“Heey Ali, Ali dur!.”
Arkadaşı Mevlüddü bu, Ellerindekine bakılırsa herhalde işten çıktıktan sonra biraz alışveriş yapmış ve akşamın bu geç saatine kalmıştı.
Otobüs durağını biraz geçtikten sonra sağda durdurdu arabayı. Mevlüd elindeki torbalarla sevinç içinde koşturuyordu. Otobüs durağındaki kalabalığı görünce, Mevlüd'ün öne çıkarak haykırışını ve böyle sevinç içinde koşturuşunu hiç yadırgamamıştı.
İnsanlar böyleydi işte!.
Susayınca suyun, aç kalınca aşın kıymetini bildikleri gibi yolda kalınca da arabanın veya arabalının kıymetini biliyorlardı. Kendisiyle aksi bir yol güzergahında karşılaşsaydı, belki sadece başıyla selam verecek ve belki de görmemezlikten gelecekti. Ama aynı istikamete, aynı güzergaha gittikleri için kendisini sevinçle karşılamıştı.
Acaba huzur-u mahşerde nasıl olacaktı?
O muazzam hesap gününün sıkıntısını yaşayan insanlar, ümmetini etrafında toplayan ve ümmetine şefaat edecek olan Resulullah (s.a.v.)'e nasıl bakacaklar ve onca kalabalıklar arasından ellerini kaldırarak.
“Ya Resullullah buradayız, buradayız, bizi unutma!”, diyerek nasıl haykıracaklardı!.
Suyun kıymetini susayınca, aşın kıymetini acıkınca anladıklan gibi, şefaatin veya Resulullah (s.a.v.)'e gereği gibi ümmet olmanın kıymetini de acaba bütün bunlara muhtaç olunca mı anlayacaklardı.
“Selamunaleyküm Ali abi..”
“Vealeykümselam Mevlüd, gel.”
Elindeki torbaları ayak ucuna koymuş ve yan koltuğa oturmuştu.
Hal, hatır sorarak, biraz da işlerden bahsederek Mevlüd'ün ineceği yere gelmişlerdi. Arabayı durdurmasına rağmen hala kapıyı açamayan Mevlüd, elinde kapının koluyla kendisine dönmüş ve ne söyleyeceğini şaşırmış bir vaziyette gevelemeye başlamıştı.
“Şey abi, kapının kolu!. Çok özür dilerim. Kusura bakma..”
Mesele anlaşılmıştı!.
Bir haftadır kırık olan kapı kolu, Mevlüd un de elinde kalmıştı. “Önemli değil” diyerek kapıyı dışarıdan açmış ve inmesine yardımcı olmuştu. Mevlüd ise halden hale girerek özür dilemeye devam ediyordu.
Her nedense kapı kolunun daha önceden kınk olduğunu Mevlüd'e söylememişti. Onun bunca ezikliği karşısında kendisini biraz kasarak “Önemli değil” demesi, nefsine daha hoş geimiştü. Arabasıyla hareket ederken, Mevlüd'ün son sözü yine özür dilemek olmuştu.
“Abi ne olur kusura bakma..”
“Önemli değil dedim ya!.”.
Bir yandan araba kullanıyor, bir yandan da Mevlüd'ün halini düşünerek gülümsüyordu. Yaşadıkları toplumda özür dilemeyi alışkanlık haline getirenler vardı. Bunlann bulunduğu yerde bir aksilik olduğu zaman suçlu aramaya hiç gerek yoktu. Kimlikleri ve kişilikleri suçluluk psikolojisiyle yoğrulan bu insanlar, başlarını yana eğerek hemen konuşmaya başlarlardı.
“Özür dilerim efendim. Bu olmamalıydı!.”
“Göremedim, çok özür dilerim!.”
“Bağışlayın efendim, mani olamadım!.”
Bu suçluluk psikolojisi, abilere, efendilere veya kendilerine büyük adam deniien şahıslara karşı daha da büyümekteydi. Yaşanılan toplumda özür dilemesini hiç bilmeyen nadide(!) insanlar olduğu gibi, her şartta ve her olayda özür dileyen böylesi kimseler de çoktu.
Bu düşüncelerle rampa aşağı inerken önündeki kamyonun arka ışıklarını farketti. Ayağı gayriihtiyari frene gitti.
Fakat araba durmuyordu!.
Frene tekrar tekrar bastı, sonuç yok!. Kamyonun arkasına gitgide yaklaşıyordu. El frenini hatırlayarak hemen sonuna kadar asıldı.
Araba yine, yine durmuyordu!.
Sağ ayağının olanca gücüyle ayak frenine basarken, sağ eliyle de el frenini olanca gücüyle asılıyordu. Fakat nafile! Ayağı ayak freninde, eli el freninde iken kamyonun arkasına büyük bir gürültüyle çakılıverdi.
Araba durduğu gibi, kendisi de, duygu ve düşünceleri de bir anda durmuştu, bir anda donmuştu sanki!. Çarpmanın şiddetiyle ön kaporta haşat olmasına rağmen kendisinde görünür birşey yoktu.
Başından birbiri ardı sıra kaynar sular dökülüyordu.. “Kaza geliyorum demez” derlerdi, ne doğru sözmüş bu!.
“Geliyorum” demeden, “Geldim” demişti, gelivermişti işte!
Arabanın kapısını açabilmek için zorladı. Kapının şakülü kaçmış olacak ki, epey zor açıldı.
Arabadan indi.
Ön kaputun yarısı kamyonun arkasına girmişti. Bereket versin, kamyonda pek bir şey yoktu. Kamyon şoförü ise kamyondan hala inmemişti.
“Acaba levyeyi mi yoksa kliko sapını mı anyordur?” diye endişeli bir düşünce geçti içinden. Çünkü söylentilere göre bu kamyon şoförleri genelde belalı adamlarmış! Haklı oldukları değil, haksız olduklan durumlarda bile yaygara ederlermiş!.
Şimdi ise durum daha da farklıydı!. Adam ne dese, ne yapsa haklıydı.
Sen adamın arabasına arkadan bindir ve ondan sonra da adamdan anlayış bekle!.
Adam güleryüzle kamyonundan insin, aynı sevecenlikle elini sıksın ve omuzuna vurarak “Üzülme birader, olur böyle şeyler!” desin, hiç olacak bir şey miydî bu!..
Adam kamyondan hala inmemişti!.
Çaresiz, kendisi gitti şoför mahalline. Adam direksiyonun başında oturuyordu. Yanına gittiğinde, kamyon şoförü gözlerini ondan tarafa çevirdi. Gözleriyle uzunlan yakmış gibi, ona bakıyordu. Tabi ki bu uzunlara karşı hiç sellektör yapmadan başladı konuşmaya.
“Birader çok özür dilerim, geçmiş olsun..”
Cevap yok! Sadece kafayı salladı. Görünüşe bakılırsa, pek sinirlenmişe benzemiyordu. Devam etti.,
“N'apacaksm, oldu işte. Frenler tutmadı, kusura bakma..”
Yine ses yok! O ise devam ediyordu.
“Fakat kamyonun arkasında hiç hasar yok, merak etme..”
Kamyon şoförü hafifçe gülümsedi ve hala çalışmakta olan kamyonunu vitese takarak.,
“Takma kafanı, olur böyle şeyler!,” dedi ve hareket etti. Arkadaki araba bir-iki metre sürüklenip, kurtulmuştu.
Arabasının haşat olmuş ön kaportasına yaslanarak giden kamyonun arkasından hayretle bakıyordu!.
Kimse hakkında önyargılı olmamak gerekirdi. Kendi kendisine “Bak ne insan evlatlan varmış!” diye düşünüyordu. Adam tek bir kötü söz dahi kullanmamıştı. Onun sözüne inanmış olacak ki, kamyondan inip, kamyonun arkasına bakmaya bile gerek duymamıştı.
İnsan, heryerde insandı!.
Kendi arabasının başında durup, kamyonun ilerlerde kayboluşunu seyrederken, yolun karşı tarafındakilerin kendisine bağırdıklarını duydu. Kazayı gördükleri için, herhalde “Geçmişolsun” diyorlardı.
Birkaç tanesi yanına yaklaştı.,
“Niye saldın?”
“Neyi saldım!”
“Canım, kamyon şoförünü neden saldın?”
“Haa, ben salmadım, o kendi gitti..”
“Anlaştınız mı?”
“Sağolsun, bir şey istemedi.”
“Kim istemedi?”
“Kamyon şoförü.”
Şaşırmışlardı! Tabi ki hoş karşıladı, çünkü kamyon şoförünün insani tavnna kendisi de şaşırmıştı. Bu sefer hepsi birden konuşmaya başladı.
“Birader sen ne diyorsun ya? Sen ta burada durmuştun, kamyon geri geri gelerek sana çarptı!.”
“Anlıyamadım!”
“Sen durmuştun. Kamyon geri geri gelerek sana çarptı.”
“Yani o mu bana çarptı?”
“Tabi o çarptı. Adama o kadar “Dur, dur.” diye bağırdık, duymadı.
Kaza anında duyduğu sarsıntıdan, daha büyük bir sarsıntıyla sarsıldığını hissetti. Rampa aşağı inerken sağa sola değil de, devamlı kamyonun arka lambalanna baktığı için, kamyonun kendi üzerine geldiğini değil, kendisinin kamyonun üzerine gittiğini zannetmişti!
Acınacak bir durumda olan ön kaportayı eliyle yoklayan bir adam, yüzünü buruşturarak sordu.,
“Plaka numarasını aldın mı bari?”
Bomboş bir kafatası gibi hissettiği başını sallayarak “I, ıhh” derken, gözünün önüne kamyon şoförünün gülümseyen yüzü geliyordu..
Namussuz herif, özür bile dilememişti.
Alıntı