Gerçekten insanın cismî, aklî ve ruhî yetenekleri tamamen yerli yerinde kullanılmadıkça
insan kemâle ermez, olgunlaşamaz. Ancak bu yetenekler yerli yerinde kullanıldıkları
takdirde insan, insan olur. Değilse, acıma sıfatını veya sevgi sıfatını veyahut hilim sıfatını,
veyahut ta cömertlik sıfatını kaybeden bir insan nasıl kemâle erebilir. İnsan temel sıfatlarından
hangisi olursa olsun birini kaybetti mi, kemâlattan, olgunluktan uzaklaşır. İnsanda bu
temel ahlâkın yerleşip gelişmesi, ancak İslâm’ı yaşamakla olur. İslâm bütün ahlâkî sıfatların
yaşanmasını Müslüman’a emretmiştir. Hem insan ahlâken bozuk olduğu halde kemâle erer
mi?
Kıskançlık, insanlarla yarışma gibi iyi bir özelliğin hastalığa dönüş şeklidir. Yüce
Allah (c.c.) bu duyguyu insana vermiştir ki, insan hayır konusunda diğer insanlarla yarışsın.
Şayet bu duygu kıskançlığa dönüşür ve kendisinin ulaşamadığı her iyiliğe hiçbir kimsenin
ulaşamamasını dileme şekline girerse, bu bir hastalıktır ve bu hastalıkla insan kemâle eremez.
Ahlâkî hastalıkların hepsi bu durumdadır. İslâm, güzel ahlâkın nasıl yerleşeceğini öğrettiği
gibi, ahlâkî hastalıklardan korunma yollarını da göstermiştir. Böylece kötülüklere giden yolu
tıkayan ve insan fıtratına uygun düşen biricik yol, İslâm olmuş oluyor.
İnsanın cesedi vardır. Bu cesedin gelişmesi, güçlenmesi, korunması ve her organın
kullanılması gereken yerlerin dışında kullanılmaması lâzımdır. Cesedini her türlü hayra
yükselten ve onu her türlü zararlı şeylerden uzak tutan ve her organını kullanılması gereken
yerlerde kullanan insan, ancak Müslüman’dır. İslâm aklî yeteneklerinde bu yolda
kullanılmasını ister. Müslüman’a düşünmesini ve tecrübeye değer vermesini emreder. İlim
öğrenmesini farz kılar.
İslâm ruhî yetenekleri de bu yolda kullanır. Ruh ebediyete yöneliktir. İslâm’da, ebedi
nimetlerin yolunu ona gösterir. Ruhun zorunlu ihtiyaçları vardır. İslâm, bu ihtiyaçların temini
için en güzel yolu seçmiştir. İslâm’da insanın hiçbir yeteneği işsiz kalmaz. Her yetenek yerli
yerinde kullanılır. Böylece insan her yönüyle gelişir, kemâle erer. Kemâle giden bir yol vardır
ve o da ancak İslâm’dır.
Netice: insan ancak İslâmî ahlâkla kemâle erer. Çünkü:
1- İslâm, insanın ruhî, ilmî, aklî ve cesedî yani bütün yeteneklerini en sağlıklı yoldan
harekete geçirir. Hiçbir yetenek işsiz kalmaz. İlim farzdır. Düşünmek farzdır. Fıtrî ahlâkı
kazanmak farzdır. Beden eğitimi farzdır. Hanefi fıkıh alimlerinin belirttiği gibi evlenmek
ibadete çekilmekten daha hayırlıdır.
2- İnsanın ruhî yeteneklerinin çoğu kullanılmadıkları takdirde ölürler. İslâm’da
beslenmeyen hiçbir ruhî yetenek yoktur. Sevgi, cömertlik, hilim, hidayet, acıma…
3- Kıskançlık, kin, tekebbür, böbürlenme gibi bir çok ruhî hastalık kafirlerde gelişir.
İslâm’da ise bu gibi ruhî hastalıklara yer yoktur.
4- İnsan, varlığının hikmetini ancak İslâmî ahlâkla gerçekleştirebilir. İnsan ancak
İslâmî ahlâkla kainatın (evrenin) efendiliği ve Allah’ın (c.c.) kulu olma mertebesine ulaşabilir.
5- İnsan olsun, hayvan olsun, canlı olsun cansız olsun her şeye hakkını veren sadece
İslâm’dır. Böylece insanlık sıfatını, özelliğini hak eden sadece Müslüman’dır. Peygamberler
ise bu özelliklerin bütününe sahiptirler. Hiçbir alanda hiçbir insan onlara ulaşamaz.
Bu arada iki mesele kalıyor: 1- Ahlâka iyi veya kötü hükmünü verme meselesi. 2- Temel
ve fer’i (ayrıntı niteliğinde olan) ahlâk meselesi.
2
Varlıkta her yaratığın kendine has karakter ve alışkanlıkları vardır. Hayvanın
alışkanlıkları vardır. İnsanın alışkanlıkları ve ahlâkı vardır. Hayvanın alışkanlıkları bilgi irade,
yetenek ve bedeninin basitliği sebebiyle sınırlıdır. Ama insan böyle değildir. Kendisine ilim,
irade, konuşma ve çeşitli bedenî kabiliyetler verilmiştir. Onun için insanın gelenek, karakter
ve ahlâkının çerçevesi çok geniştir. Bunun neticesi olarak her milletin, her kabilenin, her
ailenin, her ümmetin ve her ırkın ve hatta her ferdin karakter ve ahlâkı diğerlerinden farklıdır.
Bu karakterleri inceleyecek olursak, bazısının bir çok insanda bulunduğunu, bazısının fertlere
has olduğunu, bazısının insanlar tarafından hoş karşılandığını, bazılarının hoş karşılanmadığını,
bazısının akla uygun bazısının da akla uygun olmadığını, bazısının bütün insanlar
tarafından benimsendiğini, bazısının da bazı insanlar tarafından hoş karşılanırken, diğerleri
tarafından hoş karşılanmadığını görürüz.
Bazı insanların ahlâkını şehvetleri tayin eder. Bazılarınınkini dostları tayin eder.
Kimininkini düşünürler veya siyasî yahut dinî liderler tayin eder. Bazı insanlar belli bir
davranış için müsait iken diğerleri olmayabilir. Bazı insanların tecrübeleri onları belli bir
ahlâk sahibi kılar. İklimlerinde bunda etkisi vardır.
Ahlâkın iyisi vardır, kötüsü vardır. Temizi vardır, çirkini vardır. Aldatmak çok kötü
bir ahlâktır. Sözünde durmamak kötü bir ahlâktır. Yalan kötü bir ahlâktır. Ancak herhangi bir
ahlâka iyidir veya kötüdür damgasını vuracak olan kimdir? Akıl, yalnız başına hangi ahlâkın
iyi ve hangisinin kötü olduğunu kestirebilir mi? Veya tecrübe yalnız başına bu neticeye
varabilir mi?
Şüphesiz ki akıl sağlıklı bir şekilde düşünse bir kısım ahlâk için sağlam hükümler
verebilir. Örneğin: aynı cinslerin birbirleriyle cinsi münasebet kurmasını sağlıklı bir şekilde
düşünecek olsa, bunun yaratılışa uygun olmadığı sonucuna varabilir. Çünkü bunu düşünen
insan, nesillerin de devamını ancak dişi ile erkeğin devam ettirebileceğini anlar. Ayrıca da
bunun tiksindirici bir şey olduğunu hisseder. Neticede akıl bunun kötü bir davranış olduğuna
hüküm verebilir. İnsan tecrübesiyle bugünün işini yarına bırakmanın kötü bir ahlâk olduğunu
anlayabilir. Çünkü bu şekilde ertelemenin işleri biriktirdiği ve neticede insanı zor durumda
bıraktığı anlaşılabilir. Fakat şunu da göz önünde bulundurmalıyız: İnsanın akıl ve tecrübeleri,
her akıl için hüküm vermeye ehil olmadıkları gibi varılan neticede her zaman kesin değildir.
Çünkü:
1- İnsan aklı her şey için hüküm verebilecek bir kapasitede değildir.
2- Bazı davranışlar karmaşık olduklarından onlara iyi ve kötü hükmünü vermek kolay
değildir.
3- İnsanın şehvet ve nefsî arzularının aklının verdiği hükümlere etkileri vardır.
4- Birçok ahlâk ve davranışlarda tecrübenin neticeleri ancak çok uzun bir zaman sonra
ortaya çıkar.
5- İnsanların akıl ve tecrübeleri birbirinden farklıdır. Bunun neticesi olarak bir şeyin
iyiliği veya kötülüğü konusunda aynı sonuca varmazlar.
6- Davranışların bir çoğu farklı açılardan değerlendirilince farklı sonuçlara varılır.
Benim için faydalı olan bir şey başkası için zararlı olabilir.
7- İnsanda bencilliğin oluşu, çoğu zaman insanın doğru neticelere varmasını engeller.
Onun için Yüce Allah (c.c.) hüküm vermeyi, neyin iyi ve neyin kötü olduğunu belirlemeyi
kendisine bırakmıştır. “Hüküm koymak ancak Allah’ındır.” “Hüküm ancak Allah’ındır.”
“Yaratılış ta emir de O’nundur.” Çünkü ilmi her şeyi kapsayan, yanılmayan, menfaatçilikten
münezzeh ve yaratıklara ihtiyacı olmayan sadece O’dur (c.c.). İnsanı O (c.c.) yaratmıştır.
3
İSLÂM AHLÂKI… İNSANI YÜCELTMEK -IIBaşkasının
insan için hükümler koymaya hakkı yoktur. Allah (c.c.) hükümlerini
Peygamberleri vasıtasıyla insanlara bildirir. O peygamberler ki, peygamberlikleri sıfat,
mucize ve faziletleriyle bilinir. Peygamberimizin (s.a.v.) bütün insanlara gönderilmesiyle bütün
insanların uyacağı yol belirlenmiş oldu. Onun için iyi ahlâk ve davranışların tamamı
açıklanmıştır. Güzel ahlâk her yönüyle gösterilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) “güzel ahlâkı
tamamlamak için gönderildim” buyuruyor. İster diğer peygamberlerin iyi ahlâkları olsun,
ister insanların asırlar boyunca vardıkları iyi davranışlar olsun ve ister İslâm’dan önceki
yaşayan iyi ahlâk olsun. Bunların bütünü Hz. Muhammed’in (s.a.v.) getirdiği yolda mevcuttur:
“O peygamberler Allah’ın hidayetine eriştirdiği kimselerdir. Sende onların gittiği yoldan
yürü…” (En’am:90). “Allah sizlere bilmediklerinizi bildirmek, sizden öncekilerin yolunu size
göstermek ve tövbelerinizi kabul etmek ister. Allah her şeyi kemâl üzere bilendir. Yegane
hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisa:26). “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim,
üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim.” (Maide:3). Allah’ın (c.c.)
insanlar için tayin ettiği ve insanları onlarla sorumlu kıldığı iyi ahlâk Kur’an-ı Kerim ve
peygamberin (s.a.v.) sünnetinde açıklanmıştır. İnsanların muhtaç oldukları hiçbir şeyin
üzerinden geçilmemiştir. “Sana bu kitabı her şeyi beyan etmek için ve bir hidayet, bir
rahmet, mü’minlere de bir müjde olarak peyderpey indirdik.” (Nahl:89). “Bu Kur’an
uydurulur bir söz değildir. Ancak kendinden önce inen ilâhî kitapların tasdiki ve her şeyin
beyanıdır. O, iman edecek bir kavim için, bir hidayet ve bir rahmettir.” (Yusuf:111).
Resûlullah’ta (s.a.v.) kendi talimatını şöyle anlatır: “Allah’a yemin ederim ki sizi gecesi de,
gündüzü de bir olan aydınlık üzere terk ettim.”
O halde ahlâkî durumu takip edilmemiş hayatın hiçbir yönü yoktur. Nazarî (teori) yapıda
pratiği de. Siyasî yönü de iktisadi (ekonomik) yönü de, kültür yönü de, aksiyon yönü de...
Bütün meselelerin sınırlarının belirtilmesi, insanın daima iyi ahlâk çerçevesinde
kalarak kötü davranışlardan kaçması ve iyilerine yapışması içindir. İnsan karakterleri farklı
farklıdır. Kimi insan, ancak adaletin hakim olduğunu görünce gönlü razı olur. Kimi kaba
kuvvetten hoşlanır. Kimi faziletler konusunda hassastır. İyi davranışlara sahip olanlara iyi
davranışların sınırlarını ve kötü davranışlara sahip olanların bu huylarından uzaklaştırılmaları
iyi ahlâkla olur. Adaletten başkasını kabul etmeyene adalet verilir. Ve iyi ahlâka devam
etmesi istenir. İyilik yapmaya kabiliyeti olana iyiliğin sınırları belirtilir ki alabildiğine iyilik
yaparak yükselsin. İslâmî terbiyenin gayesi, iyi ahlâkın en üstüne ulaşmaktır. Bu arada insan
karakterini göz önünde bulundurarak iyi ahlâkın alt sınırını da çizmeyi ihmal etmez.
Daha önce ve sonra insanlığın tanıdığı iyi ahlâkın bütün güzelliklerini bir arada
toplayan bu mükemmel ahlâk yerine getirildikçe insan yükselir. Ne derece aksi de yapılırsa,
insanın seviyesi o derece düşer. Bu ahlâkı en iyi şekilde anlamak ancak kitap ve sünnetle
mümkündür. Bunu uygulamaya en güzel aktaran da sahabelerdir. Şunu da belirtelim ki, bu
ahlâkın bir kısmı temel, diğer bir kısmı da teferruat durumundadır. Tabii ki teferruattan birini
yapmamak, temellerden birini yapmamak gibi değildir. Onun için Müslüman’ın, temel
durumlarda olan ve onsuz İslâm’ın ahlâk binası kurulamayan hususları mutlaka bilmesi ve
onları yerine getirmesi gerekir. Günümüzün Müslümanlarının içine düştükleri önemli
tefritlerden biri budur. Bazı Müslümanlar aynı seviyede olan ahlâkî davranışlardan birini son
derece büyütürken diğerini küçümsüyorlar. Böylece İslâm’ın ahlâkî temellerinden çoğu
unutulup kayboluyor. İslâmî şahsiyetin güzellik, erdemlik ve davranışlardaki ölçüsü yoklara
karışıyor. Mesela: Her Müslüman’ın ezberlediği sûrelerden biri Asr sûresidir: “And osun
Asra’ki insan ziyandadır. Ancak iman edip de Salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı
tavsiye edenler ve sabrı birbirlerine tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr Sûresi). Bu sûre dört
4
ahlâkı kapsamaktadır. Bunlardan biri eksildiğinde iman hüsrana uğrar. Ama pratikte bu
ahlaklardan ilk ikisi benimsendiği halde diğerleri genellikle ihmal edilir.
Ayrıca bu işin kötü tarafı, benimsenen ahlâk çeşitlerinin de her yönden tam manasıyla
anlaşılmamış olmasıdır. Misal olarak: “Ey iman edenler, Allah’tan korkun (takva), O’na
yaklaşmaya yol arayın (vesile). Ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa varasınız.” (Maide:35).
Bu ayet-i Kerimede kurtuluş üç ahlâka dayandırılmaktadır. Takva, vesile arama ve
cihad. Ancak günümüz Müslümanlarının takvaya verdikleri önemi cihada vermedikleri bir
gerçektir. Fakat takva da Kur’an-ı Kerimde açıklandığı şekilde sağlıklı olarak anlaşılmadığı
gibi cihadın da kapsadığı şeyler bilinmemektedir. İslâmî ahlâkın temellerinin çoğunun
durumu budur.
Resûlullah’ın (s.a.v.) yetiştirdiği ilk Müslümanların şahsiyetiyle sonraki asırlarda yetişen
Müslümanların şahsiyeti arasındaki farkı görmek mümkündür. İlk Müslüman da İslâm
ahlâkının tamamını görmek mümkündü. Ama sonraki asırda yaşayan Müslümanın yanında
ahlâkın bazı kısımları büyütülmüş ve bazısına değer verilmemiştir. Sonradan gelen
Müslümanlar ifrat ve tefrit içerisine düşmüştür. İlk Müslüman hem alim, hem zâhid, hem
âbid, hem mücahit, hem davetçi ve hem de cesur idiler. Hareket ve davranışlarında bir
kapalılık yoktu. Nasıl konuşacaklarını biliyorlardı. Siyaset ve idareden anlıyorlardı. Hoş ve
zeki insanlardı. Ama sonradan gelen Müslümanlar onlar gibi olmadılar. Bakarsın âlimdir
savaşmasını bilmez. Savaşçıdır Allah’ı (c.c.) bilmez (haşa). Siyasetçidir ilim ve hikmet sahibi
değildir. Böyle örnek Müslüman şahsiyeti kayboldu. Onun için İslâm ahlâkının değerlerini
sağlam bir şekilde tekrar gözler önüne serme ihtiyacı vardır. Şüphesiz ki İslâm ahlâkının
temelleri çoktur. İnsanda varolan yüce ahlâkî yeteneklerden dolayı peygamberlerin
gönderilişinde en önemli ihtiyaç, insanın ahlâkını düzeltmek ve fıtrat yolunda devamını
sağlamak için bu ahlâka bir yön tayin etmektir. Peygamber (s.a.v.): “İyi ahlâkı tamamlamak
için gönderildim.” buyurmaktadır. Yüce Allah (c.c.)’da şöyle buyuruyor: “Nitekim nimetimin
tamamlanması meyanında sizden (içinizden) size bir Resûl gönderdik. Size ayetlerimizi
okuyor, sizi şirk ve günahtan temizliyor, size Kur’an’ı ve helal ile haramı öğretiyor, size
bilmediğiniz şeriat hükümlerini öğretiyor.” (Bakara:151). Allah’ın (c.c.) yanında insanın kurtuluş
veya düşüşü ahlâkına göredir. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Sonra da nefse, isyanını ve
itaatini öğretene ki, muhakkak temizlediği nefis kurtulmuştur.” (Şems:8-9). Peygamberimiz de
(s.a.v.) şöyle buyurur: “Kıyamet gününde bana en yakın oturanlar, ahlâkı en güzel
olanlarınızdır. Onlar çevrelerindekilere yumuşak davranırlar, iyi geçinirler ve onlarla iyi
geçinilir.”
İnsan nefsini temizlemenin ilk yolu, Allah’a (c.c.) kulluk çerçevesinde ahlâkî
yetenekleri kontrol altında tutabilmektir. Peygamber (s.a.v.) vasıtasıyla çizilen sınırların dışına
çıkmamaktır.
Büyüklülük ve azâmet Allah’ın (c.c.) olduğuna göre insanda büyüklenme ve azâmetli
görünme yeteneği olsa bile, onun büyüklenme ve azâmetli görünme hakkı yoktur. Buna göre
insanın kemâle ermesi, bu yeteneğinin gelişmesini engellemesiyle olur. Allah (c.c.) Halim’dir.
İnsanda halimdir. Fakat insanın bu Hilmi, Allah’ın (c.c.) kendisine çizdiği sınırlarla kayıtlıdır.
Bu sınırlar çiğnenince Müslüman uysal değildir. Ama kendisine karşı bir haksızlık yapılırsa
ağırbaşlıdır.
Allah (c.c.), intikam alıcıdır. İnsan da intikam alır. Lâkin insan intikam duygularını
ancak Allah’ın (c.c.) çizdiği sınıra kadar kullanabilir. Daha fazla ileri gidemez. Allah (c.c.)
affedicidir. İnsanda da affetme yeteneği vardır. Lâkin bu affın Allah’ın (c.c.) çizdiği sınırlarda
durması gerekir. Bana zulmedeni affedebilirim ama, bir Hakim isem zina gibi Allah’ın (c.c.)
hadlerinden biri hakkında affetme salâhiyetim ve seçeneğim yoktur.
5
İSLÂM AHLÂKI… İNSANI YÜCELTMEK -IIIBir
hasım, diğerinden hakkını isterse, suçluyu affedemem. Allah (c.c.) irade sahibidir.
İnsana da irade verilmiştir. Ancak Allah’ın iradesi mutlaktır. O dilediğini yapar. O
yaptığından sorguya çekilemez. Halbuki insan ise sorguya çekilecektir. İnsan her istediğini
yapmakta serbest değildir. Allah’ın (c.c.) çizdiği sınırlarda kalmak zorundadır. Bu sınırlardan
en ufak bir çıkış, ahlâkî bir sapmadır.
“Allah (c.c.) hem saptırır ve hem de hidayete erdirir.” (Nahl:93). Saptırınca hak ve
adaletle saptırır. Hidayete erdirince de hak ve adaletle erdirir. Fakat insan ancak doğru yolu
göstermekle yükümlüdür. Allah (c.c.) Semî’dir. Her şeyi duyar. İnsan da duyar. Ama insan,
ancak duyulması mübah olan şeyleri duymakla yükümlüdür. Allah’ın (c.c.) duyulmasını haram
kıldığı dedikodu, fısk ve haram olan müziği dinlemesi yasaktır. Beşer yeteneğinde manasının
çıkması mümkün olan Allah’ın (c.c.) her ismi hakkında durum bu şekildedir.
Onun için Yüce Rabbimiz her konuda helal ve haramın sınırını çizmiştir. İnsan bu
sınırlara bağlıdır ve bu sınırlara bağlılığı nispetinde de kemâle erer, değer kazanır. “Allah
yanında en değerliniz, O’ndan en çok korkanınızdır.” “Takva elbisesi, işte o, hepsinden
daha hayırlıdır…” (A’raf:26).
“… Bu hükümler Allah’ın sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın.” (Bakara:187).
“… Bütün bu hükümler, Allah’ın şeriatı ve çizdiği sınırlardır. Kim Allah’a ve
peygamberine itaat ederse, Allah onu zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.
Orada devamlı kalıcıdırlar. İşte büyük kurtuluş budur.” (Nisa:13). “Bu hükümler, Allah’ın
hudutlarıdır. Kim Allah’ın hududunu aşarsa, nefsine zulüm etmiş olur.” (Talak:1).
Son ayetteki noktaya dikkat edersek, Allah’ın (c.c.) çizdiği sınırları aşmak, insanın
kendi nefsine zulüm etmesi şeklinde değerlendiriyor. Rabbimiz çünkü Yüce Allah (c.c.), insan
için çizdiği her sınırı, insanın yararı için çizmiştir. Domuz ve yırtıcı hayvanların etini
yasaklaması, alkolü haram kılması, zinayı yasaklaması insanın şüphesiz ki yararınadır. Bu
bütün konularda böyledir. Yasaklanmayan şeyde fayda, yasaklananda ise zarar vardır. İşte
insan bu sınırlara uydukça, onları aşmaktan korktukça, hatta onlara yanaşmaktan çekindikçe
yükselir. İnsan olma özelliğine kavuşur. İslâm ahlâkının insana vermiş olduğu bu özellikle de
Müslüman, sonsuz ufuklara kanat açar. Rabbisine kavuşacağı günün hasretini çeker. Yine son
söz Rabbimizindir: “De ki: Sizi bu tevhide (Kur’an’a) çağırmama karşılık sizden bir ücret
istemem…” (Enam:90). “Şu ahiret yurdunu (cenneti) biz, yeryüzünde ne bir zulüm, ne de bir
fesat istemeyen kimselere veririz. İyi akıbet sakınanlarındır.” (Kasas:83).
Velhamdülillâhi Rabbil Âlemîn.