Kendisine ve ashabına saldırılar olduğunda kendisini savunmasına rağmen, kendi hayatı tehlike içinde olduğunda bile ilk fırsatta sürekli barışın hüküm sürmesini sağlamıştır. Bunun bir örneğini hayatı ve müşriklerle olan ilişkilerinde büyük bir etkisi olan Hudeybiye Antlaşması'nda görebiliriz. Mekke'ye girmek için silahını bırakan Hz. Muhammed (s.a.s.), hac vazifesini rahat bir şekilde yapabilmek için kendisini ve ashabını büyük bir risk altına sokmuştur.[2] Peygamberin Mekkelilere yönelik bu hareketi, Mekke'nin zenginleri tarafından gerçekleştirilen baskıya karşı gösterilen şiddet karşıtlığının güzel bir örneğiydi. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in mesajı, gerektiğinde güç kullanımını yasaklamamış olmasına rağmen bu asla mesajın önemli bir yönü olarak görülmemiştir. Hz. Muhammed'in (s.a.s.) mesajının temelini 'Barış elbette daha hayırlıdır,' (4/128) ayeti oluşturur. Bu ayet öncelikle aile içi kavgalara atıfta bulunsa da, kullanılan terminoloji, barışın hayatın her alanında üstün olduğunu belirtir. Bu nedenle barışın mümkün olduğu her ortamda Hz. Muhammed (s.a.s.), barışa yönelik harekete geçmeyi teşvik ediyordu. Hatta savaşın tam ortasında bile, 'düşman barışa yönelik bir meyil gösterirse' Kur'an, Efendimiz'den barışı kabul etmesini ve Allah'a güvenmesini istemektedir (8/61). Ayrıca bir başka Kur'an ayeti de, Efendimiz ve ashabından ihtilaflarını barış yoluyla çözmelerini istemektedir: 'Allah'a karşı gelmekten sakının ve birbirinizle aranızı düzeltin' (8/1). Benzer bir Kur'an ayeti de, 'Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşursa, onların aralarını bulun.' (49/9) demektedir. Aslında Hadis Alimi İmam Buhari, Efendimiz'in hadislerini topladığı meşhur eserinde bir kitabı, Efendimiz'in barışçıl yönüne ayırmıştır.
Barış ve şiddet karşıtlığı birbiriyle yakından ilişkilidir. Şiddet karşıtlığı barış sürecinde önemli bir adımdır. Kur'an, mü'minlerin ahiretteki sonsuz yurtlarını dar-üs selam olarak tanımlamaktadır. Allah insanları barış yurduna çağırır (10/25). Cennet ehlinin selamlaşması 'Esenlik.' Veya 'selam'dır (10/10). Öteki dünyada melekler cennet ehlini selamladığında 'Sabretmenize karşılık size selamlar, selametler! Dünya diyarının ne güzel akıbetidir bu!' (13/24). Salih kimselere, 'Esenlikle, emin olarak girin oraya!' (15/46) denilecektir. Barış, Allah'ın olduğu kadar mü'minlerin de bir sıfatı olarak görülür. Sonsuza inananların saflığı ve uyumuyla alakalı olarak Kur'an'da 'Onlar cennette ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir laf işitmezler. İşittikleri söz, hep: 'Selam! Selam!' sesleridir' (56/26-27) denmektedir. Allah'ı taklit eden Müslümanlar da barışçıl olmalıdır. İslam'ın amacı temelde bu dünyayı barışın hüküm sürdüğü, insanların Allah'a yakınlaşması ve Allah'ın es-Selam ismini yansıtmak için bütün canlıların sükûnetle korunduğu bir yer yapmaktır.
Yukarıda da kısaca ifade edildiği gibi, Mekkeli müşrikler ilk Müslümanlara çok ciddi bir şekilde işkence yapıyorlardı; ancak Efendimiz, ashabtan bazılarının sürekli ısrarlarına rağmen, uzunca bir süre savunma gayesiyle bile olsa karşılık vermeye veya güç kullanmaya izin vermemiştir. Aksine onlara işkencelere karşı sabırlı olmalarını tavsiye etmiştir. Bu işkenceler nihayet, bazı mü'minleri sevgili şehirleri Mekke'den ayrılarak huzur ve emniyet buldukları Habeşistan'a göç etmeye zorlamıştı. İslam Peygamberi'nin kendisi en yakın arkadaşıyla beraber kendisine karşı uygulanan bu şiddetten uzaklaşmak ve birbirleriyle kavga halinde olan Arap ve Yahudi kabilelerine barış getirme amacıyla davet edildiği Medine şehrine hicret edebilmek için bir mağaraya saklanmıştı. Hz. Muhammed'in (s.a.s.) muazzam cesareti ve toplum içindeki şerefli konumuyla birlikte ilk Müslümanlar Mekke müşriklerine karşı kendilerini müdafaa şekillerine sahiptiler. Ancak o, onların eziyetlerine karşılık her zaman şiddet karşıtlığı yöntemini seçmiştir. O'nun, şiddet karşıtlığını uygulanan eziyetlere rağmen sürdürdüğünde şüphe yoktur. Bu (şiddetsizlik), saldıranlara karşı mukabil savunmaya Kur'an-ı Kerim'de izin verilene kadar sürmüştür: 'Kendilerine savaş açılan müminlere, savaşmaları için izin verildi. Çünkü onlar zulme maruz kaldılar. Allah onlara zafer vermeye elbette kadirdir. O müminler ki tamamen haksız yere sırf 'Rabbimiz Allahtır' dediklerinden yerlerinden yurtlarından kovulmuşlardı' (22/39-40). Kendisine saldıranlara karşı geçici bir kuvvetle savunma yapmasına izin verilen Hz. Muhammed (s.a.s.), peygamberler arasında Sahib-ül Kadib olarak bilinirdi. Hadis kitaplarında anlatılan olaylardan birinde Hz. Muhammed'in (s.a.s.) hayatıyla ilgili şöyle bir misal verilmektedir: 'Bir Bedevi, yanına gelir ve giysisini o kadar hızlı çekiştirir ki, o çekiştirmenin sebep olduğu iz elbisenin kenarında rahatlıkla fark edilir. Bedevi, 'Sahip olduğundan bana da ver!' diyerek ganimetten kendisine pay ister. Efendimiz, Bedevi'ye döner, hiçbir öfke belirtisi olmaksızın gülümser ve adama bir şeyler verilmesini emreder.'[3]
Şurası unutulmamalıdır ki Hz. Muhammed (s.a.s.) tarihin en vahşi toplumlarından birinin meseleleriyle ilgileniyordu. Bu insanların davranışlarını değiştirmek onun için en zor görevdi. Tarihçiler, kalplerinin katılığıyla ilgili olarak, Peygamber'in ait olduğu toplumun, kabile şerefinin bir simgesi olarak kız çocuklarını diri diri gömecek noktaya geldiğini ifade etmektedir. Kur'an böyle kabile geleneklerini sert bir şekilde tenkit eder (81/8). Hz. Muhammed'in (s.a.s.) getirdiği öğretiler ashabının kalplerini ve zihinlerini o kadar kökten değiştirmişti ki, onlar sadece diğer insanlara değil, en ufak bir canlıya karşı bile şefkat göstermeye başlamışlardı. O bu değişikliği güç kullanarak yapmamıştır. Onun içinde bulunduğu toplumun kafa yapısını değiştiren şey, şiddet karşıtı ve barışçıl mesajıydı.
''Sen,sen ol kelimelere fazla takılma.Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir.Aşık dilsiz olur.''

İnsanların İslamiyeti yanlış göstermesi ile alakalı bence...
