You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

İSLÂM ÜMMETİNİN BİRLİĞİNİ SAĞLAYAN ESASLAR

İSLÂM ÜMMETİNİN BİRLİĞİNİ SAĞLAYAN ESASLAR

Üye
İSLÂM ÜMMETİNİN BİRLİĞİNİ SAĞLAYAN ESASLAR
Bismillahirrahmanirrahim
İslâm ümmetinin birliğinin dış kanıtları, görüntüleri sayıca çok ve iç içedir. Bu birlik
görüntülerinin başka toplumlarda benzerleri yoktur. Müslümanlar bu birleştirici esaslar ve
sebepleri sayesinde birbirlerini destekleyip pekiştiren etkenler topluluğuna dayalı bir birlik
oluştururlar. Nihayet bir gün aynı potada erimeye yol açan kesin bir kaynaşma derecesine
varır. Bu kaynaşmayı ve birliği meydana getiren esasları inceleyelim:
1- İnanç Birliği: Lâilahe illallah Muhammedün Resûlüllah (Allah (c.c.)’tan başka
ilah yoktur, Muhammed (s.a.v.) Allah (c.c.)’ın Resûlüdür) cümlelerinde dile gelen ilke,
Müslümanların birliğinin temelidir. İnsan bu cümleleri dile getirince bu ümmetin bir üyesi
olur. Başka bir deyimle insan Peygamberimiz (s.a.v.)’in gösterdiği yoldan giderek yönünü Allah
(c.c.)’a döndürmüş, Allah (c.c.)’a kul olma ilkesini gerçekleştirmiş olur. Öte yandan inanılan ve
ibadet edilen Allah (c.c.) tek olduğu için, O’na kulluk etmek eylemi, her renk ve her milletten
Müslümanların kalpleri arasında bir birlik meydana getirir.
2- İbadet Birliği: Biz Müslümanların inandığımız Allah (c.c.) bize kendisine ibadet
edelim diye yaratıldığımızı öğretiyor. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ben cinleri ve insanları
sadece Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat:56). İnsanın insan olma niteliği ibadete
dayanır. Tüm Müslümanlara yapmaları emredilen farz ibadetler aynıdır. Erkek ve kadın bütün
Müslümanlar bu tek tip ibadetleri yapmaya çağrılıyor. İnsanın Müslümanlığı ne kadar daha
güçlü ise sünnet sınırları uyarınca daha çok ibadet eder. İbadetin Müslümanların birliği
pekiştirmedeki etkisi büyüktür. Dahası, İslâm dininin ibadetleri, Müslüman ümmetinin
gücünü, dayanıklılığını ve dayanışmasını artıran bir çok anlamlar, incelikler taşırlar. Meselâ
kıble birliğini ele alalım. Günde beş defa Müslümanların kalplerinin aynı merkeze birlikte
yönelmeleri, bu eylemde buluşmaları, her Müslüman’da diğer Müslümanlarla dayanışma
halinde olma bilincini uyandıran önemli bir sebeptir. Yılın bir ayında hep birlikte oruç tutarak
aynı hayat tarzının, aynı davranışların paylaşılması ve aynı süre içerisinde diğer insanlardan
farklı olunması da İslâm ve iman kardeşliğini pekiştirme açısından derinlemesine bir etkiye
sahiptir. Müslümanlar Hac’da her yıl fiilen bir araya gelirler, çünkü Hac maddî gücü olan
bütün Müslümanlara ömürde bir defa farzdır. Her İslâm beldesinden, her yıl mutlaka Hacca
gelenler olur. Böylece Müslümanlar yüz yüze gelerek aralarındaki dil farklılıklarını aşan bir
kaynaşma düzeyine ulaşırlar. Bu Hac ibadetine katılan Müslümanların kıyafetleri bir,
davranışları bir ve söyledikleri sözler birdir. Hac sayesinde Müslümanlar, İslâm ümmeti
potasında erirler. Öyle ki her birinin Müslüman olma dışında hiçbir varlığı kalmaz. Kısacası
ibadet birliği, ümmet birliğinin temelini oluşturması bakımından pek mühimdir.
3- Tutum ve Davranış Birliği: Her Müslüman tutum ve davranışlarında
Peygamberimiz (s.a.v.)’i örnek edinir. Bu durum yaşayışımızda ve ahlâkımızda sıkı bir birlik
meydana getirir. Yani Müslümanlar aynı şekilde yemek yerler, aynı biçimde uykuya yatarlar
ve uyandıkları zaman da aynı davranışları yaparlar. Hatta tuvalette dahi uyacakları ortak edep
kuralları vardır. Selamlaşma kuralları birdir, sağlıklı zamanlarında gözetecekleri edep
kuralları birdir, hastalandıklarında uyacakları kuralları birdir. Yolda yürürken dahi aynı
kurallar içinde yürürler. Öte yandan Müslümanların temel ahlâk kurallarını oluşturan sabır,
doğruluk, cömertlik, vefakarlık ve ciddiyet gibi ahlâk unsurlarında da ortak oldukları görülür.
İslâm dışı toplumlarda böyle davranış ve tutumu görmek mümkün değildir.
4- Tarih Birliği: Müslümanların tarih şuuru, vatan toprağına, derisinin rengine ve
bağlı olduğu milletin diline bağlı değildir. Müslüman’ın bağlı olduğu ve övündüğü tarih,
İslâm tarihidir. Bu tarihin davet önderleri, Yüce Allah (c.c.)’ın Peygamberleridir. Meselâ bir
Müslüman olarak benim tarihim Hz. Adem (a.s.) ile, Hz. Nuh (a.s.) ile, Hz. İsa (a.s.) ile, Hz. Musa
2
(a.s.) ile ve Hz. Muhammed (a.s.) ile, bu Peygamberlere uyanlar ile, onlara inananlarla ve onlarla
birlikte Allah (c.c.)’a teslim olanlarla alakalıdır ve bağlantılıdır. Ben bu tarihe bağlı olduğum
için övünürüm. Bazı yüzeysel bağlar dışında başka hiçbir tarihle aramda herhangi bir alaka
yoktur. Arap asıllı bir Müslüman’ın cahiliye dönemi Arap tarihi ile arasındaki alaka, onur ve
övünme sonuçları doğuran bir alaka değildir. Cahiliye tarihinden utanç duyar. Her Müslüman
da aynı şeyi düşünür. Kendisi ile herhangi bir cahiliye dönemi arasında, herhangi bir kafir
yada gayr-i müslim topluluk arasında duygu ve geçmiş ortaklığı kabul etmez. Müslüman’ın
tarihi, İslâm ümmetinin tarihi, başka bir deyimle Peygamberler tarihidir. Bu durum Müslüman
için şeref ve onur kaynağıdır. Müslüman’ın bu inancı kendisine Allah (c.c.) tarafından telkin
ediliyor. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “"Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail,
İshak, Ya'kub ve esbâta indirilene, Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri tarafından diğer
peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz
sadece Allah'a teslim olduk" deyin. Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru
yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşmüş olurlar. Onlara karşı
Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.” (Bakara:136-137).
Bu konuda peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Allah sizden cahiliye dönemine özgü
kof gururu ve atalarla övünme geleneğini üzerinizden kaldırdı.” (Buhari, Müslim). Müslüman’ın
İslâm’a bağlı, İslâm ilişkisi dışında herhangi bir bağla, herhangi bir ilişki ile şeref duyması
kendisini İslâm ruhundan uzaklaştırır.
5- Dil Birliği: İslâmiyet inanç, ibadet ve davranışlar bütünüdür. Dil sadece bunları
ifade etmek, seslendirmek aracıdır. Yüce Allah (c.c.) her Peygamberi kendi kavminin dili ile
gönderdi. O bize şöyle buyuruyor: “Biz her Peygamberi kendi kavminin dili ile gönderdik
ki, onlara emredildikleri şeyleri anlatabilsin.” (İbrahim:4). Yine Rabbimiz buyuruyor ki:
“O’nun ayetlerinden (delillerinden) biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve
renklerinizin değişik olmasıdır.” (Rum:4). O halde insanlar arasında dil farklılığının olması
gayet normal bir şeydir. Fakat Kur'an’ın ve diğer İslâm kaynaklarının Arapça olması, tüm
insanlığın Peygamberimiz (s.a.v.)’in getirip öğrettiği ilkeleri öğrenmekle yükümlü olması ve bu
ilkelerin ancak Arapça bilinince gerçek anlamda kavranabileceği gerçeği yüzünden,
Arapça’nın bütün insanlığın ve özellikle Müslümanların resmî dili olması gereklidir. Nitekim
İmâm-ı Şâfii (r.a.) bu gerekliliği şöyle dile getiriyor: “Yüce Allah (c.c.) bütün milletlerin
Kur'an’a muhatap olmaları ve onunla ibadet edebilmeleri için herkese Arapça öğrenmeyi
farz kıldı.” Bu konuda Hanefî mezhebine bağlı fıkıh bilginlerinin görüşü de şudur: “Arapça
diğer dillerden üstündür. Çünkü o cennetliklerin dilidir. Kim bu dili öğrenir veya bir
başkasına öğretirse sevap kazanır.” Arapça’nın İslâm ümmetinin resmî dili olması, diğer
dilleri silmek, yok etmek anlamına gelmez. Fakat İslâm ümmetinin, aralarında anlaşabilecekleri
ortak bir dillerinin olması gerekir. Bu dilin Arapça’dan başka bir dil olması normal ve
akla uygun değildir. Çünkü Arapça Müslüman ümmetinin ibadet dilidir.
Bu durumda her Müslüman’ın ana dili Arapça, kendi ırkdaşları ile anlaşmak için
kullanacağı dil de ikinci bir dil olur. Arapça Müslümanların resmî dili olmalıdır, derken, bu
görüşümüz herhangi bir taassuptan kaynaklanmıyor. Hâşâ! Tersine Arapça öğrenmek, bu dili
öğrenen herkes için övünme vesilesidir. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Ey insanlar!
Rabbiniz tek, atanız bir, dininiz birdir. Araplık hiçbirinize anadan, babadan geçen bir fırsat
değildir. Araplık sadece dile dayanır. Kim Arapça konuşuyorsa Arap’tır.” (İbn-i Mâce).
6- Duygu, Düşünce ve Yol Birliği: Müslümanların hayat yolu açık ve diğer
toplumlardan farklıdır. Bu yol Peygamberlerin yoludur. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimet bağışladıklarının yoluna. Yoksa gazaba uğramışlar
(Yahudiler) ile sapıkların (Hıristiyanların) yoluna değil.” (Fatiha:6-7).
3
İSLÂM ÜMMETİNİN BİRLİĞİNİ SAĞLAYAN ESASLAR -IIPeygamberimiz
(s.a.v.) de şöyle buyuruyor: “Sizi öyle bir ana yol üzerinde bırakıyorum
ki, bu yolun gecesi, gündüzü gibi aydınlıktır. Ondan ancak helake uğrayanlar sapar.”
(Buhari, Müslim). Peygamberimiz (s.a.v.) bu konuda yine şöyle buyuruyor: “Kim cemaatin
yolundan bir karış kadar ayrılırsa, her ne kadar namaz kılıp, oruç tutsa ve kendini
Müslüman sansa da boynundan İslâm halkasını çıkarmış olur.” (Tirmizi).
İslâm ümmetinin farklı bir hayat yolu olduğu gibi, düşünce tarzı da kendisine özgüdür,
başkalarınkine benzemez. Çünkü bu ümmetin düşünce kavramları Yüce Allah (c.c.)’ın kitabı
Kur'an’dan kaynaklanır ve onunla sınırlıdır. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Gerçekten
size Rabbinizden basiretler (gerçekleri kavrama kılavuzları) geldi.” (En’am:104). “Bu (Kur'an),
insanlar için basiret nurları, kesin olarak inanan bir toplum için hidayet ve rahmettir.”
(Casiye:20).
Demek oluyor ki, Müslümanların tasavvur ve düşünceleri Kur'an’ın gerçekleri
kavrama kılavuzları ile dolu olduğu ilkesine dayanır.
Yaşama yolu ve düşünce birliği yanında Müslüman ümmetin duyguları da ortaktır.
Çünkü insan psikolojisinin bazı hastalıklı tezahürleri var ki, bunların doktoru İslâm’dır.
Müslüman’a bu hastalıklara meydan vermek yasaklanmıştır. Buna karşılık insan psikolojisinin
bir de sağlıklı tezahürleri var ki, iyi sıfatlardan oluşan bu olumlu tezahürler, İslâm
tarafından Müslüman’a farz kılınmıştır. Bu olumlu psikolojik eğilimler ve tezahürler, duygu
ortaklığı oluşturmada diğer hastalıklı psikolojik eğilimlerden daha elverişlidirler. Müslümanların
İslâm’dan etkilenme oranları yükseldikçe aralarındaki duygu birliği de pekişir,
kuvvetlenir.
7- Anayasa ve Kanun Birliği: İslâm ümmetinin anayasa ve kanun kaynakları Kur'an
ve sünnettir. Müslümanların hiçbir kanununun Allah (c.c.)’ın şeriatına aykırı olması caiz
değildir. Böyle olunca Müslümanların bir tek ceza kanunu, bir tek ticaret hukuku, bir tek
medenî hukuku, bir tek devletler arası hukuku olur.
Müçtehitlerin, araştırmacıların Kur'an ve sünnetin nasslarını bazen birbirinden farklı
biçimde anladıkları doğrudur. Fakat İslâm halifesinin, danışma meclisinin de desteği ile
herhangi bir konudaki içtihadı, diğer içtihatları tercih etmeye yetkili oluşu, İslâm’ın kanun
koyma ilkelerinden biridir. Bu tercih o içtihada kanun gücü kazandırır. Bu sayede İslâm
ümmeti arasında anayasal ve kanunî birlik sağlanmış olur. Bu durum her İslâm eyaletinin
kendine özgü hukuk sitemi olmasına engel değildir. Bu özellik belirli bir fıkıh mezhebinin o
eyalette daha çok yaygın olmasından veya bazı konularla ilgili mubah görüşlerin taraftar
toplamasından, yada bazı yerel antlaşma, sözleşme ve özel şartlardan kaynaklanabilir. Fakat
bu farklılık, ancak ümmet birliği ve Kur'an ve sünnet egemenliği ilkeleri içerisinde söz
konusu olabilir.
8- Önder Birliği: İslâm ümmetinin aslında tek bir önderi vardır. Bu önder
Peygamberimiz (s.a.v.)’dir. Bütün Müslümanların Peygamberimiz (s.a.v.)’e itaat etmeleri farzdır.
Peygamberimiz (s.a.v.) ahirete göç edince Müslümanların O’nun yerine Allah (c.c.)’ın şeriatını
uygulayacak, İslâm’ın yayılışını devam ettirip sonuçlandıracak ve Müslümanları yönetecek
bir halife seçmeleri gereklidir. Şeriat sınırları içinde bu halifeye itaat etmek farzdır. Buna göre
yeryüzündeki bütün Müslümanların bu halifeye bağlılık sunmaları ve onun emirlerine
uymaları farzdır. Şartlar ne olursa olsun hiçbir zaman Müslümanların halifesiz kalmaları asla
caiz değildir. Halifenin varlığı Müslümanların birlik sembolü, birlikleri güçlerinin sembolü ve
güçlü olmaları da Allah (c.c.)’ın egemenliğini tüm yeryüzüne yaymanın ve dünyada hüküm
süren bozuklukları düzeltmenin yoludur.
4
Bütün bu esaslarla, yani inanç birliği, ibadet birliği, tutum ve davranış birliği, tarih
birliği, dil birliği, hukuk birliği ve önder birliği sayesinde İslâm ümmeti, birliğinin,
sağlamlığının, güçlüğünün ve heybetliliğin doruğuna ulaşır. Müslüman fertler birbirlerinin
kardeşi olan bir tek ümmettir. Yüce Rabbimiz: “Mü'minler kardeştirler.” (Hucurat:10)
buyuruyor. Müslümanlar, aralarında tek vücut ve tek ruhturlar. Peygamberimiz (s.a.v.)
buyuruyor ki: “Müslümanlar birbirlerine olan sevgilerinde, merhametlerinde ve duygularında
tek vücut gibidirler ki, o cesette bir organ şikayetçi olsa, (cesedin) bütünü onu
hissederek ızdırabını çeker.” (Buhari, Müslim).
Müslümanlar, Müslüman olmayan hiçbir kimseye sevgi, kardeşlik ve dost gözü ile
bakmazlar. Çünkü Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Allah'a ve ahiret gününe inanan bir
toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Resûlüne
düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve
katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere
sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut
olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de
sadece Allah'ın tarafında olanlardır.” (Mücadele:22).
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.