You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

İslam Devletleri Neden Geri Kalmıştır?

İslam Devletleri Neden Geri Kalmıştır?

~Laedri~
RE: İslam Devletleri Neden Geri Kalmıştır?
Insanların çalışmamasını yada tembelliğini islâma yıkamayız...
Bizler çalışmıyor kendimizi gelişltirmiyorsak bunda islâmın suçu yok
Şayet öyle olsaydı eski zamanlarda okadar büyük ilim adamları çıkmazdı
Mesele islam değil
Mesele o prensipleri Hakkı'yla yaşayamamak
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 11-11-2015, Saat:03:24 PM, Düzenleyen: fenafillah.
...
RE: İslam Devletleri Neden Geri Kalmıştır?
Nasıl geri kalmayalım .Kendimizi geliştirmeye çabamız yok malesef.

İran bile Kendi aracını üretiyor biz hala 50 yıllık İtalyan tofaşlarıyla yetiniyoruz.

Çaba yok çaba...

                                                                        “Hayat tiyatro gibidir, en kötü insanlar, en iyi yerlerde otururlar.”
Aristofanes
Bunu ilk beğenen sen ol.
Acemi Üye
RE: İslam Devletleri Neden Geri Kalmıştır?
İslamdan uzaklaştığımız için maalesef...
...



لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ


Bunu ilk beğenen sen ol.
Kıdemli Üye
RE: İslam Devletleri Neden Geri Kalmıştır?
You can not out run me I m VAYNE!



Ben müslümanım ,
İslam mükemmel , ama ben değilim.
Eğer ben hata yaparsam beni suçla.
Dinimi değil.


Bunu ilk beğenen sen ol.
Profesör
RE: İslam Devletleri Neden Geri Kalmıştır?
Soruyu soran bu yazıyı mutlaka ayrıntıları ile dikkatlice okumalısınız..bu yazı öylesine yazılmış bir yazı değil, akademik bir araştırma ürünüdür..

___________________________________________________________


Müslümanlar
Neden Geri Kaldı?

I
Bu sorun uydurma veya basit bir tefekkürün eseri de­
ğildir.
Cebelitarık'tan Endonezya'ya kadar bütün bölgelerde
mevcut sakinlik ve atalet manzaraları bu soruyu zorunlu
kılmaktadır. Bazıları tarafından "İslam' ın Karanlık
Gecesi" olarak tarif edilen bu durumun kendini açıkça
göstermesi, Hindistan'ın İngiltere tarafından işgali ile I.
Dünya Savaşı'nın sonuna kadar olan dönemi kapsamaktadır.
Sonuçlarının günümüze kadar bütün gücüyle hissedilmesi
gibi onun daha derin sebepleri ve çok eskilere
dayanan bir başlangıcı bulunmaktadır.
Bir halkın yükseliş ve çöküş sebepleri her zaman çok
karmaşık ve çeşitlidir. O sebeplerin sadece bir kısmı objektiftir
ve böylece değerlendirme ve öğrenmeye açık, di­
ğer bir kısmı ise insanların kalp ve iradelerinde bulunduklarından
dolayı ulaşılmaz ve açıklanamazdır.
Sayacağımız bölgeler dışındaki geniş alanlarda sayı­
sız nesil (köylü) tarih dışında kalıp yerinde sayarak ya­
şar ve ölürken, aynı zamanda hayat, irade ve aydınlanmanın
kaynaklarının tarih boyunca Mısır, Yunanistan,
Roma, Arabistan, Hindistan, Çin ve Meksika' da, bugün
ise Avrupa ve Amerika' da ortaya çıkmasının sebepleri
nelerdir? Başkalarıyla, aynı güneş ve aynı şart-

lar altında oldukları halde biçimsiz ve bilinmez olarak
gezinmeye devarn ederken, bir halkın birdenbire kendini
bulmasını ve kahraman, aziz, şair beşiği olmasını sağ­
layan nedir?
Açıklamalar bir dairede toplanrnaktadır. Liderler, kurumlar,
ekonomik şartlar v.s. suçludur. Halk cahildir ve
bu yüzden ahlaksız lideriere tahammül etmektedir. Liderler
ise bencildir ve halkını bilinçlendirrnernektedirler.
Kururnlar ortamın kültür seviyesinin sonucudur ve kendi
açısından da düzenin, daha doğrusu aynı kururnların
sonucudur. Burada sebep nedir, sonuç ne olabilir?
Tarih, söz gelimi matematik gibi kesin doğru değildir.
Onun kendi kuralları vardır fakat bu kurallara bakarak
hadiselerin cereyanını tahmin etmek veya cereyan etmiş
olanlarını kesin olarak açıklamak mümkün değildir. Tarih
hayat ile alakah bir hikayedir. Hayat ise özgürlüğün,
kendiliğinin ve öngörülrnezliğin tezahürüdür. Onun son
tanımlanmasında hayat sır olarak kalır. Bu sebepten dolayı,
bir halk neden geri kalır sorusuna kesin ve tam bir
cevap yoktur ve olamaz.
Alan sınırlaması sebebiyle mümkün olmadığı gibi bu
makalenin hedefi Müslüman halkların gerileme sebeplerini
araştırmak hatta saymak bile değildir. Fakat ona rağ­
men diğerlerinden, taşıdıkları önem itibarıyla ayrılan iki
sebebi zikredeceğirn: Dış sebeb Moğol istilası, iç sebep­
İslam' m teolojik yorumu.
--her ne kadar moğol istilasıyla alakalı olarak çok yazılıp
çizildiyse de, bu facianın korkunç boyutlarının insanların
zihinlerinde hiçbir zaman yeterince aniaşılmadığını
düşünüyorum. İslam için hayati önem taşıyan
muazzam büyüklükteki alanda yüzlerce şehir ve insan
eli ile yaratılan ne varsa yeni ve hatta eski tarihte örneği
bulunmayacak şekilde yok edilmiştir. Birçok bölgenin

nüfusu, son insana kadar, tamamen ortadan kaldırılmış­
tır. Ayaklar altına alınmış insanların bir daha ayağa kalkmaları
mucize sayı labilir.
Diğer taraftan; İslam'ın sadece teolojik olarak anlaşılması-onun sadece din mesajı olarak algılanması
ve böylece
dış dünyayı düzenleyen ve değiştiren rolünün dışlanması hatta yok sayılması
islam toplumunun gücünü içerden zayflatarak-
barbarların kolay avı haline gelmesine sebep olmuştur.


Şimdi bu makalenin gerçek görevine dönelim. Ki bu
görev sadece ve sadece sebeplerin karmaşıklığı, içinde
milyonlarca müslümanın dini, ülküsü, hayat tarzı veya
hayat felsefesi olarak İslam, "halkların geri kalmalarının
sebebi olabilir mi?" meselesini değerlendirmektir. Geç­
mişte İslam halkları veya onların büyük çoğunluğu geri
kalmış değillerdi. Bugün ise geri kalmışlık vardır. Fakat
Müslümanlar İslam'ı takip etmemektedirler. İlki için şahit
olarak tarihi, ikincisi için kendimi, sizi ve hepimizi
alıyorum.
II
İslam; Kur' an, Hadis ve diğer kaynaklarda mevcut
bulunan mesajların toplamıdır. Fakat aynı zamanda İslam
gerçek dünyada var olan bir hadisenin, hukuk, şehirler,
devletler ve medeniyetler yaratan hareketin adı­
dır. Hem mesaj olarak hem de gerçek tarihi olay olarak o
gerilerneyi reddeder. İslam'ı savaşçı din kabul edip ona
saldıranları, onu "ibadette bile sakin olmayanların, insanları
Tanrı İmparatorluğu'na hazırlamak yerine dünyayı
fethetme hedefleri olanların, oruç tutmaları daha
çok içinde güç ve merhamet ile taat ve zevkin umutsuz
bir karışımı olan kimselerin dini" olarak görenleri hatırlayalım.

Mahiyeti ne olursa olsun bu saldırıda biraz gerçek
vardır. İslam her zaman, iç ve dış, ahlaki ve tarihi, bugü­
nü ve ahireti, iki dünyayı istemiştir. İslam bu ikili davetle
tanımlanabilir. Allah' a ve iyiliğe karşı İslam teslimiyeti
emrediyordu fakat kötülük, zulüm, düşmanlar, hastalık,
pislik ve batıl inanca karşı onun sadece tek bir emri
vardı:
Mücadele Fransız islamolog Jacques risler İs-
lamın beş değil altı ana şartı __ olduğunu iddia eder.Ona
göre İslam'ın altıncı şartı mücadeledir. Kuşkusuz, gerçek
İslam'ın ruhu ve sözünün en güvenilir yorumcuları ilk
Müslümanlar olmuştur. Aşağıda vereceğimiz bilgiler
onların, İslam davetinde kadere boyun eğmek değil,
dünyanın fethedilme ve değiştirilme talebinin sesini
duyduklarını açıkça ortaya koymaktadır.
İslam 610 yılında, bilinmeyen kabileler arasında ve o
zamanki medeni dünyanın uzak bir bölgesinde ortaya
çıktı. Muhammed a.s. 632 yılında vefat etti ve bundan
sadece 100 yıl sonra onun askerleri bugünkü Paris'in
önünde bulunmaktaydılar (732 yılındaki Poitiers sava­
şı). Hayatın bu güçlü hasmeını ve sadece 100 yıl içinde
onun dev kuşağı cereyan eden hadiseleri gözlemleyelim.
Temelleri devamlı hareket ve inşa faaliyetlerinde bulunan
ve o zamana kadarki olanların hiç birine benzerneyen
yeni bir dünya yaratıldı. O zamanki kültür dünyası­
nın muazzam alanı akıl ve dinin belirgin gücü ile asimile
edilmişti. Suriye 634, Şam (Dımeşk) 635, Ktesifon 636
yılında fethedildi. Hindistan ve Mısıra ise 641 yılında
ulaşılmış oldu. Kartaca 647, Semerkand 676, İspanya 710
yılında fethedildi. 732 yılında ise Müslümanlar Fransa'
da durduruldu. 629 yılında uzak Çin' e gelen İslam
tebliğcileri o zamanki hükümdar olan Tay Çung'a mesajları
teslim ederek görev için izin aldılar (o sırada onlar
bugün de ayakta olan ve dünyanın o bölgesinde en eski-

si sayılan Kanton'da cami inşa etti ). Bu heyecan, bu "örneği
bulunmayan meshur (büyülenmiş) insanlığın kurtuluşu"
(Spengler), insanlık tarihinde tek bir hadise olarak
karşımızda durmaktadır. Dünya Tarihi eserinde
H.G.Wels o günlerle alakah olarak " Arabistan din ve iradenin
odağı haline geldi" demektedir. 655 yılında İslam
donanınası Likya sahillerinde cereyan eden savaşta Bizans
donanmasını yenmiş ve bugüne kadar Arapların
böylesine bir donanınaya nasıl sahip oldukları açıklanamamıştır.
Böylece 662 ve 667 yıllarında Muaviye İstanbul'u
kuşatır. Halife Abdülmelik ve oğlu Velid hilafeti esnasında
İslam Devleti batıda İspanya (Piriney adası)' dan
doğuda Çin' e kadar olan toprakların hakimiydi (685-715
yılları arasında). Daha sonra Kurtuba, Bağdat ve Delhi
merkezleriyle İspanya, Ortadoğu ve Hindistan' da kurulan
İslam imparatorlukları tarihin 1000 yıldan fazla bir
bölümünü kapsamaktadır. Engizisyon'un acımasız darbeleri
karşısında, İslam'ın 700 yıl boyunca en güzel çiçeklerini
verdiği İspanya' dan çekilmek zorunda kaldığı zamanda
yeni ve güçlü bir dalga Küçük Asya' da (Anadolu)
büyümeye başladı ve İstanbul' u fethederek Balkanlar
üzerine Avrupa'ya güçlü bir şekilde aktı. Türkler (burada
Müslümanlar demek) en son 300 yıldan az (daha doğ­
rusu 1682 yılında) bir zamanda Viyana'nın önünde idi.
Hindistan'daki İslam iktidarı "Hindistan'ın tarihinde ya­
şadığı en güzel dönem" den sonra 250' den evvel sona erdi
(H.G.Wels'in Büyük Moğollar hanedam dönemi
(1526-1707) hakkındaki düşüncesi). Sırf fikir vermek
maksadıyla, belli bir sıra takip etmeksizin, işte bazı tarihi
gerçekler.
Büyük Moğollar hanedamndan olan meşhur Şah Ekber
"en büyük Hindistan hakimlerindendi ve aynı zamanda
dünya tarihi içinde büyük insanlar grubuna aitti.
20 1 Islami Yeniden Doğuşun Sorunları
Hindistan'ın daha güçlü olmasını sağlayan organizasyonun
bir kısmı bugün dahi varlığını devam ettirmektedir.
Savaşta sonuna kadar cesurdu fakat zafere ulaşıldığı anda
hakimiyeti altına aldığı kimselere karşı insanca davranmaktaydı
ve her türlü zulüm ve acımasızlığa (vahşete)
karşı idi. Barışın büyük eserleri için bütün gücüyle
gayret sarf etmekteydi... Eğitim hususunda Hindistan'
daki iktidarının halefieri olan İngilizlere nazaran çok
daha az bilgili olmasına rağmen, o ülkesinin halkı için
çok daha fazlasını yapmıştır." (Helmholtz'un Dünya Ter
rihlnde Dr. Şmit).
Ekber'in tarunun torunu Evrengzib (1658-1707) bü­
tün Hind yarımadasının gerçek hakimiydi. Okuyucu,
bunun ne kadar yakın bir zamanda olduğuna dikkat etsin!

Müslümanlar hiçbir yerde tahribat yapmadılar; onlar
buldukları bilgi ve becerileri benimseyip zenginleştirdiler
ve daha sonrakilere naklettiler. Kuşkusuz bu genel tutum
için İslam'ın kesin kurallarına ve ruhuna teşekkür etmek
lazımdır. Bir barbar galibin zafer şartlarını dikte ederken
barış için ortaya koyduğu şartlar arasında Yunan el yazmalarını
sahn alma hakkının bulunması dolayısıyla bir
Bizans kralı şaşırmıştır. O "barbar" bir arap komutanıydı!
İslam Fenikelilerin cam ile alakah olan becerilerini,
daha sonra Mısır'ın tekstil, Suriye'nin pamuk, Farslıların
ise ipek üretimi ve işlemesi ile alakah olan bilgilerini benimsedi.
"Bizans, Kıpt! ve Sasan! kumaşları meşhurdu.
Müslümanlar onların şöhretlerini korumayı bildiler", diyor
Rissler. Muslin, ismini büyük İslam merkezi olan
Musul' dan, damast ise adını Dımeşk (Şam) ten almaktadır.
O zamandan kalma bazı kumaş örnekleri Louvre
müzesinde ve Japonya krallık hazinesinde korunmaktadır.
Arap camcılığı becerisi ve marifeti sebebiyle zirveye

ulaşmış ve henüz aşılmış değildir. Louvre ve British mü­
zelerinde Samarra ve Fustat'ın mükemmel örnekleri bulunmaktadır.
Arap kimyacılar ilk defa sabun u yapmış ve
bu ürünün güçlü sanayisini kurmuşlardır. Bermekoğullan
Veziri El- Fadıl Bağdat'ta kağıt imalathanesini tesis
etti. Çin kökenli bu üretim kısa sürede gelişti ve daha
sonra İspanya üzerinden Avrupa'ya geçti. Semerkand
uzun süre boyunca kaliteli kağıt hususunda dünyanın
başkenti olarak kaldı.
Binbirgece'nin büyüleyici şehri Bağdat'ı, bugünkü
Irak topraklarına gelen Araplar kurdu. İçinde efsanevi
halife Harun er- Reşid' in yaşadığı zamanda şehir 500 yıldan
biraz fazla eski idi ve dünya kültür ve zenginliğin
merkeziydi. Bazı tespitiere göre XI. asırda onun nüfusu
iki milyondan fazla idi ve kuşkusuz zamanında dünyanın
en büyük şehriydi. İslam geleneğinin büyük halifesi
olan Harun er- Reşid'den bahsederken J. Rissler şöyle
yazmaktadır: "Onun büyüklüğü yetenek ve ruh sahibi
insanları adeta mıknatıs gibi başkente doğru çekmekteydi.
Böylece o etrafında alışık olunmayan ve şair, hukuk­
çu, hekim, dil bilimcisi, musikl erbabı ve sanatçılardan
oluşan bir meclis toplamıştı. Harun er- Reşid'in sarayında
olduğu gibi öylesine kaliteli aydınlarının toplandığı
başka bir yere tarih tanıklık edememektedir. O ince kültür
ve hoşgörünün zamanıydı. Halife Me'mun zamanında
(Harun er- Reşid'in halefi) İslam devleti topraklarında
11.000 Hıristiyan kilisesi, yüzlerce sinagog ve zoroastra
(ateşe tapanların tapınakları) mevcuttu . .. 1065 yılında
Bağdat'ta kurulan Nizamiyeüniversitesi bütün büyük
İslam şehirlerindeki yüksek okullara numune olmuştur.
Burada Kur an-ı Kerim, Hadis, hukuk, Şafii mezhebinin
özel hukuku, filoloji, edebiyat, coğrafya, tarih, etnografya,
arkeoloji, astronomi, matematik, kimya, musiki ve
22 1 Islami Yeniden Doğuşun Sorunları
geometri okutuluyordu ... Kısa bir süre sonra yine Bağ­
dat'ta Mustansiriyye ismi ile meşhur olan ve hukuk, pozitif
bilimler, edebiyat ve sanatı okutan evrensel İslami
bir merkez kuruldu . . . O uluslararası genel kültürü bakı­
mından önemi olan, daha sonra batının da Paris üniversitesinde
dört Hıristiyan milleti birleştirerek taklit edece­
ği gerçek bir organizasyondu. İlkokul ve ikinci dereceli
okullarda (medreselerde) eğitim ücretsizdi .... Bazıları
Mekke, Kahire, Bağdat veya Şam'ın yolunu tutup bu şehirlerdeki
büyük alimleri dinlemek için gidiyorlardı.
Yolculuk esnasında her yerde ücretsiz kalacak yer, yemek
ve ders bulabiliyorlardı. .. Tek kelimeyle Xl. asırdan
XII. asra kadar o zamana kadar görülmemiş bir şeyi gö­
rüyoruz: Kitaba karşı her tarafta ölçülemez bir arzu,
alimierin hitabetiyle çınlayan binlerce cami, şiir ve felsefe
tartışmaların yapıldığı binlerce emir sarayı, ilim pe­
şinde olan coğrafyacı, tarihçi ve ilahiyatçının dolu oldu­
ğu yollar. Bu, İslam tarihinin en önemli entelektüel devresidir".
(J .Rissler).
Beş yüzyıl zarfında, 700 ile 1200 yıllları arasında İslam,
medeniyetinin üstünlüğü sayesinde dünyaya hakim
olmuştu ... "Marakeş'te halife En-Nasır İbn-ı Rüşd
(Averroes) ile Aristo ve Platon hakkında tartışırken o sı­
ralarda batıda aristokrat kesimi okuma yazma bilmemekle
övünüyordu". Emevi sultanı mü tefekkir Hakim
400.000 ciltlik kütüphaneye sahip idi ve 400 yıl sonra
"Bilgin" lakaplı Fransız kralı V. Şarl ancak bin adetten az
fazla bir kitap sayısıyla övünebildi. 891 . yılında Yakubi
Bağdat'ta 100'den fazla kütüphane saymaktadır. "Bu devirde
edebiyat ve sanata yardım etmeyecek birinin zengin
olması düşünülemezdi". (Rissler). Irak'ın küçük bir
kasabası olan Nadife'de bulunan kütüphanenin içinde
40 000 cilt kitap, Hama'lı kürd prensi Ebu'l-Fida'nın şah-
si kütüphanesinde 70 000 cilt, Güney Arabistan' da olan
Resuli Emir El-Muayyed'in kütüphanesinde 100 000 cilt,
Maraga' da 400 000 cilt kitap bulunuyordu ve Rey' de bulunan
kitapların tasnif edilmesi için 10 büyük katalog
gerekiyordu. Fakat en kapsamlı kütüphane 6.500 cilt matematik
ve 1.800 cilt felsefeden olmak üzere toplam
1 .600.000 cilt kitaba sahip olan Kahire'deki El- Aziz'in
kütüphanesidir. Buhara' da bulunan kütüphaneye gelince
meşhur İbn-i Sina burada "dünyanın hiçbir yerinde
bulunmayan" kitaplar gördüğünü söyler.
İslam İspanyası büyük hükümdan olan I. Abdurrahman
hakkında görüşünü ifade eden Rissler, onun batı hilafetinde
bulunan çeşitli etnik grupları (Araplar, Berberler,
Numidyalılar, İspanyollar) manevi birlik içinde birleştirmeye
çalıştığını söyler ve şöyle devam eder: " Bu
hedef, sonraki birkaç asırda İspanya'yı medeniyetin zirvesine
taşıyacak hareketin temeli idi. 788. yılında, I. Abdurrahman
vefat ettiğinde, Müslüman-İspanyol şiir, sanat
ve tekniği göz alıcı parlaklığıyla batıyı aydınlatmaya
başlamıştı". Ho Ilandalı bilim adamı Dozy, Avrupa' da
okur-yazarlık sadece kilisenin sayılı adamlarının tekelinde
iken İslami dönem Endülüs'ünde yaşayan nüfusun
hemen hemen tamamının okuma yazma bildiğini ifade
eder. "Bu parlak kültürün çekiciliğinden etkilenen bütün
Hıristiyan Avrupa' dan çok sayıda gönül adamı ve baş­
kaları Kurtuba, Toledo ve Sevilla'daki İslam Üniversiteleri'nin
derslerine katılmak üzere akın ediyordu" .
(Dozy). Ziraat her yerde yüksek seviyede ve bilimin güç­
lü etkisinde bulunmaktaydı. Bu konuda daha fazla söyleme
imkanımız olmadığından elimizde bulunan bilgilere
dayanarak bazı tespitlerle yetineceğiz. "İslam Devleti'nin
her vilayetinde sulama sisteminden sorumlu devlet
memuru bulunmaktaydı. .. XI. asırda Sevilla'da orta-
24 1 Islami Yeniden Doğuşun Sorunları
ya çıkan tartışma 50' den fazla meyvenin üretiminin nasıl
yapıldığını, bazı bitki hastalıklarının tedavisi ile alakah
olarak bazı yöntemlerini açıklamaktadır ... İran' da
ipek kozasının üretimi gerçek bilim seviyesine yükseltilmişti.
Buna bağlı olarak İran, hemen hemen bir asır boyunca
Avrupa'nın ipek ihtiyacını karşı lamaktaydı. İdrisi,
eczacılık bilimi bakımından önemli olan 360 bitkiyi
tarif etmiş, Sevilla'lı Ebu Abbas ise kendini deniz altındaki
florayı araştırmaya vermişti. (lakabı En- Nebati
idi) ... 1190 yılında yine Sevilla' lı olan İbn-ı el-Avvan,
bitki, meyve, gübre çeşitlerini açıklayan "Kitabu'l- Pellah"
(Çiftçinin Kitabı)'ı yayınlayarak meşhur oldu. Bu
ziraat uzmanı, ziraat bilim hakkında ortaçağın büyük
öğretmeni sayılabilir ... Bugünkü ziraatın olağanüstü gelişmiş
olması, İspanya'nın Arap medeniyetine borçlu olduğu
kalıcı faydalarından bir tanesidir". Bunu ifade
eden Rissler sonuç olarak şunları söyler: "Nimet ve bolluk
Nil, Dicle ve Fırat vadilerinde, İran ve Suriye yaylarında,
büyük şehirlerin atölyelerinde ve limanlarında
hakim idi".
Temizlik ve tıp muazzam ilerleme gösterdi. Onların
gelişmesi bizim için son derece önemlidir. Çünkü şüphesiz
bu durum İslam'ın emirleri ile doğrudan alakalıdır.
Temizlik ve tıp hakkında söylenen hadislerin sayısı
300' den fazladır ve Allah Resulünün Tıbbı adında özel
bir mecmuada toplanmıştır. Bunun sonucu olarak İslam'ın
ulaştığı her yerde su yolları, hamam ve hastanelere
yönelik özel bir ilgi görmekteyiz. Bu devlet idaresinin
kamu görevi idi. 850. yılında İslam devleti'nde 34
büyük hastane mevcuttu. Onlardan birinin tarifinde
(Şam'daki "Bimaristan"), onun, devletin cömert desteği
ile faaliyet gösterdiğini, iyi donamma sahip olduğunu,
zengin olsun fakir olsun bütün vatandaşiara kapılarının

açık olduğunu ve 24 hekime sahip olduğunu görüyoruz.
Meşhur tıp tarihçisi Neugebauer diyor ki: "Ortaçağ seyyahlarının
hepsi -ki çok sayıdadırlar- doğudaki hastane
kurumlarıyla alakah olan imrendirici düşüncelerinde
hemfikirdirler. Hastane organizasyonu İslam kültürü­
nün en güzel icadıdır". Saraybosna su şebekesine Viyana'dan
378, Londra'dan ise 148 yıl evvel kavuştu! Yaygın
bir uygulama olarak halka açık hamamlar İslam'ın özelliğidir
ve en fakir de olsa her evde bir banyonun (veya o
maksada yönelik ayrılan bir bölüm) bulundumlmasıyla
sistematik şahsi temizlik hadisesi rutin bir şeydi. Kıyaslamak
için, XX. asrın ikinci yarısında "sokaklarında pislik,
çöp, ucuz alkol kokusu ve fuhşun hakim olduğu"
New York mahallesi olan Harlem'i örnek olarak almak
zorunda değiliz, Paris'i alalım. 1965 yılında yayınlanan
İtalyan gazetesi "Corriere della Sera"nın bir haberini
nakletmekle zorlanıyorum çünkü neredeyse inanılmaz
bir şeydir: "Paris' teki evlerin %66'sı ve eğer sadece şehir
merkezi hakkında konuşacak olursak o zaman evlerin
tam tarnma %80'inin banyosu yoktur. Paris nüfusunun
%10'u Voltaire'nin "bütün Parisiiierin su şebekesine kavuşmalı"
dileğinin gerçekleşmesini beklemektedir".
773. yılında El-Mansfı.r, milattan evvel 425. yılında
Sanskritçe olarak yazılmış olan astronomi ile alakah bazı
metinlerin tercümesini istemiştir. Muhtemelen İbrahim
ez-Zerkali'nin eseri olan ve gezegenlerin hareketleri
ile alakah olan meşhur Toledo tabloları, uzun zaman
boyunca Avrupa astronomisinin temeli idi.
El-Bitruyi, o teori sayesinde Ptolomey'in gök cisimlerinin
hareketini yorumladığı episikl ve aksantriklik teorisini
devre dışı bırakarak Kopernik' e yolunu açmış oldu,
(Batıda daha çok şair olarak bilinen) Ömer Hayyam'ın
ilim araştırmaları ise, bugün kullandığımız Gre-

goryen takviminden de daha doğru olan takvimin bulunmasını
mümkün kıldı. (Hayyam takvimi 5.000 yılda
bir gün hata yaparken, gregoryen takviminde bu hata
3.300 yılda bir gündür). İspanyalı Müslüman ilim adamı
ve optik hakkındaki kitabın yazarı olan El-İbn Heysem
(Batıda Alhazen) in bu husustaki çalışmaları Avrupalı
araştırmacı Bacon ve Kepler'in çalışmalarının temelini
oluşturmuştur. Avrupalı matematikçi Chasles (XIX asır)
Alhazen'in çalışmalarını "optik alanındaki bilgilerimizin
özü ve temeli" olarak değerlendirmekte, astronom Bigourdain
o çalışmalar hakkında şunu söyler: "Onlar (Alhazen'in
çalışmaları) Ptolomey teorilerinden çok üstündür".
Arap astronomisi hakkındaki Sedillot'un genel dü­
şüncesi şöyledir: "Onuncu asrın sonunda Bağdat astronomi
okulu teleskop ve lens yardımı olmaksızın ulaşılabilecek
bilimin en son hudutlarına ulaşmıştır".
Arap şiirinin tesiri, batı edebiyatının ilk büyük şiiri
olan Roland Hakkında Şiir (yaklaşık 1080 yılında) de
açıkça görülmektedir, tıpkı onun Boccacci, Chaucer,
Tennyson ve Browning' e olan tesirinin tartışmazlığı gibi.
İlahi Komedisi şairi Dante İslam kaynaklı güçlü tesir altında
idi. Bir yazar diyor ki: "Bu ölümsüz şiir, gök ve cehennem
yollarındaki gizemli yokuluğunu tarif eden bö­
lümlerinde arap tarifleriyle doludur". Bazı yazarlar (Baruh
Kalmi) bu tesiri doğrudan Kur' an-ı Kerim' deki İsra
olayına ve Miraç hadisesine bağlamaktadırlar, diğerleri
ise Arap edebiyatma ve özellikle de Arap felsefeci ve
mutasavvıf olan XII. asırda yaşamış İbn-ı Arabi'ye bağ­
lamaktadırlar (J.Rissler). Don Kişot hakkındaki fikir aslında
Arap kaynaklıdır (Cervantes uzun zaman boyunca
Cezayir' de esir olarak yaşamış, kendisi de bu eserini ilk
olarak Arapça yazdığım söylemiştir) Tıpkı Daniel Defoe'nin
Rd:Jinson Crause adlı eserinin Arap felsefe yazarı

olan İbn-ı Tufeyl'in Hayy İbn Ya.kzan eserinden ilham aldığı
gibi, v.s.
Herkesin kendi içinde ve kendisi için: İslam bir halkın
güçlerini uyutuyor mu? sorusuna cevap verebilmesi
için kaçınılmaz olan bu "gerçeklerin vurucu dozu" için
okuyucudan özür dilemek zorundayım. Bir zamanlar ilham
ve eylem aşılayan, şehirleri ve devletleri kuran İslam'ın
buna aykırı olacak bir netice vermesini kabul etmek
mümkün müdür?
Ayrıca, İslam medeniyetinin sonuçları ile alakah olarak
verdiğimiz tasvirin parçalı ve natamam olduğunu
hatırlatmak gerekir.
Onlarca parlak isimlerle kendini ifade edebilecek İslam
Felsefesi burada zikredilmiş değildir. İslam Felsefesi
Tarihi'nin en kısa bir tasviri bile birkaç cildi gerektirir
(örneğin Les JHISeuiS de l'İslam/ İslam Mütefekkirleri,
Fransızca olan bu eser 10 cilttir). Yine, inci kolyenin sadece
iki sonu olan Hindistan' daki azametli Taç Mahal ve
İspanya'daki sevimli Elhamra'nın da olduğu İslam Mimarisi
de zikredilmiş değildir. Belirli hedefi göz önünde
tutarak biz, İslam Medeniyeti fenarneni ile alakah olan
muazzam sayıdaki verilerden, tıpkı bir jeologun önünde
bulunan muazzam büyüklükteki toprakla alakah olarak
bir avuç kum veya kaya parçası aldığı gibi sadece az sayıda,
sıralamaya tabi tutmadan ve en üstte bulunanlardan
bir kısmını değerlendirdik
Şimdi birçok kimse haklı olarak şu soruyu soracaktır:
Böylesine tarihi gerçekler varken İslam'ın fanatizm, cehalet
ve zulüm dini olarak tanıtıldığı yalan ve yaygın
efsane nasıl devamlı gündemde tutulabildi?
İslam hakkında ortaçağda yaratılan ve gerçekle alakası
olmayan tasavvur, eskiden olduğu gibi bugün de
Avrupa' da bulunan çeşitli ideolojik ve siyasi güçlerin
28 1 Islami Yeniden Doğuşun Sorunları
menfaatlerinin lehinde olan bir durumdur. Bu güçler
bütün diğer meseleler konusunda birbiriyle kavgalı oldukları
halde, İslam ve Müslümanlara zarar vermek gerektiğinde
her zaman hemfikirdirler. Sözde "ilerici unsurlar"
ın ayrı, kilisenin ayrı sebepleri vardı ve emperyal
devletler doğuya yönelik kendi işgal ve yağma seferlerini
burada, barbarlar arasında medenileştirme misyonu
olarak gösterebiliyorlardı. Bütün bunlara da yeni neslin
tarih bilgisinin neredeyse sıfır olduğu hakikati yardımcı
olmuş ve gerileme dönemindeki Müslüman şehirlerin
sefalet ve pislik görüntüleri gerektiği şekilde bu yalancı
tiyatroyu desteklemiştir. Tabii ki aynı sonucu denenmiş
metot olan yarı gerçekleri kullanarak da elde etmek
mümkündü. Bu metodun içeriği İslam geçmişi ve bugü­
nünde, her gün, titiz bir şekilde ve devamlı olarak bütün
olumsuz hadiseleri tescil etmek ve ısrarla tekrarlamak,
olumlu hadiseleri ise sistematik olarak görmezden gelmekten
ibarettir. İşte, bu "suskunluk ihaneti"nin bir tespiti
olarak İslam'ın bilim düşüncesinde yaptığı katkılarla
alakah bir örnek gösterelim.
Matematiğin tarihsel gelişimi içinde az da olsa ciddi
bir değerlendirme, Müslümanların bu bilime yaptıkları
katkılar olmaksızın tasavvur dahi edilemez. Ancak öyle
"becerikli" (!) tarihçiler oldu ki bu imkansız görülen olayı
başarıyorlardı. Onlar, 1000 yıldan fazla bir zaman dilimini
şaka yapar gibi atlayarak, Öklid' den doğrudan
Avrupa matematiğinin başlangıcına geçiyorlar. Ciddi olmayan
okuyucu bu "ölümcül atlayışın" farkına bile varmaz,
varsa bile daha evvelden ortaçağın sözde boşluğuna
hazırlandığı için buna çok önem de vermemektedir.
O tip okuyucular, ortaçağın İspanya' dan Hindistan' a kadar
olan geniş bölgelerde öyle boş olmadığını bilmez.
Hakikatte ise matematik gelişmesinde kocaman bir de-
ALiYE lzzETBEGOvic 1 29
vir atlanmıştır. Zira İslam matematikçisi İbn Ahmed
(kullanılmasını İlınin Anahtarlan adlı eserinde önerdiği)
sıfır rakamını keşfetti. Bu keşfin devrimci önemini sadece
bu hususta tam anlamıyla bilgili olan bir okuyucu de­
ğerlendirebilir. İbn Musa'nın İntegrasyon ve Birlik Hesabı
adlı eseri Gerard de Cremone tarafından XII. asırda Latinceye
tercüme edilmiş ve bu eser batı üniversitelerinde
XVI. asra kadar temel eser olarak okutulmaktaydı. Daha
evvel zikredilen Ömer Hayyam Öklid'in geometri ile
alakah tezlerine yönelik meşhur eleştirilerini yayınlamış,
onun (Hayyam'ın) ortaya koyduğu metreküp ölçümleri
ise tüm ortaçağ matematiğinin en üst seviyesi olarak de­
ğerlendirilmektedir. Ebu Abdullah el-Battani (batıda Albategius
adıyla bilinen zat, X asır) çağdaş trigonometrinin
hakiki yaratıcısı olarak değerlendirilmekte ve onun
bu manada ortaya koyduğu ilişkiler aynı formda bugün
dahi kullanılmaktadır. Batı, sinus, kosinus, tanjant, kotanjant,
binom, küre trigonometrisi kavramlarını Araplara
borçludur. İlk sinus tablolarını 1229 yılı civarında
Hasan el-Marakeş1 yaptı. J.Rissler; "Onlar yunanlılar de­
ğil, bizim rönesansın hocaları olan Araplardı", demektedir.

Bu hemen hemen aynı olan çok sayıda örneğin sadece
bir tanesidir. Ancak bizim kendi geçmişimiz üzerine
hakkımız var ve kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi
ve nereye gitmemiz gerektiğini bilmemiz için ona götü­
recek yolu da açmak zorundayız. Bu tarihi perspektif, insanlığın
gerek siyasi gerekse kültür tarihinde Müslü­
manların uzun zaman boyunca nasıl etken (aktif) bir katılımcı
olduklarını ve bizim gerileme devrinin aslında ne
kadar kısa olduğunu göstermektedir. Çünkü İslami gerilemenin
en alçak noktası olan, 1918 yılının bir sonbahar
gününde ortaya çıkan ve hiç bir Müslüman ülkesinin ba-
30 1 Islami Yeniden Doğuşun Sorunları
ğımsız olmadığı gerçeği artık büyük ölçüde geçmişe aittir
ve umuyoruz ki bununla beraber esir, fakir ve cahil
olmanın Müslüman demek olduğu düşüncesi de artık
geçmişte kalmış olsun. Müslüman dünyasının bütün taraflarında
uyanış işaretleri ve yeni iradenin ortaya çıkışı
görül mektedir. Bir şey hareket etti ve hareket eden o şey
artık durdurulamaz. Bütün bunlar henüz yeniden doğuş
değildir ancak bu yeniden doğuşun emin bir vaadidir.
III
Bizim başta sorduğumuz "İslam halklarının gerilemesinden
dolayı sorumlu olan İslam mıdır?" sorusu artık
galiba ters olarak karşımıza çıkmaktadır: Söz konusu
gerilemenin sebebi şahsi ve toplumsal hayattan İslam'ın
dışlanması olmasın? Bu soru, bizi, bu makale başında
ortaya konulan ikinci şartı değerlendirmemize sevk etmekte:
Müslümanlar İslam' ı hiç takip etmekte midirler?
İslam zulme karşı direniş ve cesaret ister. Şura suresinin
39. ayetine göre zulme boyun eğen kimselerin Müslüman
olamayacağı hükmü çıkarılabilir. Yani buna kesin
olarak Kur'an davet eder ve bununla alakah İslam geç­
mişinde binlerce örnek vardır. Ancak Müslüman toplum
ödlekler le ve yerli veya yabancı olsun iktidar sahiplerine
yağcılık yapan kimselerle doludur. Moğolların hazırladığı
mezbahaneye sakin, direniş göstermeden ve koyun
sürüsü gibi yürüyen Bağdat'ın binlerce vatandaşı (ve sadece
onlar değil) kesin olarak artık Müslüman değillerdi.

İslam alkolü yasaklamıştır fakat o arkasında aile ve
sosyal alanlarda yıkım bırakarak birçok Müslüman ülkesinde
üretilmekte ve içilmektedir.

İslam bütün Müslümanların kardeşliğini farz kıldı fakat
Müslümanlar birlik değiller, hatta başkalarının hesabına
aralarında savaş yapmaktadırlar.
İslam kadına, insan şerefi, yüksek derecede bağımsızlık
ve bazı konularda tam eşitlik tanımıştır. İslam'ın ilk
yıllarında Müslüman kadınlar kocaları savaşa giderken
arkalarma gitmez ve onlara çığlık atarak cesaret verici
hareketlerde bulunmaz mıydı? (mesela 634 yılında Heraklius'a
karşı kesin zafer olan Yermuk savaşında). Dünyanın
en eski üniversitesi -Fas' ta bulunan Kayravan Üniversitesi
(1960 yılında bu üniversitenin 1100 yıldönümü
kutlandı) iki Müslüman kadının vakfıdır. Buna karşın
bazı Müslüman ülkelerindeki Müslüman kadının durumu,
kadını ezme ve ona baskı örnekleri adeta okul misali
oldular.
İslam toprağın topluma, yani bütün Müslümanlara
ait olduğunu ilan etmiştir. Ancak muktedir azınlığın,
milyonlarca köylüyü topraksız bırakarak en büyük payı
kendisine gasp ettiği görülür. Irak'ta, toprak reformunun
yapıldığı 1958 yılından evvel, 22 milyon dönüm iş­
lenebilir topraktan 18 milyonu veya %82 si 3.619 adet
büyük toprak sahiplerinin elinde kaldı. Aynı zamanda
1,4 milyon köylü tamamen topraksız kaldı. Benzer durum
diğer birçok Müslüman ülkesinde de söz konusu
idi. İslam "Müslümanlar kardeştir" diyor, fakat büyük
toprak sahipleri ile köylülerin kardeş olmadıkları bir
gerçektir. İslam, hakiki olarak uygulanması halinde sosyal
farklılıklarının devamlı azalmasına sebep olacak
olan, zenginlerin malında fakiriere ait bir kısmının bulunduğu
kuralını söyler. Ancak birçok Müslüman şehir,
aynı zamanda azgın savurganlık ve sınırsız sefalet örneklerini
sergilerler. İslam komşusu açken tok uyuyan
kimse Müslüman değildir demektedir. Bazı istatistiklere

göre bazı Müslüman ülkelerinde sürekli olarak besien­
ıneye muhtaç olan insanların sayısı bazen nüfusun %20
sine yükselmektedir. Aynı zamanda onların din "kardeş­
leri" ipek ve atlastan yapma yataklarında huzurlu olarak
uyumaktadırlar ve en azından vicdan rahatsızlığı dolayısıyla
uykusuzluk çekmemektedirler.
İslam halifeyi ortaya çıkardı ve o krallardan da üstün
olan bir krala dönüştü. İlk halifeler olan Ebu Bekir ve
Ömer, haremler kuran ve hizmetçilerle sarayların kalın
duvarlar arkasında kapanan ve cihat yerine yağma seferleri
tasarlayan ve icra eden "haleflerine" nasıl hükmederlerdi
kendiniz tasavvur etmeye çalışın. Halife
Ömer'in Kufe valisine gönderdiği mektup (ki bu vali bir­
çok Müslüman hükümdan hatırlatmaktadır) onların
hakkında varacağı hükmü ile alakah olarak hiçbir şüpheye
yer bırakmamaktadır (bu mektubun bir kısmını
Dünya Tarihi adlı eserinde H.G. Wels nakletmektedir).
Fakat halklar layık oldukları iktidariara sahip olurlar.
Bazı İslam ülkelerinde iktidar sahibi olan çeşitli kral ve
emirler veya satın alınmış siviller halkın içinde "bir şeyin
çürük" olduğunun emin bir işaretidir. Çünkü şans
sadece cesurları takip eder ve yalnızca iyi ve sağlıklı
halklar iyi hükümet sahibi olma "şansına" sahiptir.
Muhammed a.s. demiştir ki: "Üç hakimden en az ikisi
cehennemi hak ediyor". Bu iktidar ile alakah genel bir
tavırdır. Her iktidar insanları bozar ve bu bozgunluğun
yıkıcı etkisine ancak sadece Allah' a iman ve ahlaki de­
ğerlerin sürekli canlı tutulması faaliyeti karşı durabilir.
Halk ise cehennemİ hak eden o iki hakimi tanıyacaktır
ve onlardan en kısa zamanda kurtulabilecek şartlara sahip
olması gerekir. İslam batıl inançlara karşı çıkmış ve
onu bir çırpıda o zamanki dünyanın geniş alanından temizlemiştir.
O din ile batıl inanç arasında açık bir çizgi

çizmiştir. Fakat batıl inanç bir çok Müslümanın ruh ve
evinde rahat sığınma bulmuştur, daha sonra ise çeşitli
muskalar şeklinde v.b. tam bir din ticaretine dönüşmüş­
tür. Eğer din batıl inancı yok edemezse batıl inanç dini
yok edecektir. Muhammed a.s. zor savaş günlerinde
Müslümanların cehaletten kurtulmaları için gayret sarf
etmiştir (esir düşman belli sayıda Müslümanı okumayazmayı
öğretirse serbest kalabiliyordu). İlk Müslümanlar,
pagan kültürün eserleri olduklarından sıkıntı duymaksızın
Latince ve Yunancadan kütüphaneler dolusu
kitabı tercüme etmeye başladılar çünkü "ilim müslümanın
yitiğidir ve buldukları yerden almalıdır" (Muhammed
a.s.). Burada ise sözde bir İslam hükümdan neredeyse
İslam adına ülkesinde eğitimi sınırlandırmaktadır.
O islama cehalet yoluyla hizmet etmek istiyor.
Eğitimin bu korkunç sınırlandırma fikrini bir tarafa
bırakarak, İslam ülkelerin çoğunda eğitime çok az para -
ortalama milli gelirin % l'i ayrılmaktadır ve var olan farkın
az-çok anlaşılabilir bir sürede kapatılabilmesi için bu
miktar 4-5 katına çıkarılmalıdır (İki tespit UNESCO' nun
verdiği ve genelde Müslümanların yaşadığı ülkeleri ilgilendiren
1964 yılında yayınlanan bir tespittir).
İslam, Allah' a iman, namaz, cemaat, oruç ve hac vası­
tasıyla, içinde insanların beraberce mücadele ettiği, acı
ve mutluluk çektiği ve belki bütün insanların zenginliği
ülküsü, ulaşılmaz fakat ısrarla meyil duyulduğu bir hedefi
olan dayanışma toplumunu yaratmak istedi. Ancak
bugün (daha doğrusu kısa bir süre önce) Müslüman ülkelerin
çoğundaki reel ve halihazırda gerçek resmi,
onun fakir köylü, kendi kendini adlandırmış zenginler
ve kendi ülkelerinde yabancı olmuş olan soysuz aydınlardan
ibarettir. Bununla beraber fakir ve cahil köylü İslam'
ı (belki anlamadığı halde) seviyor, zengin ikiyüzlü

olarak İslam' a olan teslimiyeti ifade ediyor, aydın ise ona
karşı kayıtsız kalıyordu. Muhammed a.s. ise "İki şeyden
tiksiniyorum: Abid cahilden ve amel etmeyen alimden"
diyordu. Ey Allah'ın Resulü, senin tiksineceğin daha çok
şey var, hatta bir yabancı bile şu çığlığı atmak zorunda
hissetmiş kendini: "Eğer Allah'ın Resulü şimdi mezarından
kalkıp takipçilerinin kendi dini ile neler yaptıklarını
görse mutlaka çok kızar ve buna katılanları lanetlerdi".
(İkinci Dünya Savaşı arifesinde yayınlanan İslam Dünyer
sının Bugünü adlı eserinde Lothrop Stodard).
Birkaç sene evvel Pakistan' da, Pakistan toplumunu
sıkıntıya sokan bazı sosyal kötülüklerin kökünü kazı­
mak maksadıyla öneri sunacak bir komisyon çalışmalarını
sürdürüyordu. Hedefe alkol, fuhuş, faiz (tefecilik)
ve Pakistan toplumunu büyük maddi ve manevi zarara
sokan bazı gayr-ı İslami adetler kondu. Daha sonra basın,
bunu protesto etmek maksadıyla Karaçi' de ki genelev
sahipleri orada çalışan kadınlarla birlikte, herhalde
kendini İslam Devleti olarak ilan eden bir ülkede beraber
yaşama hakkını talep ederek, gerçek küçük protesto
mitingleri düzenlediklerini duyurdu. Ve böyle sırayla
devam edilebilir.
İslam halklarının yakın gerçeğinin resmi belki tam
değil, fakat yeterince sıkıntı vericidir. Onları yıkacak
kimselere adeta yalvaran bu acı şeyleri sayma işi sonsuza
dek uzatılabilir. Her şeye rağmen İslam' a inananlara
bir teselli kaldı: Bu durum İslam'ın uygulandığından de­
ğil onun dışlanmasından kaynaklanmaktadır. Onun varlığından
değil, yokluğundan kaynaklanmaktadır. Bu teselli
ise şu mantığı devreye sokar: İslam'ın yokluğu gerileme
ve keşmekeş durumuna getirdiyse eğer, İslam'ın
dönüşü, İslam halklarının hayatında yeni bir ruh ve yeni,
daha aydınlık bir dönemi getirebilir mi? Bu soru ne
zaman sorulursa bir başka soruyu da beraberinde getirir:
İslam'ın çağdaşlığı, onun hayatın yeni ve değişmiş
şartlarında tahrik etme (hareket ettirme), heyecanlandırma
ve liderlik yapma yeteneğine sahip olup olmadığı sorunu.
Çünkü çok sık sık duyuyorsunuz: Bugün atom zamanıdır,
İslam eski bir zamana uygundu ve o zaman
içinde ilerleme sayılırdı v.s. Bu sözde "atomik bakış" bu
tip konuşmaların sıkça başvurulan bir gerekçesidir.
İslam'ın çağdaşlığı hakkında yapılacak bir tartışma
genellenemez. İslam'ın yaşanmış ve bitmiş mi, yoksa
çağdaş mı olduğu sorusu onun emrettiği ve yasakladığı
şeylerin sorusudur. Mesela İslam'ın alkol yasağı ve temizlik
emrinin çağdışı olup olmadığı veya onun temel
kavramlarının tarihi gelişmenin yol aldığı akımın dışında
kalıp kalmadığı sorulabilir.
İslam'ın temel kavramlarını zikrettiğinizde insanların
çoğu onun temel beş farzını, daha çok İslam'ın beş
şartı olarak bilenenieri akla getirir. Bu sebeple sözde
atom çağında, onların çağ daşlığını ana hatlarıyla bir de­
ğerlendirelim.
İslam'ın ilk şartı Allah'a imandır. Atom çağında dine
kuşkuyla bakanlara, yeni çağın en otoriter habercisi olan
Albert Einstein'ın Allah'a inandığını hatırlatırız. Mesela
o, insanlık için tüm önemiyle birlikte, fizik ve evren konusunda
bütün bildiklerinin Allah' a iman hususuyla
bağdaşmadığını düşünmemişti. .. Konuyla alakah onun
bir beyanı şöyledir: "Her dinin özünde, hiçbir zaman tamamıyla
anlaşılması mümkün olmayan, bizim yeteneklerimizin
ancak onu en basit şekilde kavrayabildiği fakat
kendini en yüksek hikmet ve parlak güzellikle gösterdi­
ği bir varlığın mevhumu ve duygusu vardır. Bu manada
ben çok dindar bir insanım. Ebedi hayatın gizemini kabul
etmekle, var olan dünyanın mucizevi mimari yapısı-

nı anlamak ve hissetmekle, doğada kendini gösteren aklın
en ufak bir parçasını huşu içinde anlamaya çalışmakla
yetiniyorum". Yani din tarihin başlangıcına ait, ateizm
ise atom çağına has bir şey değildir. Din ve ateizm bütün
zamanlarda eşit olarak bulunuyorlardı.
Namaz sadece dua, ibadet değildir. O, eskiden disiplin,
birlik ve dayanışma okuluydu ve yeniden bu olmalı­
dır. O, temizlik, çalışma, birlikteliktir. Pagan İran'ın kaderini
tayin eden Kadisiye savaşı öncesinde, uzakta, düz
ve sıkı saşarda namaz kılan Müslüman askerlerini gö­
rünce Farslı komutan yanındakilere şöyle demiştir: "İşte,
askeri ta tbika ttaki Ömer' in askerleri".
İslam orucu, hedefleri çeşitli olan ağır bir alıştırmadır.
Bir çeşit ibadet olmakla beraber onun, mutlaka pedagojik,
tıbbi ve sosyal önemi vardır. İslam toplumu onu hiç­
bir zaman, her bireyin şahsi meselesi olarak görmedi ve
bu farzın yerine getirilmemesine sert tepki gösterirdi.
Toplum oruç tutulmamasını orucun hizmet etmesi gereken
iç kohezyonun (birbirine bağlı olma) ihlali olarak
düşünmüştür. O aynı zamanda zekat (fakirlere verilen
vergi) için psikolojik bir hazırlıktır çünkü aç olmanın ne
demek olduğunu bilmeyen Müslüman yoktur. Halbuki
birçok insan bu duygunun ne demek olduğunu kavramadan
yaşar ve ölür.
Zekat sadaka değil, daha çok fakiriere verilmesi mecbur
olan bir çeşit vergidir. Zekat prensibi, sadece sefaleti
ortadan kaldırmak için değil, karşılıklı anlayış ve gü­
venin olmadığı, güven ve anlayışın en ağır sınava tabi
tutulduğu yerler için henüz keşfedilmemiş fakat önemli
imkanlar içermektedir.
Hac, insanların, dünyada hayata geçirilen en büyük
ve benzersiz toplantısıdır. 1962 yılında, resmi verilere
göre hacca 68 ülkeden 1 .185.948 hacı katılmıştır. Bu ben-

zersiz toplantının potansiyel manevi ve siyasi imkanları
çok az, neredeyse hiç değerlendirilmemiştir. Hac, bu ayrışma
zamanında insan ve halkların birbirine yakınıaş­
ması ve tanıması bakımından güçlü bir etken olabilir.
Hac' da hakim olan manzara eşitliktir. Aynı elbise ve aynı
düşünceleri taşıyan, ortadan kaldırıla bilecek her türlü
farklılıklardan kurtulmuş olarak milyonlarca insan, her
zaman rüya ve gerçek arasında bulunduğunu düşündü­
ğümüz, işte insanlık kardeşliği ve eşitliğinin tekran
mümkün olmayan görüntüsü. Veda haccında yaptığı bü­
yük konuşmasında (632 yılı civarında) Muhammed a.s.
dedi ki: "Ey insanlar, sizin tanrınız da birdir, babanız da!
Hepiniz Ad em' den geliyorsunuz, Ad em ise topraktandır.
Arab'ın Arap olmayanın üzerinde, zencinin beyazın
üzerinde ve beyazın zencinin üzerinde hiçbir üstünlüğü
yoktur. En iyiniz en çok iyilik yapanınızdır" . Allah'ın
Resulü, insanlık eşitliğinin en yalın ve en samimi ifadesinin
örneği, bizim yaşadığımız XX. asırda bile çok güncel
olan büyük kelimelerini ifade etmek için daha iyi yer
ve zaman tespit edebilir miydi?
Müslüman halkların kader anında, İslam'ın bu ve
benzer mesajlarının geçerliğini kaybetmiş olduğunu kabul
etmelerinin imkanı yoktur. Onlar, insanlara ve halkIara
dün olduğu gibi bugün de lazımdır.
İslam dünyasının her tarafında yeni iradenin ortaya
çıktığı görülür, çünkü bugünkü hareket ve arayış, geçici
yalpalamaya, sapmalara, yenilgilere ve başkalarının sebep
oldukları diğer olaylara rağmen, çok uzun kriz ve
gerileme dönemi uyku ve durgunluğundan başka her
şeye benzemektedir.
İslam düşüncesinin yol göstereceği ve İslam ülkelerinin
olağandışı doğal kaynaklarının da maddi kaynak vereceği
bu irade, yaklaşan İslami yeniden doğuş günlerin-
de dünyayı bir daha kendine hayran bırakacaktır.
Bu yeniden doğuşa katılması için her Müslüman davetlidir.


iSLAMI YENIDEN DOGUŞUN SORUNLARI (Aliya izzetbegoviç )

Not: sizin için özel indirdim.

[Resim: avatar_1657.gif]

Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil
Eğer bulmazsan bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 11-11-2015, Saat:10:21 PM, Düzenleyen: Gül-i Cennet.
Kıdemli Üye
RE: İslam Devletleri Neden Geri Kalmıştır?
Maşallah çok güzel bir cevap Cennet gülü:D
You can not out run me I m VAYNE!



Ben müslümanım ,
İslam mükemmel , ama ben değilim.
Eğer ben hata yaparsam beni suçla.
Dinimi değil.


Bunu ilk beğenen sen ol.
...
RE: İslam Devletleri Neden Geri Kalmıştır?
Aradaki dil neyin nesigülücük

                                                                        “Hayat tiyatro gibidir, en kötü insanlar, en iyi yerlerde otururlar.”
Aristofanes
Bunu ilk beğenen sen ol.
Profesör
RE: İslam Devletleri Neden Geri Kalmıştır?

[Resim: avatar_1657.gif]

Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül
Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil
Eğer bulmazsan bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 11-11-2015, Saat:11:59 PM, Düzenleyen: Gül-i Cennet.
...
RE: İslam Devletleri Neden Geri Kalmıştır?

                                                                        “Hayat tiyatro gibidir, en kötü insanlar, en iyi yerlerde otururlar.”
Aristofanes
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.