ibadete layık görme, herhangi birşey üzerinde tesir etme gibi Allah’a ait vasıflarla vasıf-landırmamak kaydıyla zat ile tevessül yapılabilinir. Ayrıca o zatlardan hari-kulâdelikler görüldüğü taktirde, bunun Allah’tan olduğu bilinmelidir. O zata Allah’a yapılması gereken ibadet ve tazimin yapılmaması gerekir. Eğer tevessül böyle yapılırsa, hiçbir sakınca olmaz.
Tevessülü kabul etmeyenlerin yaptıkları ise; hadisleri zanlarla, it-hamlarla, yorumlarla zayıflatmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. İşin tuhaf tarafı, bizim bunca delilimize rağmen diyorlar ki: Tevessülü kabul edenlerin elinde, Sahâbe-i Kiram’dan bir tek kişinin zat ile tevessülün ya-pıldığına dair delil bulunmamaktadır.
Halbuki tevessülü kabul etmeyenlerin elinde, zat ile yapılan tevessülü yasaklayan zayıf ve uydurma dahi olsa bir delil yok. Ellerinde olan sadece yorum. Selefi görüşü üzere olduğunu idda edenler diyorlar ki:
İslâm’ın özünde aracı yoktur. Biz de deriz ki, Nisa sûresinin 64. âyetinde şöyle buyrulmuştur:
وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جَاءُوكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللهَ تَوَّابًا رَحِيمًا
“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici esirgeyici bulurlardı.”
Allah (Celle Celalühü), Resûlünü aracı kılıyor. Allah (Celle Celalühü) “bana gelselerdi” diyebilirdi. Ayrıca vahiylerde Cebrâil (aleyhisselâm) aracı olarak kullanılmıştır. Allah-u Teâlâ istese, direkt olarak Peygamberimiz’e âyetleri indirebilir ve belletebilirdi. Buna benzer birçok örnekler sunulabi-lir.
Âlûsî, Rûhu’l-Meânî’sinde, işleri tedbîr edenler hakkı için âyetinin tefsîrinde, ona göre bazı yanlış anlamalara cevap verdikten sonra şöyle diyor: “Evet, Allah (Celle Celalühü) bazen dostlarından dilediklerine, öl-meden evvel olduğu gibi, öldükten sonra da dilediği kerâmeti verir ve (Hakk) Sübhanehû ve Teâlâ hastayı iyileştirir, boğulmakta olanı kurtarır, düşmana karşı yardım eder, yağmur yağdırır ve bunu kerâmet olarak verir.
Bazen de o kişiye benzeyen bir sûret ortaya çıkarır ve o sûret, o kişi-nin hürmetine, günah olmayan şeylerden (Allah (Celle Celalühü) istenileni, isteyenin istediğini yerine getirmek için yapar.” (Âlûsî’nin sözü bitti.)
Âlûsî merhûm, muhtemelen, Fahru’r-Râzî’nin Tefsîr-i Kebîr’indeki bu âyeti tefsir ederken yaptığı izâhâttan anlaşılabilecek yanlışlıklara dikkati çekiyor. Râzî şöyle diyordu: “Sonra bu şerefli rûhlar, kuvvet ve şereflerin-den dolayı, olmakta olanların, onlarda olması ihtimalden uzak değildir. Bu âlemin hallerinde (dünyada olup biten şeylerde) onlardan eser zuhûr eder.
Bu sebeble onlar, işleri tedbîr edenler(den)dirler” (Râzî’nin sözü bitti.) Burada esas mühim olan, Râzî’nin bu tefsîrinin isâbetli olup olmadı-ğından çok, ölen fazîletli kişilerin öldükten sonra da tasarrufta bulundukla-rına inanması ve bunu beyân etmesidir.
Müdebbirât olup olmamaları ise ayrı bir mesele. Kerâmet sahibi kim-selerin rûhlarının, öldükten sonra da bu âlemde tasarrufta bulunmaları, (gerek işleri tedbîr edenlerden olmaları, gerekse kerâmet icabı olarak) iki müfessir tarafından kabûl edilmesi, zamane şaşkınları gibi şirk olarak ilan edilmemesi. Asıl mühim olan işte bu…
Sana taş attılar, sen gülümsedin,
Dervişin bir çiçek attı, inledin,
Bağrımı delmeye taş yetmez, dedin,
Halden anlayanın bir gülü yeter..

Tatlıydı akrebin sana kıskacı,
Acıya acıda buldun ilacı;
Diyordun, geldikçe üstüste acı:
Bir azap isterim bundan da beter.


Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.