You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Kuranı Kerimde ''Ashap''[Detaylı anlatım]

Kuranı Kerimde ''Ashap''[Detaylı anlatım]

Forumcu
Kuranı Kerimde ''Ashap''[Detaylı anlatım]
Birinci örnek: “Ey iman edenler; size ne oldu ki: Allah yolunda elbirliği ile savaşa çıkın denildiği zaman, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahreti bırakıp da dünya hayatına mı razı oldunuz? Hâlbuki dünya hayatının geçimi ahretin yanında pek azdır. Eğer elbirliği ile çıkmazsanız, sizi elim bir azapla cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir, siz ona, hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.” (Tevbe Süresi: 38-39)

Ayeti Kerime’de açık bir şekilde itaatsizlik hâsıl olduğundan bahsedilmekte ve itaatsiz olan iman edenlere ceza tehdidi verilmektedir. Bu durumda ashabın genel bir şekilde muhatap olduklarını kabullenmemiz gerekmektedir. Söz konusu olan itaatsizlik ashapta vardı ve bunu ayet açık bir şekilde vermektedir.



İkinci örnek: “Ey iman edenler; Allah’a ve peygamberine ihanet etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize ihanet etmiş olursunuz.” (Enfal Süresi: 27)

Yine açık bir şekilde belli olduğu gibi ihanetten söz edilmektedir. Bu ihaneti ashabın yaptıkları da şüphesizdir. Unutulmaması gerekir ki ayetle hep iman edenlere hitap etmiştir. Bizi lütfen yanlış anlamayınız. Nitekim peygamber efendimizin etrafındaki iman edenlerin çoğunluğunu ashap teşkil etmekteydi. Yalnız bu sebepten dolayı hitabı ashaba yöneltiyoruz.

Üçüncü örnek: “Ey iman edenler! Sizi hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Resulüne icabet edin. Hem bilin ki; Allah, şüphesiz kişi ile kalbi arasına girer ve muhakkak O’na dönüp toplanacaksınız.” (Enfal Süresi: 24)

Burada davete icabet edilmediğinden açık bir şekilde söz edilmektedir. Allah ve peygamberinin davet ettiklerine icabette gevşeklik belirdiğinden ayetin bu açık hitabı onları düşünmeye davet etmiştir.

Dördüncü örnek: “İşte orada mü’minler imtihan edilmiş ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı. Ve hani münafıklar ve kalplerinde bir hastalık bulunanlar; ‘Allah ve Resulü bize sadece boş vaatlerde bulundular’ diyorlardı. Hani onlardan bir gurup demişti ki: ‘Ey Medine halkı, sizin için tutunacak bir yer yok. Artık geri dönün’. İçlerinden bir gurup da peygamberden izin isteyerek diyorlardı ki: ‘Evlerimiz düşmana açıktır. Hâlbuki evleri açık değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı!’” (Ahzap Süresi: 11-13)

Bu ayetlerde ashabın yapısı hakkında daha açık bir durumla karşılaşmaktayız. Savaştan kaçmak isteyenler ashaptan başkaları değillerdir. Ayetin içinde Medine halkına hitap edildiğini düşünürsek bunların peygamber efendimize en yakın olan ashap olduklarını kabullenmemiz gerekmektedir. Nitekim peygamber efendimizle savaşa katılan Medine halkı iman etmişti. Zaten ayetlerde ashabın içinde münafık ve kalplerinde hastalık olanların bulunduğu bizlere açık bir şekilde bildirilmiştir.

Beşinci örnek: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız bir şeyi niye söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah’ın indinde pek nefret edilir.” (Saff Süresi: 3)

Demek oluyor ki ashap peygambere karşı söylediğinden cayıyordu ki bu ayet açıkça bunu ifade etmiştir. Peygamberin huzurunda söylediğinden cayanlar vefatından sonra nasıl davranırlar? Böylelerine Kur’an-ı Kerim’in tefsiri veya açıklaması nasıl teslim edilebilir? Şüphesiz ashabın hepsi böyle değillerdi ama ayette zikri geçenlerin içinde bulunması bizleri düşündürmez mi?

Altıncı örnek: “Mü’minlerin kalplerine Allah-u Teâlâ’nın zikri ve hakla nazil olan Kur’an’ın tilavetiyle huşu ve mülâyemet vakti gelmedi mi?” (Hadid Süresi: 16)

İman edenlerin peygamberin huzurunda kalplerinde olması gereken en mühim değerlere sahip olmadıkları anlaşılıyor. Burada bütün iman edenlerin kastedildiğini söylemek hatalı olur fakat içlerinde böylelerinin de bulunması dikkatinde olmamız gerekmektedir.

Yedinci örnek: “Müslüman oldukları için sana minnet ediyorlar. De ki: Müslümanlığınızla bana minnet etmeyin. Bilakis sizi imana erdirdiği için Allah, size minnet eder. Şayet sadıklardan iseniz.” “Hucurat Süresi: 17)

Müslüman olduklarından dolayı peygamber efendimize karşı olan tavırları açık bir şekilde açıklanmıştır. Sanki peygamber onlara karşı borçluymuş gibi hareket etmişler. Aynı zamanda bu gibi ashabın davalarında (Müslüman olduklarında) sadık olup olmadıkları sorusu da sorulmuştur!

Sekizinci örnek: “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, size Allah’tan ve peygamberinden ve Allah yolunda cihattan daha sevimli ise; o zaman Allah’ın emri yerine gelinceye kadar bekleyedurun. Ve Allah, fasıklar güruhunu hidayete erdirmez.” (Tevbe Süresi: 24)

Ashabın içinde dünya hayatını ahret hayatına tercih edenlerin bulunduğu açık bir şekilde ifade buyrulmuştur. Bu gibilerinin de ayetin açıklamasına göre fasıklardan başkaları olmadıkları da belli olmuştur. Peygamber efendimizin huzurunda dünya hayatı uğruna itaatsizlik edenler peygamberin vefatından sonra neler yapmazlar?

Dokuzuncu örnek: “Bedeviler ‘iman ettik’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama ‘Müslüman olduk’ deyin. İman henüz kalplerinize yerleşmedi.” (Hucurat Süresi: 14)

Bedevilerin ashap ile ne ilgisi olduğunu sorabilirsiniz. Peygamber efendimiz şayet her şeyi kendisinden sonra ümmetinin seçimine bırakmış ise bu seçimde bedevilerin de büyük rol alacaklarını düşünmemiz gerekmektedir. Bu durumda daha peygamberin huzurunda iman kalplerine yerleşmemiş olan Bedevilerin yapacakları seçenek ne kadar değerli olabilir? Tarihte gelen rivayetlere göre ayeti kerimenin onlardan bahsettiği bu Bedeviler, Ebu Bekir’in zamanında Kur’an-ı Kerim’in toplanmaya başlandığını rivayet eden tarihçiler, Bedevilerin de bu işte katkıları olduklarını açık bir şekilde ifade etmişlerdir. Böyle vahim bir durumun gerçekleşmesinde peygamber efendimizin bir isteği olduğunu iddia etmek nasıl doğru olabilir? Peygamber bu gibi durumların baş göstereceğini bildiği halde göz yumması düşünülebilir mi?

Onuncu örnek: “Senden ancak Allah’a ve ahret gününe inanmayanlar ve kalpleri şüpheye düşüp, şüphelerinde bocalayanlar izin isterler.” (Tevbe Süresi: 45)

Ashabın içinde savaşa katılmak istemeyenler bunu açıkça peygamber efendimizden talep ediyorlardı. Bunların kalplerinde şüphe olduğunu ve bunların gerçek anlamda iman etmedikleri ortaya çıkmaktadır. Bu gibilerine nasıl Allah’ın emaneti olan Kur’an-ı terk edebiliriz? Ashabın içinde kimlerin doğru ve kimlerin münafık olduklarını peygamberimiz tek tek adlarını sayarak bizlere bildirmemiştir. Elbette belli başlı münafıkların adları peygamberimiz tarafından bildirilmişti. Abdullah ibn Ebi es-Selul bunlardan biridir. Bu gibi münafıklar açıkça peygamber efendimize karşı çıkmışlardı. Lakin gizli gizli münafıklığını yapanlar da vardı. İşte bunların kimliğini peygamber efendimiz açıkça herkese bildirmemiştir. Hatta meşhur bir rivayet vardır, ashabın ileri gelenlerinden Huzeyfet’ul-Yemman hazretleri peygamber efendimizden ashabın içindeki bütün münafıkların adlarını öğrendiğini bildirmektedir.

Onbirinci örnek: “Allah’ın peygamberine muhalefet için geri kalanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat etmek hoşlarına gitmedi. ‘Bu sıcakta savaşa çıkmayın’ dediler. De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır! Keşke bilselerdi.” (Tevbe Süresi: 81)

Peygamber efendimize muhalefet edildiği ve hatta onunla beraber gidenleri de caydırmaya uğraşıldığı açık bir şekilde ayette ifade edilmiştir. Peygamberin yüzüne karşı bu kadar cüretkâr olan bir topluma nasıl paha biçilmez olan Kur’an-ı Kerim’in tefsiri veya toplanması bırakılabilir? Bu gibileri peygamberden doğru bir şeyi akıllarında tutmuş olsalardı zaten ona muhalif olmazlardı! Bunlara güvenmek düpedüz cehalettir ve bundan peygamber efendimizi tenzih eder ve bu gibilerin şerrinden şanı yüce Allah’a sığınırız.

Onikinci örnek: “Yoksa kalplerinde hastalık olanlar, kinlerini Allah’ın dışarı vurmayacağını mı sandılar? Şayet isteseydik; biz onları sana gösterirdik de sen, yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen, onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.” (Muhammed Süresi: 29-31)

Ayette zikri geçen kalplerinde hastalık olanların peygamber efendimizin çok yakından tanıdığı kişiler oldukları açık bir şekilde ifade buyrulmuştur. Bizim korktuğumuz en mühim taraf bunların ashaptan olup kimilerini açığa vurmamalarıdır. Zaten kinlerini açığa vuranlardan herkesin uzak durmasında bir engel olamaz ama kinlerini kalplerinde gizli tutanlara karşı nasıl tedbir alabiliriz? Bütün bu açıklığa rağmen peygamber efendimizin emanetini böyle bir topluma ve ortama bırakması düşünülemez!

Onüçüncü örnek: “Nitekim Rabbin seni evinden hak uğruna çıkarmıştı. Hâlbuki mü’minlerden bir zümre bundan hoşlanmamışlardı. Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile, sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi seninle mücadele ediyorlardı.” (Enfal Süresi: 5-6)

Çarpıcı olan bu ifadeden sonra fazla açıklamaya gerek duymuyoruz. Mü’min oldukları halde peygamber ile olmaktan çekiniyorlar hatta ölümden korkuyorlar. Bunun neticesi bunların dünya hayatına daha önem verdikleri anlayışını getirir. Zaten İslam dinini yıkmak isteyenlerin en büyük gerekçeleri debdebe hayatına bu dinin son vermek isteğinden kaynaklanmıştı.

Ondördüncü örnek: “İşte sizler, Allah yolunda infak etmek için çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, ancak kendi nefsine cimrilik etmiş olur. Allah ganidir, siz ise fakirlersiniz. Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavim getirir, sonra da onlar sizin benzerleriniz olmazlar.” (Muhammed Süresi: 38)

Allah’ın yolunda infak etmekten kaçınan olursa başka bir davada doğru olması nereden belli olur? Bu gibi vasıflara sahip olanlar hakkında şüpheli davranmamız elbette en doğal hakkımızdır. Hatta iman eden herkesin bu gibi şahısların hakkında etraflı düşünmesi en doğrusu olacaktır.

Onbeşinci örnek: “Onların arasında seni dinleyenler vardır. Nihayet senin yanından çıkınca, kendilerine ilim verilmiş olanlara: ‘Az önce ne demişti?’ diye sorarlar. İşte bunlar, Allah’ın kalplerini mühürlemiş ve kendi heveslerine uyan kimselerdir.” (Muhammed Süresi: 16)

Peygamber efendimizin huzuruna girip çıktıkları halde onun ne buyurduğunu bile dinlemeyenlerin varlığını göz önüne getirdiğimizde şüphemizin ne kadar daha fazla olmasını bizlere göstermeye yeterlidir. Ayette kendilerine ilim verilmiş olanlardan zikredilmektedir. İşte bu ilim ashabının etrafında toplanırsak ancak hidayeti bulabiliriz. Fakat ayette bunların kimliği hakkında açıklık yoktur. Bunun açıklamasını peygamber efendimizin hadislerinden rahat bir şekilde alabiliriz. Peygamber efendimiz şöyle buyurdu: “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır. İlim isteyen kapısına gelsin.” Ashabın içinde en âlimin Ali hazretleri olduğu hakkında hiçbir kişi aksi delil getiremez. Nitekim “Sahih” olan rivayetlerde Medine içinde ashap arasında en bilgili olanın Hz. Ali olduğu hakkında çok sayıda rivayetler vardır. Bunlara sonra geniş bir şekilde değineceğiz.

Onaltıncı örnek: “İçlerinden kimi de sadakalar hakkında sana dil uzatırlar. Eğer kendilerine verilirse hoşlanırlar, verilmezse hemen kızarlar.” (Tevbe Süresi: 58)

Sadaka hakkında peygamber efendimize dil uzatanlar, onları alt bir dereceye getirecek bir durumu sağlamak için peygamberin sözüne nasıl davranacaklarını düşünmek fazla zor olamaz. Nitekim bunlar sadakanın kendilerine verilmesine sevinmeleri onların ne kadar bencil olduklarını göstermeye yeterlidir. Peygamber efendimizin emaneti bunların istemediği bir şahsa verilmesindeki tutumlarını aynı şekilde değerlendirmemiz gerekmektedir. İşte bu durumda İslam tarihindeki oynanan oyunların nasıl gerçekleşebileceğine dair kanaat getirmek için bu gibi şahısların bencilliği delil olarak yeterlidir.

Onyedinci örnek: “İçlerinden öyleleri de vardır ki; o (peygamber), her şeye kulak kesiliyor, diyerek peygambere eziyet verirler. De ki: O, sizin için bir hayır kulağıdır. Allah’a inanır, mü’minlere inanır. Ve aranızda iman etmiş olanlara rahmettir. Allah’ın Resulüne eziyet verenler için elem verici bir azap vardır.” (Tevbe Süresi: 61)

İçlerinde peygambere eziyet verici sözler söyleyecek kadar utanmaz kişiler varsa daha fazla düşünmeye gerek bile kalmıyor. Bunlara herhangi bir şeye emanet edip güvenmek peygamber efendimizin kişiliğine sığmaz. Peygamberin vefatından sonra bu gibilerin ne gibi iftiralar atacaklarını her zaman düşünmemiz gerekmektedir. Aksi takdirde peygamber efendimizin hiç söylememiş olduğu sözleri kendisi söylemiş gibi beller, en büyük hataya düşmüş oluruz. Nitekim önceki ümmetlerde de öyle olmuştu. Peygamberlerinin vefatından sonra bir takım peygambere yakın oldukları bilinen şahıslardan yanlış bilgiler alarak esas olan tevhid dininden uzaklaştılar. Ne yazık ki bu ümmet de aynı hataya düşmüştür. Her ashaptan bilinen şahıslardan hadisler, tefsirler nakledip, peygamber efendimizin hiçbir zaman buyurmadıklarını bizlere sünnet olarak getirmişlerdir. İsteseydik bu konuda o kadar örnek verebilirdik ki kendi halinde bir kitap olurdu. Fakat son zamanda peygamber efendimize kitapları ile dil uzatanların çıktığını herkes duymuş veya okumuştur. İşte bu gibi yazarların ortaya çıkmasının esas sebebi, bizlere şimdiye kadar sünnet olarak ashaptan nakledilen rivayetler olmuştur. Bu yazarlar kitaplarında “Sahih” bilinen temel kitaplardan faydalandıklarını unutmayalım ve iyice düşünelim. Bu gibi yazarlara sadece “Kâfir” demekle işi halledeceğimizi düşünmek doğru olamaz. Veya bunları önemsememekle bir yere varacağımızı düşünmekte tehlikeli ve yanlıştır. Bu gibilerine açık ve fedakâr bir şekilde cevap vermek gerekmektedir. Fakat bu fedakârlığı kendinden verebilecek bir yetkilinin bulunmadığını ortaya koymaktadır. İnşallah yakın bir zamanda bunun böyle olmadığını kanıtlayacak biri çıkar.

Bu kadar ayeti kerimeden anlaşılıyor ki ashap iki guruba ayrılmaktadır. Bir gurubu içlerine daha iman yerleşmemiş kişiler ve öbürü ise gerçek anlamı ile iman etmiş olanlar. Kur’an-ı Kerim’den okuduğumuz kadarı ile iman edenlerin sayısı iman etmeyenlerin sayısından hayli azdır. Bu durum karşısında ashabın içinde nifak besleyenlerin çoğunlukta olduğunu söylemeye mecburuz. Ashabın çoğunluk olarak nifaka meyilli olduklarını bizlere bildiren en muteber “Sünni” kitaplarından örnekler vermek istiyoruz. Nitekim “Sünni” itikadı ashabı en çok genel olarak müdafaa eden görüştür. Bu görüşe göre ashap genel olarak adildir ve iman açısından hepsi o makama haiz olan kişilerdir. Bu görüşe karşılık ise Ehl-i Beyt imamlarının yolunda olanlar farklı düşünürler. Bu itikada göre ashap genel olarak adil ve iman sahibi değillerdir. İçlerinde adil ve halis imana sahip olanlar olduğu gibi münafık olup zalim olanların da mevcut olduklarına inanırlar. Ashap hakkında bizlere daha açıklık verecek hadislere geçmeden önce tarihi iki olayı aktarmak istiyoruz. Bu olaylarda bizleri düşünmeye davet eden çok mühim durumlar vardır. Hadis olsun veya tarih rivayetleri olsun bunların hepsi ashabı adil ve iman dolu gören tarafın kitaplarından nakledildiğini bildirmek isteriz. Tarihten iki örnek veriyoruz:

Birinci örnek:

Peygamber efendimiz Uhud savaşına takriben 700 ashabı ile gitmişti. Savaş esnasında ordu bozguna uğradığında, peygamberin etrafında ancak 10 ile 20 ashabın sabit kaldıklarını bütün muteber tarihçiler nakletmişlerdir. Hatta meşhur iki tarihçi Muhammed ibn Cerir et-Tabari ve İbn’ül Esir tarihlerinde yaptıkları kayda göre, peygamber efendimizi düşmanın ortasında bırakıp kaçanların arasında üçüncü halife Osman ibn Affan’da vardı!

İkinci örnek:

Peygamber efendimiz Huneyn savaşına sayısı binleri bulan ashabı ile gitmişti. Ordu bu savaşta da bozguna uğradığında peygamberimizin yanında ancak on kişilik kadar bir topluluk kalmıştı. Bizler bin dört yüz sene sonra o zamanlarda hayatlarını feda etmek isteyen insanlara herhangi bir küçümsemede bulunmak istemiyoruz. Bunu kimse yapamaz; yaptığı takdirde nankördür. Elbette hayatı ve malı ile İslam uğruna mücadele verenleri eleştirmek hiç kimsenin hakkı olamaz. Fakat bizleri düşündüren mücadele edenler değil, bilakis mücadeleyi terk edenlerdir. Hani şimdi bizler o zamanda yaşadığımızı tasvir edelim. Son zaman peygamberi, şanı yüce Allah’ın habibi Muhammed sallallahu aleyhi ve alihi vesellemin etrafında kâfirlere karşı savaşıyoruz. Bu tabloyu göz önüne getirip, oradan kaçanların durumunu hesap ediniz. İnsan kendi yurdunu müdafaa etmek için hayatını feda etmeye hazır iken, peygamber ile beraber yaşayanların buna hazır olmamaları elbette bizleri onların adaleti ve imanı hakkında düşündürmelidir. Nitekim şanı yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Toplu halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arkanızı dönmeyin. Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya bir başka topluluğa katılma dışında her kim, o gün (düşmanına) arkasını dönerse; muhakkak ki o, Allah katında bir gazaba uğramıştır. Onun yurdu cehennemdir ve o, ne kötü bir sonuçtur.” (Enfal Süresi: 15-16). Daha açık bir ifade kullanmaya gerek görmüyoruz. Uhud savaşında Müslümanlığın daha taze olmasından dolayı bazı gevşekliğin baş göstermesi ne kadar anlayış ile karşılansa, Huneyn savaşında çıkan bozgunun anlayış ile karşılanması mümkün değildir. Nitekim Huneyn gazvesi hicretin sekizinci yılında olmuştur. Bu kadar zamandan sonra halen ordunun bozguna uğraması ancak bizim söylemek istediğimiz iman zayıflığından olabilir. Yine şanı yüce Allah şöyle buyuruyor: “Andolsun ki size hak ile geldik. Fakat çoğunuz hakkı hoş görmüyorsunuz!” (Zuhruf Süresi: 78)

Bu örnekler peygamber efendimizin hayatında gerçekleşen olayların aynasıdır. Peygamberimizin vefatından sonra olabilecek durumları anlatan çok açık bir ayet-i kerime vardır: “Muhammed; sadece bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Kim geriye dönerse Allah’a hiçbir zarar vermez. Allah, şükredenlerin mükâfatını verecektir.” (Al-i İmran Süresi: 144) Bu ayetin önemli bir tarihi örneğini vermek istiyoruz. Uhud savaşında ordu bozguna uğrayıp peygamber efendimizin öldürüldüğü haberi yayılınca ikinci halife Ömer ibn Hattab’ın savaşı bırakıp oturduğunu gören Enes ibn Nadr dedi ki: “Niye böyle duruyorsunuz?” Ömer ile beraber duran Muhacirlerden hepsi topluca dediler ki: “Peygamber öldürüldü!” Enes: “Peki, ondan sonra yaşayıp ne yapacaksınız? O, neyin uğrunda öldüyse, siz de onun için ölünüz!” diyerek, Kureyşlilere doğru yürüdü ve öldürülünceye kadar savaştı. Bu olayı harfiyen İbn’ül-Esir’in tarihinden aldık. Bu habere göre Ömer’in yanında yine cennetle müjdelendiği söylenen Talha’da varmış. Bu gibi olaylar bizi düşündürmezse, bizi ne düşündürecek? Güya cennetle müjdelenmiş ümmetin iki ileri gelen ashabı, peygamber öldürüldü diye ellerini savaştan çekmiş ve öbür tarafta ise ashap arasında fazla bir nam sahibi olmayan Enes bin Nadr’ın iman dolu mücadelesi. Acaba buradaki cennetlik olan kimdir? İşte ashap deyip geçmek hiçbir araştırmacıya yakışmaz. Acı da olsa hakkı olduğu gibi görmelidir. Peygamber efendimizin vefatından sonra ümmetin içinde çıkan büyük fitnenin içinde Ömer’in büyük rol aldığı şüphesizdir. Bu bir iftira ve saygısızlık değildir. Konumuzun dışında olmasaydı daha geniş yer vermek isterdik. Fakat tarihçilerin naklettiklerine dayanarak diyebiliriz ki, peygamber efendimizin vefatından sonra gelişen hilafet davasındaki ihtilaflarda Ömer kendi görüşü doğrultusunda hareket etmişti. Kendi isteğini gerçekleştirebilmesi için peygamberin evinde bulunan Ehl-i Beyt’i ve dostlarını ateşle yakmaya kalkışmıştı! Kısacası tarihe araştırmacı gözü ile baktığımızda ashabın arasındaki ihtilafların hayli kabarık olduğunu görebiliriz. Ashabın, peygamber efendimizin hayatındaki hallerini kısa olarak en muteber kitaplardan nakletmek istiyoruz. Ashabın kendi kendilerini nasıl tarif ettiklerini siz saygı değer okurlarımızın hür vicdanı ve anlayışına sunuyoruz.

Birinci örnek: İbn Ebi Mulaykatu dedi ki: “Peygamber efendimizin ashabından 30 kişi ile görüştüm. Hepsi nifakın nefislerine düşmüş olması korkusu içindeydiler. İçlerinden hiçbiri; ‘Ben, Cebrail ve Mikail’in (Aleyhumasselam) imanı üzerindeyim’ diyemiyordu!” (Sahihi Buhari; İman kitabı, mü’min kişinin amelinin boşa gitmesinden korkusu babında).

Burada görüldüğü gibi ashabın içinden otuz kişi imanlarının sahih olmadığından dolayı korkuya düşmüşlerdir. Bu otuz kişinin tarihlerde adları geçen ve belli olan münafıkların sayısını geçmektedir. Bu duruma göre ashabın içinde daha fazla münafıkların olduğunu kabullenmemiz gerekmektedir.

İkinci örnek: Peygamber efendimiz ashabı ile bir seferde iken, Muhacir ve Ansar’dan iki kişinin arasında sürtüşme olur. Her biri kendi kavmini yardıma çağırır. Durumu gören peygamber efendimiz onlara hitaben şöyle buyurdu: “Cahiliye zamanındaki toplumlara mı döndünüz?” Her iki taraf kendi davasını haklı çıkarmak için peygambere anlattıklarında, peygamber efendimiz onları teskin ederek aralarını buldu. Ansar’dan olan Abdullah ibn Ubeyy ise şöyle dedi: “Şimdilik tartışmayı bırakalım. Fakat Medine’ye döndüğümüzde izzetli olan zelil olanın üstesinden gelecektir!” Bunu duyan Ömer peygamber efendimize dedi ki: “Ey Resulullah, beni bırak da bu münafığın boynunu vurayım!” Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Onu bırak! İnsanların ‘Muhammed ashabını öldürüyor’ demesini istemem!” (Sahihi Buhari; Kur’an fazileti kitabında, Munafikun Süresi babında).

Bu olayda açık bir şekilde belli olduğu gibi Medine halkının çoğunluğunu teşkil eden Mekke’den hicret edenler ve Medine’nin esas sakinleri iki kişinin arasında çıkan bir sürtüşmeden hemen dini bağlarını unutmuşlardır. Bu olayın peygamber efendimizin huzurunda cahiliye devri ahlaklarına dönen bir toplum, peygamber efendimizin vefatından sonra neler yapmaz? Tarih kitaplarında bu konuya dair çok önemli bir örnek vardır. Muteber bütün tarih kitaplarında peygamber efendimizin vefatından sonraki halifelik olayında Ansar ve Muhacirlerin hangi tarzda hareket ettiklerini açık bir şekilde nakletmişlerdir. Peygamber efendimizin mübarek cenazesi dururken Muhacir ve Ansar topluluğu halifelik işini kendi aralarında halletmeye koyulmuşlardı. Önce Ansar topluluğu kendi aralarında halifeliği paylaşmak istediler. Bunun farkına varan Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Ubeyde başta olmak üzere Muhacirlerin girişmesi ile olay az kalsın savaş ile sonuçlanacaktı. Nitekim Ansar’ın içinde de ihtilaf vardı. Bir kısmı ancak Hz. Ali’ye bey’at etmek istiyordu. Muhacirlerde ise tam bir ittifak vardı. Nitekim Ömer kurnazca Ebu Bekir ve Ebu Ubeyde’yi öne getirerek halifeliğin ikisinden birine verilmesini önermişti. Kendisi zaten sonunda halifelikten nasibini alacağını iyi biliyordu. Çünkü öne sürdüğü adamlardan şüphe etmiyordu. Bütün bu olanlara karşı Ehl-i Beyt ve dostları peygamber efendimizin evinde onun mübarek cenazesi ile uğraşıyorlardı. Olayın bu şekilde gerçekleştiğini bizlere muteber olan iki tarihçi nakletmişlerdir: Muhammed ibn Cerir et-Tabari ve İbn’ul-Esir. Görüldüğü gibi peygamber efendimizin hayatında cahiliye devrindeki alışkanlıklarına dönen ashap onun vefatından sonra da dönmüşlerdir. Acaba peygamber efendimiz kendi toplumunu bilmiyor muydu? Evet, peygamber efendimiz kendi etrafındaki ashabını tanıyorsa o zaman halifelik işini onların seçimine bırakması bir peygambere nasıl yakıştırılabilir? Şayet peygamber efendimiz kendi etrafında yaşayan ashabının esas ahlaklarından haberdar değilse o zaman onlara ne vermiş olabildiğinden şüphe etmek lazım. Biz, peygamber efendimizin herhangi bir hataya düşeceğini kabul etmez ve onu bu gibi halifelikten tenzih ederiz. Bazı alimlerin deyişine göre; şayet o zaman ashaptan münafık olanlar var ise, peki peygamber efendimiz onların öldürülmesini niye emretmedi? Böylece sonra çıkabilecek fitneleri önlemiş olurdu. Biz, bu fikre katılmıyoruz. Zaten peygamber efendimiz Sahihi Buhari’de geçen hadiste belli olduğu gibi, insanların Muhammed ashabını öldürüyor demesinden çekiniyordu. Bizce, bunun daha önemli tarafı vardır. Şayet peygamber efendimiz ashabının içindeki münafıkları öldürmek isteseydi şüphesiz yapabilirdi, buna gücü ve imkânı vardı. Fakat öldürülecek olanların sayısı geriye kalacaklardan daha fazla olması itibariyle neticeye bakmak lazım. İşte o zaman peygamber efendimize hak vermek gerekir. Sonra kendisi, insanların hesabını vermek için gelmemiştir. Ona düşen ancak ve ancak açık bir şekilde tebliğ etmektir. İsteyen inanıp cenneti hak eder ve isteyen de inkâr edip cehennemi hak eder.

Üçüncü örnek: Ashaptan bir kişi peygamber efendimizin ehline eziyet edince peygamber efendimiz ashabına hitaben şöyle buyurdu: “Bu adamın ehlime karşı yapmış olduğu eziyeti kim kaldırmak ister?” Ashaptan Sa’d ibn Mu’az dedi ki: “Ey Resulullah, Allah’a andolsun ki ben, bu adamın işlemiş olduğu özrü ortadan kaldıracağım. Şayet kendisi Evs kabilesinden ise onun boynunu vururuz. Eğer kendisi Hazrec kabilesinden ise sen emredersin, biz emrini yerine getiririz.” Bunu duyan Hazrec kabilesinin seyyidi Sa’d bin Ubade ayağa kalktı, kendisi önceleri salih kişilerden tanındığı halde o anda ne olduysa kızgınlık halinde (Sa’d ibn Mu’az’a hitaben) şöyle dedi: “Yalan söyledin, Allah’ın dinine yemin olsun ki sen, onu öldüremezsin ve bunu yapmaya kadir olamazsın!” O anda ashabın içinden Useyd ibn el-Hudayr ayağa kalkıp (Sa’d ibn Ubade’ye hitaben) dedi ki: “Yalan söyledin, Allah’ın dinine yemin olsun ki, biz onu öldüreceğiz! Sen münafıksın ve münafıkları müdafaa ediyorsun!” Bunun üzerine Hazrec ve Evs kabileleri birbirine karşı ayağa kalkınca Resulullah (s.a.v.) mimberin üzerinden onları teskin etmeye uğraştı. (Sahihi Buhari: Şahadet kitabı, ilk hadisi babında)

Peygamber efendimizin huzurunda eski cahiliye devrindeki ahlaklarına geri dönen Hazrec ve Evs kabilelerinin ashabın büyük bir kesimini oluşturduklarını unutmamak lazım. Peygamberlerinin huzurunda çatışmaya kadar cüret eden bir toplumdan, peygamberlerinin vefatından sonra ne kadar vefa beklenir? Bütün bu açıklığa rağmen peygamber efendimizin bu gibilerine Kur’an’ın tefsirini veya bir araya getirmelerini güvenmesi ne kadar akılcı olabilir? Peygamber efendimiz aklın timsalidir, daha doğrusu kâmil aklın ta kendisidir. Peygamber efendimiz bu halde olan topluma en mühim emanetini nasıl terk etsin?

Dördüncü örnek: İmam-ı Ali hazretleri Yemen’den peygamber efendimize altın külçeleri gönderdi. Peygamber efendimiz bu külçeleri bazı kişilere dağıttı. Ansar toplumu (Medine halkı) ve Kureyş topluluğu bu dağıtıma karşı kendi aralarında hiddetlenip kızdılar. Bunu fark eden peygamber efendimiz onlara hitaben şöyle buyurdu: “Onların kalplerini tabi tutmak istediğim için altınları onlara verdim.” Ashabın içinden biri dedi ki: “Ey Muhammed! Allah’tan kork!” Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Ben Allah’a karşı asi olursam kim O’na karşı itaatte bulunur? Allah, beni tüm insanlığa eman kıldığı halde, sizler beni nasıl kabul etmezsiniz?” (Sahihi Buhari; Tevhid kitabından).

Kendi peygamberlerine ‘Ey Muhammed’ diye hitapta bulunan kişilerden Allah’a sığınırız. Bunlardan hayır beklemek hiçbir Müslüman’a yakışmaz. Bunlar şerrin ta kendisidir. Mühim olan şudur ki, ashabın çoğunluğunu temsil edenler Ansar ve Kureyşlilerdir. Bu iki topluluk da peygamberin yaptığından açık bir şekilde hoşlanmamışlardır. Kureyş zaten peygamber efendimizin vefatından sonra kendi menfaatini Ansarlara karşı korumasını iyi bilmişti. Halifelik makamını saltanata benzeterek dünya menfaati peşine koşmuşlardı. Kureyş toplumu Ansar toplumuna halifelik hususunda şöyle bir gerekçe sunmuştu: Peygamberimiz Kureyş’tendir ve halifelik hakkında Kureyş ile kimsenin münakaşa etmesi doğru olamaz! Hâlbuki Ehl-i Beyt peygamber efendimize Kureyş içinde en yakın olanlardı. Peki, bu yakınlığın hakkı nerede kaldı? İşte görüldüğü gibi ashabın en seçkinleri Kureyş’ten olduğu halde, İslam tarihine en büyük darbeyi de Kureyş’in münafıkları indirmişti. Olayın aynen anlattığımız gibi cereyan ettiğine dair tüm muteber tarih kitaplarında malumat bulabilirsiniz.

Beşinci örnek: Musayyib adında bir kişi ashaptan olan Bera ibn Azib hazretlerini gördüğünde şöyle dedi: “Sana ne mutludur ki Resulullah’ın sohbetinde bulundun ve ona ağacın altında bey’at ettin.” Bera hazretleri dedi ki: “Ey kardeşimin oğlu, peygamberlerden sonra bizim neler yaptığımızı sen bilmiyorsun!” (Sahihi Buhari; Mağazi kitabında, Hudeybiye babı).

Bera hazretleri ashabın seçkinlerinden olduğu halde ve peygamber efendimize en önde bey’at edenlerden olduğu halde bununla iftihar edemiyor. Sebebine gelince onun buyurmuş olduğu gibi ashabın peygamber efendimizden sonra tutumlarına dayanmaktadır. Şüphesiz ashap peygamberin vefatından sonra iyi olmayan durumlara düşmüşlerdir ki Bera hazretleri buna açık bir şekilde işaret etmiştir. Bu olaydan da sabit olduğu gibi ashabın seçkinleri bile kendi hallerinden memnun değillerdi. Bu hale gelen kişilere Kur’an-ı emanet etmek ne derecede doğru olabilir? Peygamber efendimizin vefatından sonra doğru yoldan çıkan seçkin ashap olunca geriye kalanlara ne oldu?

Altıncı örnek: Ashabın büyüklerinden Cabir ibn Abdullah el-Ansari hazretleri anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.) ile beraber Cuma namazını kılıyorduk. O anda Şam’dan erzak getiren kervan geldi. Bunu gören ashap peygamber efendimizi namazda ayakta bıraktılar, on iki kişi hariç hepsi kervanın olduğu yere gittiler!” (Sahihi Buhari; Cuma kitabı, birinci ve üçüncü cüz’de).

Bu dehşet verici manzarayı sayın okurlarımız hayal etsinler. Son zaman peygamberi ashabı ile Cuma namazına durmuş iken o değerli ve adalet dolu ashap ise dünya malının geldiğini görünce mübarek peygamberi ayakta ancak on iki kişi ile bırakmışlardır. Allah aşkına şimdiki inananlara peygamber efendimizin arkasında namaz kılma imkânı olsaydı acaba bütün dünya işlerini bırakmazlar mıydı? Bırakmayan olursa şüphesiz münafığın ta kendisidir veya iman etmemiştir. Dünya malı için peygamberlerini ayakta bırakanlara mı peygamber efendimiz Kur’an-ı Kerim’i nasıl emanet etsin? Hâşâ, bunu peygamber efendimize atfedenler de dinden hiçbir şey anlamayanların ta kendileridir. İman eden bir kişinin başını kesseler o anda peygamber efendimizin arkasından dünyanın bütün malı karşılığında asla ayrılmaz. Gerçek anlamı ile iman edenler hiçbir zaman dünya malını ahretlerine değişmemişlerdir. Gerçek iman edenler sonunda ölüm de olsa asla peygamberin yolundan çıkmamışlardır.

Yedinci örnek: Ashaptan biri anlatıyor: “Peygamber efendimiz (s.a.v.) Uhud savaşında Müslümanların arka taraftan vurulmamasını sağlayabilmek için boğaz olan arka geçidin elli okçu tarafından korunmasını istedi. Durum nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bu okçuların yerlerinde muhakkak kalmalarını emretti. Savaş, müşriklerin kaçışı ile sürse de, geçit boğazında bekleyen okçular bütün tembihlere rağmen, elde edilebilecek ganimetlerden mahrum kalmamak için yerlerini terk ettiler. Geçidi boş gören müşrikler, arka taraftan saldırarak ashabı dağıttılar. Böylece peygamber efendimizin yanında ancak on iki kişi kalmıştı!” (Sahihi Buhari; Cihad ve Siyer kitabı).

Bu olaydan da belli olduğu gibi ordunun en mühim stratejisini temsil eden okçular dünya malından mahrum kalmamak uğruna peygamberlerinin emrini hiçe saymışlardır. Aynı zamanda bu elli kişi peygamber efendimizin savaşın esnasında mübarek dişinin kırılmasına sebep olmuşlardı. Nitekim onlar yerlerinde sabit kalsalardı müşrikler asla Müslümanları dağıtamazlardı. Müslümanların genel olarak peygamberleri huzurunda olması gerekirken ne yazık ki ashabın en meşhurları bile onu kendi başına bırakıp kaçmışlardı. Tarihçi Taberi’nin aktardığına göre üçüncü halife Osman ibn Affan savaştan kaçıp ancak üçüncü günde ortalıkta gözükmüştü. Bazıları ise ta Medine’ye kadar kaçmışlardı. İkinci halife Ömer ve güya onun gibi cennet ile müjdelenmiş Tahle ibn Ubeydullah da peygamberin öldürüldüğünü duyduklarında savaştan çekilmişlerdi. Bütün bu acı durumlara rağmen bunlara Kur’an-ı Kerim’i emanet etmek mümkün müdür? Şanı yüce Allah, Al-i İmran Süresinde bu olay hakkında şöyle buyurmuş: “Gerçekten Allah’ın size olan vaadi doğru çıktı; O’nun izni ile kâfirleri doğruyordunuz ki, içinizden dünyayı isteyenler ve ahreti isteyenler bulunduğundan sevdiğiniz zaferi size gösterdikten sonra; baş kaldırdığınız, verilen emir hakkında çekiştiğiniz ve yıldığınız zaman imtihan etmek için Allah sizi mağlubiyete uğrattı. Bununla beraber sizi bağışladı. Allah mü’minlere lütufkârdır.” (Al-i İmran Süresi: 152) Şanı yüce Allah geniş rahmeti ile Müslümanları bu olaydan sonra bağışladığını buyurmuştur. Fakat Müslümanların bu hatayı bir daha yapmaları için onları bağışlamadı bilakis bu duruma bir daha düşmemeleri için onları imtihan ettiğini bizlere açık bir şekilde ifade buyurmuştur. İşte tam burada Müslümanlar aynı hatayı yaptılar. Huneyn Savaşı hicretin sekizinci yılında olmuştu. Tarihe nazaran Müslümanlar bu savaştan önce nice savaşlara katılmışlardı. Fakat Huneyn savaşında da binlerce olan ashap yine bozguna uğrayıp savaştan kaçmışlardı. Bu kaçıştan sonra da şanı yüce Allah onları bağışladığına dair hiçbir ayet de indirmedi! Tekrarlamak istiyoruz; biz burada yüzlerce sene önce gerçekleşen olayların içindeki insanlar hakkında hüküm verme durumunda veya azarlamaya girişmiyoruz. Bizim sadece ashabın o zamanki durumları hakkında malumat verme isteğimiz vardır. Nitekim İslam dinini Sünni kesimi açısından geri kalan toplumlara, onlardan bu kadar açıklama yaptığımız ashap iletmişti. Elbette İslam’ı kimlerden öğrendiğimizi bilmemiz en mühim olan noktalardan biri olması gerekmektedir. Aksi takdirde ileride İslam’a yönelik daha yapılacak tekzip ve yıpratma kampanyalarına boyun eğmemizden başka çaremiz kalmayacaktır. Çünkü ashabın sahih olan kitaplardaki durumları hiç iç açıcı değildir. Böylece ashaptan iletilen İslam anlayışı hakkında da bazı insanların kötü düşünmesi elbette doğal olacaktır.

Huneyn Savaşı hakkında ashaptan bir kişinin anlattığını aktarmadan geçemeyeceğiz. Diyor ki: “Müslümanlar kaçmaya başladıklarında ben de kaçanların arasında idim. İçlerinde Ömer ibn Hattab’ı gördüğümde ona dedim ki: ‘İnsanların bu durumu nedir?’ Ömer bana dedi ki: ‘Bu Allah’ın emridir…’ ” (Sahihi Buhari: Mağazi kitabı.) Sünni dünyasının o kadar methettiği, İslam’ın en cesur adamı olarak tanıttığı Ömer’in savaştan kaçanların arasında ne işi var? Şanı yüce Allah, savaştan kaçanları cehennemin azabı ile müjdelerken Ömer bu kaçışın Allah’ın emri olduğunu neye dayanarak söylemiş? Ömer muhakkak o meşhur ilmine(!) dayanarak bunları söylemiştir. Hani kendisi de kaçmış ya, elbette o zaman bunu Allah emretmiş olacaktır. Yoksa o kadar cesur, o kadar değerli, o kadar adil olan Ömer hiç kaçar mı?!

Sekizinci örnek: Peygamber efendimiz Hudeybiye anlaşmasını yaptığında Ömer ibn Hattab hiddetlenmiş bir tarzda peygambere hitaben şöyle dedi: “Sen hakkıyla Allah’ın peygamberi değil misin?” Peygamber efendimiz anlaşmayı yaptıktan sonra ashabına hitaben şöyle buyurdu: “Şimdi hepiniz kalkıp saçlarınızı kestirin ve sonra da kurbanlarınızı kesiniz!” Olayı anlatan ashaptan biri diyor ki: “Allah’a andolsun ki peygamber emrini üç kere tekrarladığı halde ashabından hiç biri emrine itaat etmedi!” (Sahihi Buhari; Şartlar kitabı.)

Hudeybiye anlaşması için sayın okurlarınıza kısa tarihi gelişmesine değinmek istiyoruz. Nitekim olayın akışından bu sözlerin ne kadar ağır olduğunu herkes kendi anlayışı ile seçebilsin. Hudeybiye anlaşması peygamber efendimiz ve müşrikler arasında yapılan önemli anlaşmalardan biri olmuştu. Bu anlaşmaya göre iman edenler hac mevsiminde Mekke’de bulunan Beytullah’ı (Kâbe’yi) müşriklerin itirazı olmadan ziyaret edebileceklerdi. Aynı zamanda Mekke’de bulunan iman edenlerin korunması da sağlanmış olacaktı. Peygamber efendimiz bu anlaşmayı sadece Mekke’de kalıp mağdur olan mü’minleri koruyabilmek için yaparken ashabın bazıları (bunların içinde Ömer de vardı) bunu anlamamışlardı. Müşrikler anlaşmayı yazarken kendileri ve peygamber efendimizin arasında anlaşma yapıldığından iki tarafın isimleri yazıldığında itiraz etmişlerdi. Çünkü peygamber efendimizin adı yanına Allah’ın Resulü olarak ifade edilmek istendiğinde müşrikler buna karşı çıkıp dediler ki: “Bizler senin Allah’ın peygamberi olduğunu bilseydik, zaten bu anlaşmayı yapmamıza gerek kalmazdı!” Bunun üzerine anlaşmaya sadece Abdullah’ın oğlu Muhammed ifadesi yer aldı. İşte buna ve başka olaylara kızan ashap, peygamber efendimizin sözünü dinlemediler.

Dokuzuncu örnek: Peygamber efendimiz vefat etmeden kısa bir zaman önce, hastalığının şiddetli olduğu bir anda odasında bulunanlara -aralarında Ömer ibn Hattab da vardı- buyurdu ki: “Benden sonra dalalete düşmemeniz için sizlere bir şey yazdırayım. Bana kalem (kemik parçası) ve kâğıt (deriden yapılmış bir parça) getirin.” Orada bulunanlar ihtilafa düştüler, Ehl-i Beyt gerekenin getirilmesinden yana olurken, ashabın içinden Ömer şöyle dedi: “Peygambere hastalığı galebe çalmıştır, elinizde Kur’an-ı Kerim vardır, Allah’ın kitabı bize yeterlidir!” Ehl-i Beyt gerekenin getirilmesi için ısrar ettiği halde ashabın içinden Ömer’in dediğine katılanlar olduğundan peygamberin huzurunda yüksek sesli bir tartışma vuku buldu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Beni terk edip dışarı çıkınız!” (Sahihi Buhari: Kitaba ve Sünnete Tutunmak kitabı.)

Peygamber efendimizin huzurunda tartışmanın Kur’an-ı Kerim’e göre yasaklandığını ve aynı zamanda peygamberin buyurduğunu kabullenmenin de şart koşulduğunu ashap bilmiyorsa, bu ashaptan peygamberin vefatından sonra hangi doğru bilgiyi bekleyebiliriz? Ömer ashabın içinde en adaletlisi olarak tanıtıldığına göre onun bu kadar adaletsiz davranmasına ne demek lazım? Sahihi Müslim’de geçen rivayette Ömer, peygamber efendimizin hezeyan ettiğini söylemektedir! Yani peygamber efendimiz artık ne söylediğinin farkında değildir. Ümmetinin başına geçip onları yönlendiren ashap iste açık bir şekilde görüldüğü gibi kendi peygamberlerini bile tanımamışlar ve onu aklını kaçırmış olarak tanımlamışlardır. Böyle bir toplumdan hayır beklemek akıl ve mantığa sığmaz, bir peygambere ise hiç yakışmaz. Bu sebeptendir ki peygamber efendimiz ümmetini başıboş bırakıp gitmemişti. Onlara tutundukları halde asla hidayetten şaşmayacakları Kur’an-ı Kerim’i ve Ehl-i Beyt’ini terk etmişti. Kur’an tek bir kaynağa dayalı olduğu gibi onun tefsiri ve te’vili de bir taraftan yapılabilir. Aksi takdirde şimdi olduğu gibi Kur’an’ın her tefsiri birbirine muhalif olur. Şanı yüce Allah son zaman peygamberinin kitabını öyle şüpheli bir şekilde cahil insanların eline bırakmış olsaydı, kıyamet gününde yollarını şaşanlardan hesap soramazdı. Lakin şanı yüce Allah peygamberi Muhammed’in (s.a.v.) vasıtası ile bizlere Kur’an-ı, Ehl-i Beyt’i ile vasiyet etmiş ve böylece onun her bilgisini onlardan almamıza işaret buyurmuştur.

Onuncu örnek: Peygamber efendimiz vefat etmeden birkaç gün önce ashabın ileri gelenlerinin de içinde bulundukları bir ordunun başına daha genç olan Usame ibn Zeyd’i amir olarak tayin etmişti. Usame’nin emri altına verilenlerin içinde Ebu Bekir, Ömer, Talha, Zubeyr ve Ebu Ubeyde ibn Cerrah da vardı. Bu ordunun Şam’a doğru hareket etmesi emredildiği halde ashabın büyük kısmı Usame’nin komutanlığına rıza göstermeyip, peygamber efendimizin emrine karşı çıktılar. Bu ordunun Medine’nin dışında toplanması emredildiği halde ashabın çoğu orduyu terk edip Medine’ye geri dönmüştü. Bundan haberdar olan peygamber efendimiz ashabına hitaben şöyle buyurdu: “Sizler Usame’nin babası olan Zeyd’in de amirliğine karşı çıkmıştınız. Allah’a andolsun ki ikisi de amirliğe laiktirler…” (Buhari: Mağazi kitabı.)

Bazı tarihçilerin rivayet ettiklerine göre, ashap Usame’nin ordusundan ayrıldığını haber alan Resulullah (s.a.v.) ashabına hitaben şöyle buyurdu: “Usame’nin ordusundan ayrılanların üzerine Allah’ın laneti olsun!” Nitekim peygamber efendimiz onların hangi sebepten dolayı ordudan ayrıldıklarını iyi biliyorlardı. Ordudan ayrılan ashabın habercileri Medine’den onlara devamlı peygamberin hastalık durumunu bildirmekteydiler. Bu ashap da peygamber efendimizin vefatından dolayı duyacakları acıyı değil tam tersine ellerinden gidecek olan saltanatı düşünüyorlardı. Çünkü bu gibi ashap için halifeliğin ilahi bir irade tarafı yoktu, onlar için bu bir dünya mevkii sayılıyordu. Ve onun için de ahret korkusunu hiç düşünmeden dünya malına talip oldular. Peygamber efendimizin bütün vasiyetlerini ayakları altına alarak halifeliği kendilerine çektiler ve kendi aralarında sonuna dek paylaştılar.

Onbirinci örnek: Ashabın ileri gelenlerinden Enes ibn Malik anlatıyor: “Peygamber efendimizin hayatındaki durumdan geriye bir şey kalmadığını görüyorum!” Onu dinleyen biri dedi ki: “Namazda mı?” Enes dedi ki: “Namazın esasından kaybetmediniz mi?” (Sahihi Buhari: Namazı Kaybetmek babında.)

Görüldüğü gibi sahih olan bir kitapta bile namazın özünden kaybettiği anlatılmaktadır. Dinin direği olan namazın bile ashap tarafından değişime uğratıldığına göre, bu gibi insanlara Kur’an-ı teslim etmek nasıl doğru olsun? Bilhassa peygamber efendimizin ashabını iyi tanıdığı halde onlara güvenmesini beklemek bizim için ne kadar akıllı olur? Peygamber efendimiz ashabının kendinden sonra çok şeyi değiştireceklerini bildiği halde onlara en mühim olan emaneti güvenmesini düşünmek bile doğru olamaz. Çünkü bu gibi hafifliği peygamber efendimize isnat etmek hiçbir Müslüman’a yakışmaz. Bunu düşünmek bile çirkinliktir.

Onikinci örnek: Ashaptan olan Ebu Derde anlatıyor: “Allah’a andolsun ki, Muhammed (s.a.v.) ümmetinin eski halinden ancak beraber namaz kılmaları geri kalmıştır!” (Buhari; sabah namazı fazileti babında).

Bu rivayetten de belli olduğu gibi koskoca bir ümmetin içinde beraber namaz kılmaktan başka bir beraberlik veya tutkunluk kalmamıştır. Bu durumu ortaya atanlar ashaptan başkaları değildi. Yahudilere veya Hıristiyanlara bunları atfetmek ashabın daha da zayıf olduğunu kabullenmek olur. Ümmetin içindeki bütün bu gevşekliğin ana unsuru ashap idi. Nitekim kendileri halifeliği ve böylece Müslümanların idaresini ele almışlardı. Ehl-i Beyt’in hiç kabul etmediği girişimlerde bulundular ve bu girişimlerin neticesini tarih kitaplarında okumaktayız. Peygamber efendimizin göz nuru olan torunları ümmetin gözü önünde katlediliyor ve İslam’ın değişmez ana maddeleri ayak altına alınarak peygamber efendimizin yüce değerleri ortadan kaldırılıyordu. Bu gibi ümmete mi peygamber efendimiz yüce Allah’ın kitabını emanet etti?

Onüçüncü örnek: Sahabeden Ebu Said el-Hudri anlatıyor: “Resulullah (s.a.v.) Kurban ve İftar Bayramlarında ilk önce namazı kıldırır ve daha sonra hutbesini irad ederdi. Bu durum Mervan’ın Medine’ye vali olmasıyla değişti. Mervan, bayram gününde namazdan önce hutbe okumak için mimbere çıkmak istediğinde ben onu elbisesinden tutup mani olmak istemiştim. Kendisi elbisesini elimden çekip mimbere çıktı ve halka namazdan önce hitap etti. Ona dedim ki: “Allah’a andolsun ki (sünneti) değiştirdiniz!” Mervan dedi ki: “Ey Ebu Said, senin bildiğin sünnet gitmiştir!” Mervan dedi ki: “Halk, namazdan sonra bizi dinlemek için beklemiyor, ben de hutbeyi namazdan önce okuyorum!” (Sahihi Buhari: Namaz kılınan yere mimbersiz çıkmak babında).

Mervan kimdir? Resulullah’ın (s.a.v.) Medine’den kovduğu ve bir daha geri dönmesini yasakladığı Hakem’in oğlu Mervan’dır. Peki, Mervan’ın Medine’ye vali olmasını kim sağlamıştı? İlk önce üçüncü halife Osman bin Affan sağlamıştı. Daha sonra da onun akrabası Muaviye bin Sufyan onu vali edindi. Çünkü Mervan, Osman’ın zamanında Medine’ye girme iznini almıştı. Çünkü kendisi Emevilerden olup böylece halife olan Osman’ın akrabasıdır. Bu durumda peygamberin herhangi bir emri söz konusu olur mu!? Mervan’ı esas sünneti değiştirmeye iten sebep nedir? Muaviye’nin emri üzerine tüm camilerde Hz. Ali’nin lanet edilmesi sünneti getirilmişti. Halkın çoğunluğu bu çirkin işin içinde olmamak için imam namazını bitirir bitirmez hemen evlerine gidiyordu. İşte Mervan bu sebepten içinde Hz. Ali’yi lanet ettiği hutbesini namazdan önce okuyordu ve böylece halk ister istemez Hz. Ali’nin lanet edilmesi işine ortak ediliyordu. Peygamber efendimizin sahih olarak bilinen bir hadisi şerifi şöyledir: “Ali’yi söven beni sövmüştür ve beni söven ise şüphesiz Allah’ı sövmüştür!” Allah’ı ve peygamberini sövebilecek kadar öne giden bir toplumun değeri ne olabilir? Bu gibi topluma itimat etmek bir peygambere nasıl yakıştırılabilir? Allah korkusu yok mu bunu yakıştıranlarda? Tarih sayfalarına baktığımızda ashabın abid ve zahid olanlarından Hz. Hucr ibn Udeyy neden arkadaşları ile zulmen öldürülmüştü? Çünkü Hucr ve arkadaşları Hz. Ali’ye lanet edilmesine karşı çıkmışlardı da bu sebepten hiç acımadan öldürülmüşlerdi. Peki, Hucr ve arkadaşlarını acımasızca öldürenler kimlerdi? Tarih sayfalarında onların öldürülme emrini verenin Muaviye olduğu kaydedilmiştir. Peki, Muaviye Hz. Ali’ye lanet edilmesini emretmesi ve zahid olan Hucr hazretlerinin arkadaşları ile öldürülmesini emrettiği halde ashap değerini ortadan kaldırmış olmuyor mu? Nitekim İmam-ı Ali hazretleri peygamber efendimizin Ehl-i Beyt’inden olup, Hucr ve arkadaşları da ashaptan idiler. Bununla beraber İmam-ı Ali hazretlerine sövmenin Allah’a sövmek gibi olduğunu sahih hadis bizlere bildirmiştir. İman eden bir insanın kanını haksız yere dökenlere şanı yüce Allah aziz kitabında şöyle buyurmuştur: “Onların yeri ebedi olmak üzere cehennemdir.” Hucr ve arkadaşlarının kanı haksız ve günahsız olarak Muaviye ve yardımcıları tarafından akıtılmıştı. Bu olaydan ashaba çifte standart uygulandığını fark etmek mümkündür. Muaviye ashabın ileri gelenlerinden olarak Sünni kesimi tarafından yüceltilirken, Hucr ve arkadaşları hakkında adil bir söz sarf etmeye bile gerek görülmemiştir. Her şey o kadar açık bir şekilde tarih kitaplarında izah edildiği halde Muaviye’nin kutsallığı atılamıyor. Bu duruma göre ashabın hepsi haklı oluyor; ölen de, haksız yere öldüren de. Hatta şanı yüce olan Allah’ın bu durum hakkındaki emirleri belli olduğu halde. Hatta peygamber efendimizin sahih hadisi belli olduğu halde, yine de ashap ashaptır. Bu mantıksızlığın sonu acaba ne zaman son bulacak?

Tarihi olayların anlattığımız gibi cereyan ettiklerini araştırmak isteyenlere, Taberi Tarihi ve El-Kamil Fit-Tarih adlı iki muteber İslam tarihlerine bakmalarını rica ediyoruz.

Ondördüncü örnek: Peygamber efendimiz Muhammed (s.a.v.) hazretleri ashabına hitaben şunları buyurmuştu: “Ben, sizleri Kevser havuzumun başı ucunda beklerken, tanıdığım bir topluluk bana doğru gelecekler. Tam bu sırada benden uzaklaşıp gittiklerini göreceğim, diyeceğim ki: Ey Rab! Bunlar benim ashabım. Bana nida gelecek ki: Ey Muhammed, bunların senden sonra ne yaptıklarını bilmiyorsun. O zaman ben diyeceğim ki: Benden sonra tağyir edenler uzak olsunlar, uzak olsunlar!” Bu rivayet aynen sahihi Müslim ve Hanbelî mezhebinin imamı Ahmed ibn Hanbel’in Müsned adlı kitabında yer almıştır. İkisinden naklen olarak da Suyuti Cami’us-Sağir kitabında hadisi aynen kaydetmiştir.

Ashabın esas yapısı hakkında gereken bilginin yukarıda zikrettiğimiz hadiste yeterli kadar var olduğu kanısındayız. Ashap da nihayet bizim gibi insan olup, her türlü hatayı ve günahı işlemiş olabilir. Bu, bütün ashaba yönelik bir tarif değildir, belki çoğunluk için geçerli olan bir gerçektir. Şimdiye dek aktardığımız en sahih kitaplardaki rivayetlerden şu sonucu çıkarabiliriz: Peygamber efendimizin zamanında veya onun vefatından sonra ashabın çoğunluğu her türlü hatalara düşmüş ve hatta hiç af edilemeyecek günahları da işlemişlerdi. Ashabı sevmek bizlere öğretildiği gibi, ashap kendi kendilerini sevmemişlerdi. Ashap birbirine karşı çıkmış, birbirini öldürmüş ve birbirini yalanlamışlardı. Bu bir gerçektir ve en muteber olan kitaplarda bize kadar aktarılmıştır. Sabit olan duruma göre ashap genel olarak adil ve gerçekçi değildir. Ashap genel olarak suçsuz ve günahsız değildir. Ashabın durumu belli olduğu gibi asla Kur’an-ı kerim gibi en değerli olan emaneti ümmete taşımaya müsait değildi. Bu görev ümmet açısından hayati bir ehemmiyet taşımaktadır. İşte bu ehemmiyetin ağırlığını ashap kesin olarak taşıyamazdı. Bunu peygamber efendimiz kadar bilen de yoktu. Bu sebeptendir ki, peygamber efendimiz emaneti en güvendiği tertemiz kılınan Ehl-i Beyt’ine vermişti. Bu, peygamber efendimizin şahsi isteği ile hiç alakası olmayan bir durumdur. Nitekim şanı yüce Allah Ehl-i Beyt’i her türlü pislikten ar ettiğini aziz kitabında buyurmuştu. Bunun etraflıca açıklamasını ileride gerektiği gibi yapacağımızdan dolayı burada zikretmeye sebep görmüyoruz.

Esas olan gayemizi Allah’ın yardımı ile açığa koyduğumuzu umuyoruz. Ashap tarafını her aklıselim okuyucumuza gerektiği gibi sunduğumuza inanıyoruz. Gayemiz sadece ashap ismi arkasında gizlenen karanlık şahsiyetlerin üzerine ışık tutmaktı. Çünkü Müslümanların hayatında ashabın bu zamana dek büyük etkenler oluşturduğundan eminiz. Yaptığımız açıklamaları sadece en muteber olan kitaplara dayanarak gerçekleştirdiğimizi, vukuf sahipleri için şüphesiz olduğunu biliyoruz. Hiç kimsenin şahsi görüşüne karşı bir diyeceğimiz yoktur. Fakat hayatımızı tesiri altına alabilecek güce sahip olan bu gibi konularda susmayı kabullenemeyiz. Diyanetin bu hususta daha duyarlı olmasını temenni ediyoruz. Çağımız teknoloji çağıdır. Bu zamanda insanları aydınlatamamanın hesabını ileride bir daha ağır şekilde geriye ödeyebiliriz. İnsanların hayatına etki edebilen bu gibi konuları açık ve çağdaş bir şekilde konuşmamak, ileriye dönük büyük zararlara sebep olacaktır. İnsanlarımız arık hikâyelerle aldatıldıklarını anlamalılar.

Türkiye’mizde bu tarihe kadar Ehl-i Beyt imamlarından ve böylece peygamber efendimiz Muhammed’ten (s.a.v.) vasıtasız olarak Kur’an-ı Kerim’in tefsiri ve te’vili halkımıza kendi dilleri olan Türkçe ile sunulmamıştır. Allah’ın yardımı ile bizler bu mübarek işe girişmiş bulunmaktayız. Bu tanıtımı bizden önce diyanetin yetkilileri tarafından yapılmasını beklerdik. Fakat bu işin bize nasip olmasından dolayı çok mutluyuz, hamd ve şükür Allah’a olsun. O’nun salâtı ve selamı peygamberi Muhammed’e ve onun tertemiz Ehl-i Beyt’ine olsun. Allah’ın esenliği ve rahmeti tüm hakkı ve adaleti sevenlerin üzerinde olsun. Hakka ve adalete karşı şimdiye dek mücadele edenlere ve halen etmekte olanların üzerine de Allah’ın en şiddetli laneti olsun. Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.