You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

KÂİNÂTTAKİ VE YARATILIŞTAKİ İLÂHÎ GAYE, GİZLİ SEBEP (HİKMET)

KÂİNÂTTAKİ VE YARATILIŞTAKİ İLÂHÎ GAYE, GİZLİ SEBEP (HİKMET)

Üye
KÂİNÂTTAKİ VE YARATILIŞTAKİ İLÂHÎ GAYE, GİZLİ SEBEP (HİKMET)
“De ki: Göklerde ve yerde neler var bakın? (Fakat) bunca ayetler (ibretler) ve inzarlar
(korkutmalar) iman etmeyecekler güruhuna fayda vermez.” (Yunus:101). “Onlar (Allah
(c.c.)’ın) göklerde ve yerdeki o muazzam mülkü saltanat (ına), Allah’ın yarattığı herhangi bir
şeye, belki ecellerinin yaklaşmış olduğuna da hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra hangi
bir söze inanacaklar ki?” (A’raf:185). “Göklerde ve yerde (Allah (c.c.)’ın varlığını, birliğini ve
kemâl-i kudretini ispat eden) nice âyetler (nişâneler) vardır ki (insanlar) bunlardan yüz
çevirici olarak, üstüne basar geçerler.” (Yusuf:105). “And olsun ki biz cinler ve insanlardan bir
çoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, bunlarla idrak etmezler, gözleri
vardır, bunlarla görmezler, kulakları vardır, bunlarla işitmezler, onlar dört ayaklı hayvanlar
gibidir. hatta daha sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin tâ kendileridir.” (A’raf:179).
Cenab-ı Hak, her şeyde mü'minden, kendisine imanda vesile olacak bir alâmet, bir
işaret, bir delil görmesini ister. Bizi buna davet ederken şuuru elden bırakmamamızı da
emreder. Her şeyde Allah (c.c.)’ın alamet ve eserlerini görmeyen kalp kördür. “…(Yalnız
maddi) gözler kör olmaz, fakat (asıl) sinenin içindeki kalpler kör olur.” (Hacc:46).
Cenab-ı Hak, bize kainattaki (evrendeki) eserlerini araştırmamızı emretmiştir. Kainatın
kendisi, dikkatleri kendi üzerine çekme özelliğine sahiptir. Mü'minler de kafirler de O’nu
incelemişlerdir. Mü'minler ile kafirler arasındaki farklılık, kainatın gerisindekini görme
yolunda akıl ve aklî kanunların kullanılması ile eşyaya, aklı kullanmadan sadece maddi gözle
bakmak, ruhsuz bir eğilimle toprağı incelemektedir. Kur'an-ı Kerim kainattaki eserler için;
“…Bilecek (anlayacak) herhangi bir kavim için…” (Fussilet:3) veya “…İyi düşünecek bir
kavim için…” (Zümer:42) demişse “…Akıllarını kullanacak bir kavim için…” (Casiye:5) de
diyerek akıl kanunlarının sağlamlaşması için Marifetullah’ın şart olduğunu ortaya koyar.
Kainatın, her belgesini (delil-vesika) sadece bizim bildiğimiz iddiasında değiliz. Bu
bilgide biz ve kafirler ortağız. Ancak aramızdaki fark, bizim bu belgenin varlığını kendisinden
ayrılmayan aklî icaplarıyla anlatmamızdır.
Onlar ise bu metoda karşı çıkıyorlar. Bu durumumuzla, çok güzel bir binanın
karşısında duran iki mühendise benzeriz. Her ikisi de planından her türlü yapı özelliğine kadar
binayı yakından tanımaktadırlar. Mühendislerden biri, bu binanın hiçbir bilgi, irade, kudret ve
intizamcıya lüzum kalmadan kendiliğinden bu güzelliği kazanıp meydana geldiğini ileri
sürerken, diğeri ise bilgi, hikmet, irade ve kudret gibi çeşitli özellikleri olan bir mühendis
tarafından inşa edilip yapıldığına kesinlikle inanmaktadır. Konumuz, bundan farksızdır.
Aklına göre hüküm veren birinci şahıs şu iddiada bulunur: Ben yakın bir gelecekte bu binanın
nasıl kendiliğinden meydana geldiğini keşfedeceğim diyor.
Halbuki kainat zamanla daha çok anlaşılıp, keşfedildikçe Allah (c.c.)’a daha çok delâlet
eder. (Kılavuzluk, yol göstermek, aracılık etmek). Normal bir insan, kainatta hakim olan
Allah (c.c.)’a delâlet eden hikmetlerin, yani yaratılıştaki ilâhi gaye ve sırların olduğunu görür.
Bunların boşa yaratılmadığını anlar. Mevcut her şeyin, şu anda bulunduğu durumun akla
gelebilecek başka her durumdan daha iyi ve mükemmel olduğu ve bu durumu kazanmasının
tesadüfi, rast gele olmayıp bir sebebe dayandığını açık olarak hisseder. İşte misaller:
1) Şayet üreyen, çoğalan sineklerin bir kısmı ölmeseydi, beş sene içerisinde bütün yer
küresini kaplayarak her yerde beş santim yükseklik meydana getirebilecek derecede
çoğalırlardı. Bu, tüm mahluklardan sadece bir tanesidir. Bütün mahlukat ölmeden sürekli
2
çoğalsaydı, dünyanın durumu ne olurdu. Hastalığın hikmetini, sırrını ve hastalıkları meydana
getiren mikrop ve diğer zararlıların faydasını anlayabilmekteyiz. Birinin de şöyle dediğini
duymuşunuzdur: İnsan hastalıksız ölseydi daha iyi olmaz mıydı? Yahut bir hastalığa
yakalandığında, tekrar tekrar başka hastalıklara bulaşmadan, hemen ölseydi daha iyi olmaz
mıydı? Bu şekilde düşünenler, insandaki yaşama ümidinin, korkunun ve görüp anlamanın
hikmetini anlayamamışlardır.
2) Eğer bakteri ve pislikleri yok eden etkenler olmasaydı, ne sonuçlara varılacağı
açıkça görülebilirdi. Buradan da insanın, varlığını lüzumsuz zannettiği bir çok şeyde büyük
bir sır ve sebebin bulunduğunu anlamaktayız. Evet insan, bir çok şeyin gayesizliği
kanaatindedir. Eğer bazı varlıklarda güzel yönlerden başka bir şey bulanmasaydı, güzellik
bize yeterdi. Yine bazı şeylerde sadece korkutma özelliği bulunsaydı, hikmet (yaratılıştaki
gaye) olarak korku yeterdi. Korkunun varlığı, en büyük hikmetlerdendir. Korkunun boşuna
olduğu söylenemez. Korku sebebiyle insan, hayatta bir çok şeyden sakınarak devamlı uyanık
davranır. İmkan ve gücünü daha düzenli ve tedbirli kullanıp mesleğinde ilerler.
3) Bazı kimseler de şöyle diyor: Kötülükte de hikmet var mıdır? Üzüntüde de mi
hikmet mevcuttur? Adalet, zulümden daha iyi değil midir? Merhamet, kabalıktan daha iyi
değil midir? Anne babanın bakımı yetimlikten daha iyi değil midir? İman, küfürden daha iyi
değil midir? Öyleyse iyi ve güzel şeyler varken bu kötü ve eksik şeylerin varlığı nedendir?
Bazıları da buradan yola çıkarak, Allah (c.c.) kötülüğü niçin yarattı? sorusunu sorduktan sonra
şu neticeye varırlar: Kötülüğün varlığı, ilahın olmadığına delildir. Çünkü ilahın ve ondan
çıkacak ve olacak her şeyin iyi olması lazımdır.
Onlara deriz ki: Her şeydeki hikmeti tanımayı arzulamamız veya öğreninceye kadar
sormamız, yahut onu araştırmamız olağandır. Yoksa hikmeti tanımakta kusur ve hata yapmak,
onun yokluğu anlamına gelmez. Sonra Allah (c.c.)’a bunu niye yaptın? diye soramayız. Bu
soruyu ancak Allah (c.c.)’ın büyüklüğünden ve ilminin her şeyi kapsadığından habersiz olan
cahil kimse sorabilir. Ancak insanlıktan yoksun bazıları Allah (c.c.)’ın kemâlâtını reddedebilir.
Âlim, bir iş yaptığı zaman cahil ona bunu niye yaptın? diye soramaz. Cenab-ı Hak insanlara
bilgi derecelerini şöyle bildiriyor: “..Size az bir ilimden başkası verilmemiştir. ” (İsra:85).
Şüphesiz ki bilenlerle bilmeyenler bir olmaz. Bilenlerle bilmeyenler ölü ile diri gibidir. Gece
ile gündüz gibidir. Yine şüphesiz ki Allah (c.c.)’tan en çok Allah (c.c.)’ı bilenler korkar. Hikmeti
(yaratılıştaki ilâhi gaye-sır) anlamaya dair şu soruları cevaplandırmamız icap eder: İçki içmek
kötüdür, üzümün yaratılışı da kötü müdür? Esasta üzüm çok hoş ve güzel bir meyvedir.
Ondaki yaratılış hikmeti açıktır. Üzümü yaratılış gayesinden saptırıp fesada götürücü, kötü
biçime dönüştüren insandır. Demiri, insan öldürmede kullanmak kötüdür. O halde demirin
yaratılması da mı kötüdür? Halbuki demirin yaratılmasında sayılamayacak kadar çok
hikmetler vardır. Ancak insanın onu kötü yolda kullanması yanlıştır. İnsanları küçümseyip
doğrulara karşı şımarık, küstahça davranmak, kibirdir, kötüdür. Fakat her mevzuda doğru olan
gelişmeyi ve yükselmeyi gerçekleştirmek gayesiyle kendisinin örnek olmasını istemek, örnek
olmak kötülük müdür? Allah (c.c.), yükselme ve ilerlemeyi arzulaması için insanda bir kabiliyet
yaratmıştır. Ama bu kabiliyeti kötüye kullanıp onu çirkin bir kibire dönüştüren insanın
kendisidir. O halde insan, Allah (c.c.)’ın yarattığındaki gaye ve sebepleri ters yönde
kullanmakla, iyiyi kötüye, doğruyu yanlışa çevirmiş olur. Başka bir soru da şudur: İnsandaki
bu istidadı iyi veya kötü yolda kullanabilmenin hikmeti (ilâhi gaye- gizli sebep-sır) nedir?
Cevap: İnsanoğlunun hiçbir yönü uyuşuk kalmadan tüm kudretinin kullanılmasıdır. Mesela:
Akıl kabiliyeti, düşünce kabiliyeti ve vücutsal kabiliyet gibi. Bütün bu kabiliyetlerin doğru
yolda kullanılması halinde insanın yüceliği ortaya çıkar. Ayrıca bu çeşitli kabiliyetler arasında
ölçülü bağı kurduktan sonra Allah (c.c.)’ın insan üzerindeki fazileti anlaşılır. Bunun aksine bir
kısmın yaratılış gayesi dışında kullanılıp diğer kısmının uyuşukluğa terk edilmesi, Allah
(c.c.)’ın kanunlarından sapma sonucunu doğurur. Kötü işler yaptığının farkına varan insan,
3
KÂİNÂTTAKİ VE YARATILIŞTAKİ İLÂHÎ GAYE,
GİZLİ SEBEP (HİKMET) -IIdoğru
yola kolayca dönüş yapar. İnsanoğlu bu dönüşle Allah (c.c.)’ı en iyi şekilde tanıyabilir.
İnsan hataya düşüp, istiğfar edip tevbe ve özür dilemedikçe Allah (c.c.)’ın af edici olduğunu
bilemez. Kötülük işlemedikçe Allah (c.c.)’ın tevbeleri kabul edici olduğunu kestiremez. O
duruma düşünce Allah (c.c.)’ın tevbesini kabul edeceğine inanır. Hidayet, sapıklık, iyilik ve
kötülük olmadıkça, iyi, kötü, hidayet ve şerri yaratmasındaki mutlak gaye ve sır anlaşılamaz.
Son olarak insan hangi durumda iyi veya kötü bulunduğunu bilmedikçe Allah (c.c.)’ı tam ve
hakkıyla tanıyamaz.
Allah (c.c.)’ın insan ve cinleri yaratmasındaki hikmeti bu şekilde ortaya çıkmaktadır:
“Ben cinleri de, insanları da (başka bir hikmete değil) ancak bana kulluk etsinler diye
yarattım.” (Zariyat:56).
İnsanoğlu, sıkıntıya düşüp Allah (c.c.)’a yalvarmadıkça O’nun duaları kabul edici
olduğunu çıkaramaz. Rızıkların her yaratığa nasıl ulaştığını bilmedikçe, O’nun Rezzâk
olduğunu bilemez, göremez. Resûlüllah (s.a.v.)’ta görülen bir çok davranışın sırrını, şimdi daha
iyi anlayabiliyoruz. Son olarak bu dünyanın her bakımdan iyilik ve güzelliklerle dolu olmasını
isteyenlerin sorusuna gelelim: İnsan, iradesi ve gücüyle kötülükten uzaklaşıp iyiliğe doğru
yönelirse, imtihanı başarmış olur. “…Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de
deniyoruz.” (Enbiya:35). “O, hanginizin daha güzel amel (ve hareket) edeceğini (hakkınızda)
imtihan etmek için ölümü de, hayatı da takdir eden ve yaratandır.” (Mülk:2). “Her bir nefse
ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı ilhâm edene ki,
onu tertemiz yapan kişi muhakkak umduğuna ermiş, onu alabildiğine örten kişi ise elbette
ziyana uğramıştır.” (Şems:7-10).
İnsan dünya imtihanını kazandığı müddetçe ahiretteki mutlak iyi ve güzel hayata
adaydır. “Rableri katındaki selâm yurdu onlarındır.” (En’am:127). Fakat imtihanda başarısızlık
gösteren ise mutlak kötü hayata kavuşmayı hak etmiştir: “Allah’ın nimetine bedel küfrü (ve
nankörlüğü) ihtiyar edenleri (bununla beraber) kavimlerini de helak yurduna, cehenneme
(sürükleyip) sokanları görmedin mi? Onların hepsi oraya girecekler. O, ne kötü bir
karar(gah)tır.” (İbrahim:28-29).
İnsanoğlu, aklını şuurlu olarak kullandığı takdirde bu arlığın en küçük atomlarından en
büyük cisimlerine kadar her şeyin hikmetlerle dolu olduğunu hiçbir şeyin hikmetsiz, gayesiz
olamayacağını ve yaratılmadığını görecektir. Hikmeti (yaratılış gaye ve sırrı) daha yakından
anlama bakımından birkaç misal daha verelim: İnsanın gözleri, başının üst kısmında veya
gerisinde veya çenesinin altında veyahutta başka bir yerde düşünülebilir mi? Oralarda bir
yerde olsaydı daha uygun görünür müydü? Bunun gibi insanın herhangi bir organının şimdiki
halinden daha uygun bir yerde olabileceğini hiç aklınızdan geçirdiniz mi? Aklına saygısı olan
insanın başka türlü düşünmesi imkansızdır.
Hikmet konusunda insandan verilecek en açık örnek de eldir. Elin yerini tutabilecek
bir şeyin imkansızlığı ortadadır. Bir an için elin olmadığını, onun yerine başka bir aletin
kullanılmasının bile düşünülebilir ve kolay olamayacağını anlarız. Güç, hareket ve yatkınlık
bakımından elin yerini tutabilecek bir şey asla mümkün değildir. Okumak istediğin kitabı
eline alarak, onu okumana uygun bir mesafede, dilediğin şekilde tutarsın. Sahifeleri çevirmek
istediğin zaman parmaklarını sahifenin alt veya üstüne koyarak çevirirsin. Yahut tek parmağın
sahifenin üzerinde kaydırılması, çevrilmesine yeterlidir. El, kalemi tutarak yazı yazar. Her
4
türlü alet onunla hareket ettirilir. İnsan onunla yemek yer, pencereyi onunla açar. Onunla
dilediğini taşır veya dilediği şeye dokunur. Tırnaklar en çok aşınma ile karşı karşıya kalan
parmakları korur. Tırnaklar olmadan vücudunu kaşıyamayacağın gibi bazı hassas ve ince
şeyleri de taşıyamazsın. Elin baş parmağı, düşünülemeyecek kadar çok önemli işler görerek
taşımada kolaylık sağlar. El şimdiki şekli gibi değil de başka türlü olsaydı bu işlemlerin
hiçbirini istenilen şekilde başaramayacaktı.
Çöldeki dikenli otları rahatça yiyebilmesi için devenin üst dudağı yarıktır. Ayak
tabanları da kuma batmayacak şekilde yaratılmıştır. Diğer hayvanlarda olduğu gibi eğer çift
veya tek tırnaklı olsaydı, kumda yürümesi imkansızlaşacaktı. Kepenk gibi uzun kirpikleri
olmasaydı, gözlerini kum tanelerinden koruyamayacaktı. Devedeki hörgüç ise uzun süren çöl
yolculuğunda su ve yemek ambarı görevini yapar.
Bitkilerdeki terleme, yapraklardaki mevcut delikler yoluyla buharlaşan suların bir
neticesidir. Eğer bu buharlaşma ile su kaybı olmasaydı, kökleri bağlı kılçıklar, gerekli
besinleri topraktan emerek yapraklara kadar gönderemeyecekti. Tabii ki bu terleme, bitkilerin
cinsine ve bulundukları tabiat şartlarına göre farklıdır. Kıraç topraklardaki terleme daha azdır.
Eğer aynı derecede terleme olsaydı, kıraç toprakların bitkileri kısa sürede susuzluktan
kavrulup giderdi.
Kuşlar, başka hayvanlara oranla daha hafiftir. Kuşlar üzerinde yapılan incelemeler,
kuşun hafifliğini sağlamak için kemiklerin yassı ve çok ince yaratıldıklarını ortaya koymuştur.
Bu hafiflik kuşların uçmalarını kolaylaştırmaktadır.
Güney kutbundaki buzullarda yaşayan penguen kuşunun dişisi, kışın en sert hüküm
sürdüğü ve her tarafın karlarla kaplı olduğu aylarda yumurtalarını ayaklarının üst tarafında
cebe benzer deri katları arasında saklar. Böylece doğan yavrular, gelişip kuvvet kazanıncaya
kadar her türlü soğuktan korunmuş olarak büyürler.
Balıkların iki tarafında boydan boya iki çizgi uzanmaktadır. Mikroskopla çok iyi
gözlenebilen bu çok ince ve duyarlı çizgilerle balık, yaklaştığı engel veya kayaya çarpmaktan
kurtulur. Engele veya kayaya çarpan suların verdiği basıncı bu çizgiler çok uzaktan hissedip
balığı uyarır. Böylece yolunu değiştirip korunmuş olur.
Geceleri uçan yarasa, karanlığa ve gözlerinin çok küçük olmasına rağmen, engeller
fazla olsa da hiçbir şeye çarpmadan gayet hızlı bir şekilde uçar. Yapılan araştırmalar,
yarasanın uçtuğu yöne saldığı titreşimler sayesinde önündeki engellerin mesafesini ölçerek,
onlara çarpmaktan kurtulur. Gözleriyle göremediği şeyleri de radar gibi kolaylıkla algılar.
Bu misaller, kainatta mevcut her şeyin sayısız hikmetler (yaratılıştaki ilâhi gaye- gizli
sebep) taşıdığını bize açıkça anlatmakla hikmet belgesini tasdik ve onaylamaktadır. Ancak
kör kalpler, sağır kulaklar ve uyuşuk beyinler Allah (c.c.)’ın bir eserini dahi anlamaktan acizdir.
Rabbimiz buyuruyor:
“Göklerde ve yerde (Allah (c.c.)’ın varlığını, birliğini ve kemâl-i kudretini ispat eden)
nice ayetler (nişaneler) vardır ki (insanlar) bunlardan yüz çevirici olarak, üstüne basar
geçerler.” (Yusuf: 105). “Ve (şunu) söylediler (söylerler): Eğer bizi dinler, yahut aklımızı
kullanır (insanlar) olsaydık şu çılgın cehennem yârânı içinde bulunmazdık.” (Mülk:10).
Acaba radarı deli, dilsiz, sağır ve kör diye bilinen birinin icat ettiğini söyleyen kimse
akıldan şüphe edilip deliliğine hükmedilmez mi? Yarasalardaki titreşimin varlığını dilsiz, kör,
sağır ve ölü tabiata dayandırmak büyük bir delilik değil midir? Rabbimiz buyuruyor: “Bizim
ayetlerimiz hakkında sapkınlık edenler şüphesiz bize gizli kalmazlar. O halde ateşin içine
atılacak kimse mi hayırlıdır, yoksa kıyamet günü korkusuzca gelecek olan kişi mi? Siz
dilediğinizi yapın, çünkü O, ne yaparsanız hakkıyla görendir.” (Fussilet:40).
IIIBu
kainattaki milyonlarca atom ve hücrelerde, o sayıda değişik yaratılış gaye sebep ve
sırları vardır. Atom ve hücrelerin birleşiminde, yaratıkların her çeşidinde, bütün kütlelerde ve
her şeyiyle kainatta sayısız hikmetler ve sırlar vardır. Bu hikmetli eşya ve varlıklardan birini
yokluğa ve tesadüflüğe dayandıran insan, deliden başka bir şey değildir. Hakim olan Allah
(c.c.)’a inanmayan nice taşkın kişi, mü'minleri hikmetleri uydurmakla suçlayarak
hayasızlıklarını ortaya koymaktadırlar. Yine Rabbimiz buyuruyor:
“Hokka ile kaleme ve (erbab-ı kalemin) yazmakta oldukları şeylere and olsun ki
(Resûlüm) Sen, Rabbinin nimeti sayesinde, bir mecnun değilsin. Senin için muhakkak ve
muhakkak tükenmeyen bir mükafat vardır. Hiç şüphesiz büyük bir ahlâk üzerindesin Sen.
Yakında göreceksin, onlarda görecekler delilik hanginizde imiş. Şüphesiz ki Rabbin, o
kendi yolundan sapan kişiyi çok iyi bilendir. O, hidayete ermiş olanları da pek iyi bilendir.
Artık (Resûlüm) o yalanlayanları tanıma (onlara boyun eğme).” (Kalem:1-8).
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.