Dağılmış, perişan, yolunu yöntemini şaşırmış beşeriyetin sığınacağı, huzur bulacağı
tek çare, İslâm’ın şefkatli kollarıdır. İncelikte, kapsamında, kuvvet ve devamlılıkta tarihin
hiçbir devirde eşine rastlamadığı tevhid inancı üzerine kurulmuştur. Resûlüllah (s.a.v.)’ın
risaletine ve ahirete inanan ufku sonsuz bir vahdet… Kainat hadiselerini, insanın yaratılış
gayesini, kainatın varoluşunu ve geçiciliğini iman esasları ile tahlil edecek bir inanç vahdeti…
İslâm’ın sunduğu ve Resûlüllah (s.a.v.), Ashab ve onlardan sonra gelenlerin, yaratılışın icabı,
hayatın çeşitli sahalarında ve değişik sebeplerle, türlü biçim, dönem ve şartlar altında sımsıkı
sarıldıkları prensiplere iman etrafında vahdet… İslâm’ın ortaya çıkışından sonra tüm asırlarda
meydana gelen İslâmî toplulukların birbirine yakınlıkları, ortak yönleri, birleştirici bağları ise,
aynı millet ve dine bağlı diğer insanlar arasında olan tüm bağlardan daha açık, daha muazzam
ve daha derindir.
Vahdet… Kaba tabiri ile İslâm’ın yaratılış esasına dayalı çeşitli zaman ve vesilelerle
uygulanmış, Müslümanların ayrı ırk ve bölgesel durumlarına cevap verebilecek, muhtelif
esaslardan oluşan, İslâm’ın hukuk kurallarına dayalı bir medeniyet vahdeti… Fakat bu
medeniyet İslâm’ın ruhuna uygun bir medeniyet olacak… Akîdesinde vahdeti esas kabul
edecek… Toplumda insanın şeref ve haysiyetini koruyacak, eşitliği uygulayacak bir
medeniyet olacak. O, ahlâk ve gidişatta takva, haya ve tevazua dayanacaktır. O, ahiret için
çalışma, cihad, ferdî ve ailevî hususlarda paklığa dayanır ki, bu paklık, ileri medeniyete sahip
milletlerin uyguladıkları paklıktan çok daha ileridir.
Birbirinden uzak olmalarına, ayrı dil ve kültüre sahip bulunmalarına rağmen
Müslümanların davranışları aynı özelliği taşıyor. İsimleri genellikle Peygamberlerin,
Peygamberimizin, Ashabının isimlerinden alınmadır. Bu isimlerden, tevhid akîdesi, ibadet ve
hamd mevhumları tecelli eder ve muhabbetten, sevgiden kaynaklanmaktadır. Medeniyet ve
dine dayanan bu vahdet, farz, vecibe, dini şiar ve toplumsal münasebetlerde açıkça ortaya
çıkar. Muhtelif bölgelerdeki zaman değişikliğine rağmen, beş vakit namaz kendi vakitleri
içerisinde kılınır. Namazlar belli ölçüler içindedir.
Herhangi bir dilde konuşan ve herhangi bir bölgede oturan her Müslüman bu
namazlara katılabilir ve cemâat istediği takdirde imam olabilir. Bunun için herhangi bir
kılavuz veya oranın idarecilerinden de izin veya talimat alması gerekmez. Cuma namazı ise
daha büyük cemâatlerle kılınır. Eşsiz ve semavi olan Kur'an-ı Kerim, yeryüzünün her yerinde
aynı şekilde, ezan her minarede aynı şekilde okunur. Mevsim, gelenek ve iklim ne olursa
olsun, bütün yeryüzünde tutulan orucun vakti de Ramazan Ay’ıdır. Müslümanların
kutladıkları Ramazan ve Kurban bayramlarında, Allah (c.c.)’a şükür ifadesi olarak kılınan
namaz iki rekât olarak aynıdır.
Müslümanlar Hac ibadeti için, uzak ülkelerden Mekke’ye akın ederler. Bu ibadetler
hiçbir siyasî değişme ve ekonomik veya toplumsal gelişmenin etkisinde kalmadan aynı
şekilde, aynı ay ve günde devam ede gelmektedir. Müslümanların, dünyanın neresinde olursa
olsun selâmlaşmaları “Allah’ın selâmı üzerine olsun” anlamına gelen “Es-Selâmü
Aleyküm” şeklindedir.
Tüm bunlar, hiçbir ümmetin din ve toplumda örnekleri bulunmayan İslâm vahdet
birliğinin bazı prensipleridir.
Bir çok batılı düşünür, yazar ve bilgin bu vahdetin farkına varmışlar ve üstünlüğünü
itiraf etmek insaflılığını göstermişlerdir. Bunlardan sadece iki düşünürün itirafları ile
yetineceğiz:
2
Hamilton A.R. Gibb şöyle der: “İslâm çeşitli, siyasî, toplumsal ve dini vahdet
alanlarında kendini gösterebilmiş bir davadır. Bu dava, tüm zaman ve mekanı kuşatabilecek
güçtedir. Bu davanın özellikleri, çeşitli devir ve beldelerde, siyasî ve toplumsal alanlara
hakimiyeti nispetinde görülür. Misal olarak, ortaçağda İspanya, Batı Asya’daki İslâm
merkezleriyle bağlantı halinde idi. Onun kültürü, İslâm’ın bu merkezî kültüründen bir parça
sayılıyordu. Bununla beraber, bir çok alanda Doğu Asya kültürüne de tesir edebiliyordu.
Hint, Endonezya gibi diğer bazı önemli bölgelerle Güney Rusya’dan Çin Seddi’ne kadar
uzanan kurak kesim ise, bazı bölgesel özelliklere sahip oldukları halde, onlar da açıkça
İslâm’ın etkisinde kalmışlardır.” (Studies Sivilization of İslâm. London).
Welfred Cantwell Smith ise şunları yazar: “Müslümanların başarıları dinleri
sayesinde idi. Onlar sadece savaş alanlarına ve hayatın çeşitli bölümlerine etkili olmakla
kalmadılar. Bilakis onlar hayatın her alanına yepyeni bir yön ve ayrı bir biçim verebildiler.
Biz buna medeniyet diyebiliriz. Esas etki sebeplerini düzenleme, onları yeni bir potada eritme,
asıl özelliklerinden hiçbir şey kaybetmeden onları hayata uygulama, Müslümanların
hakimiyeti sayesinde olmuş ve hatta onun sayesinde büyük bir gelişme göstermiştir. Bu
faktörleri geliştiren, tamamlayan, onların devamını sağlayan, kuvveti hazırlayan İslâm
olmuştur. İslâm hayatın her alanına ne şekil ve durumda olursa olsun kendi boyasını vurmuş,
hayat ve topluma, birlik ve kuvveti bağışlamıştır.
Böyle bir birliğin, vahdetin oluşmasına sebep İslâm’dır. İslâm ibadetten, mülkiyet ve
yönetime kadar toplumun her alanını güç ve kuvvetiyle düzene koymuştur. İslâm nizamı
Kurtuba’dan, Miltan’a kadar tüm Müslüman toplumu birleştiren, vahdeti sağlayan kuvvet idi.
O, İslâm toplumunun fertlerini birleştirdi. Hayatın tüm işlerini faydalı ve ideal bir hale getirdi.
Vahyin boyası ile boyattı. O, öyle bir birlik sağladı ki, onun sayesinde toplum ilerledi ve gelişti.
Sultan ve padişahlar birbirlerini takip etti, birçok hükümetler, düşünceler gelip geçti, değişti.
Yine de bu hükümetlerin yeryüzündeki sosyal faaliyetleri, ilâhî esaslara dayanmakta idi. İslâm
hem kendi insanına, hem de yabancılara adalet dağıtan bir nizam idi.”(İslâm in Modern History. Newyork).
Ya bugünkü durumumuz… Milletler, geçmişte elde ettikleri başarılarla ayakta
durmazlar. Ancak sürekli cehd, gayret, mesuliyet şuuru, her an can ve en kıymetli varlığını bu
uğurda feda etmek, ciddiyet, erken davranmak, yen, faydalı ve en iyi olan her şeyi elde
etmekle mümkündür. Bu da ancak din ve kesin bir inançla kendi medeniyetinin eşsiz,
Rabbani, her zaman ve mekana uygun, kitap ve sünnetten kaynaklanmış, sağlam temellere
dayalı, ilâhî hidayet ve risalet emirlerinden fışkırmış olduğuna inanmakla elde edilebilir.
Bugün İslâm ümmetinin kaybedecek bir saati bile yoktur. İslâm hükümetleri, batıdaki maddî
ve teknik gelişmeyi taklitten uzak, şahsî kabiliyet ve beceri zekasıyla modern ilmin ulaştığı ve
ortaya çıkarmış olduğu birçok alet ve sağlamış olduğu kolaylıklar ile İslâm medeniyetinin
sahip olduğu ve diğer medeniyetlerden ayrıldığı güzellik, estetik, ciddiyet, temizlik ve paklık,
israf ve vurgunculuktan uzak durma, maddiyata boğulmamak gibi durumları birleştirmek ve
bir araya getirmek gayet kolay olacaktır. Böylece madde ve mananın birleşmesiyle, İslâm,
uygarlık yarışında yine en önde olacaktır. Bunda hiçbir şüphe yoktur. İslâm tarihi buna
şahittir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in zuhuru ile cehaletin karanlığında yuvarlanan dünya, yirmi üç
sene gibi kısa bir zamanda nura kavuştu. İnsanlık, kasırgalı, kurak insanların birbirinin kanını
içtiği, hakkın, hukukun kaybolduğu, insanların alınıp satıldığı, güçlünün üstün ve haklı
olduğu bir ortamdan bahar, gülistanlık ve altından ırmaklar akan cennet halini aldı. İnsanların
ahlâkı değişti. Kalpler Allah (c.c.)’ın nuruyla parladı.
İnsanlık önceden duymadığı ve tanımadığı bir tat, bir zevk ve aşka büründü. Soğuk,
yıkık, boş ve virane kalpler, iman ve şefkatle coştu. Akıllar yepyeni bir nur ile aydınlandı.
Ruhlar yeni huzura kavuştu. İnsanlık şerefli yerini bulmak için yarıştı. Arabistan, Mısır, Şam;
Türkistan, Irak, İran, Horasan, Kuzey Afrika, Endülüs, Hind, Batı Hindistan Adaları gibi
bölgelerin insanları, bu yarışın sevgi ve ilâhî huzuru içinde yüce hedefe aşık oldular. Onlar bu
yüce makam için el açtılar…
3
İSLÂM MEDENİYETİ VE ORTAYA KOYDUĞU VAHDET (BİRLİK) -IIApaçık
görünen şu idi: İnsanlık Rabbani ihlâs sahibi, maslahatçı, terbiyeci, mücahid,
Allah (c.c.) aşıkları, Allah (c.c.)’ın kulları için mal ve canlarını ortaya koyan, her taraftan
insanlığı kuşatan tehlikeye tüm varlığıyla göğüs geren davetçiler vasıtasıyla eskiyen,
yıpranan, sapan toplumu onardı. Bu davetçilere melekler bile gıpta ederlerdi…
Onlar donuk kalplerin ateşini ve ilâhî sevginin kıvılcımlarını alevlendirdiler. İlim,
edep, irfan ve hikmet ırmaklarını coşturdular. İman ve şefkat fışkıran oluklar açtılar.
İnsanlığın ruhuna zulüm, haksızlık, düşmanlık ve azgınlığa karşı koyma şuurunu ektiler.
Mazlum, mustazaf ve zelil görünen milletlere eşitlik, adalet, hürriyet dersleri verdiler. Miskin,
terk edilmiş, hallerine bırakılmış, aile ve aşiretleri tarafından evlerinden kovulmuş insanları
şefkat ve sevgiyle bağırlarına bastılar…
Sen onların çalışma azmine, kararlılığına ve ihlâslarına dikkat et!.. Düşüncelerinin
yüceliğine ve ulvîliğine bak… Sen onların parlak şuur, ince, güzel ve kararlı ruhlarına, parlak
zekalarına ve sağlam fıtratlarına bak da, şahsiyetin olgunluğunu, mahlukatın iyilik ve faydası
için nasıl çaba ve gayret gösterdiklerini ve nasıl duygulu olduklarını gör... Onların insanlığı
kurtarmak, belaları def etmek için nasıl zarar ve tehlikelere göğüs gerdiklerini ibret ve
hayranlıkla seyret… Sen onların idare ve yöneticilerinin işleri nasıl hallettiklerine, sorumluluk
şuuruna sahip olduklarına, geceleri ümmet zarar görmesin, saldırıya uğramasın diye nöbet
tuttuklarına, halkları ile nasıl birlik ve beraberlik içinde olduklarına, halkların da onlara nasıl
itaat ettiklerine bak… Bunlardan başka, eğer sen onların ibadet, zühd, duâ menkıbelerini,
ahlâkî yüceliklerini, suçları nasıl itiraf ettiklerini, kendilerini kontrol etmelerini, küçüklere ve
düşkünlere şefkat ve merhametlerini, din kardeşlerine ve ahbaplara yufka yürekli hallerini,
iyilik ve müsamahalarını, düşmanları nasıl affedip, hoş görmelerini, menkıbelerini okursan;
şair ve edebiyatçının duygu, parlak düşünce ve feyiz saçan fıtratlarının, bu insanların dünyada
gerçekleştirmiş oldukları yüce zirve ve tabloları canlandırmaktan aciz kaldıklarını görürsün…
Eğer bu konuda bize kadar gelen haberler, tevatür ve yaygın bir biçimde olmasalardı, tarih de
onları güvenilir bir şekilde bizlere nakletmeseydi, bu haberler hayal eseri olan hikaye ve
destanlar şeklinde yorumlanacaktı.
Bu muazzam inkılap ve yepyeni parlak dönem, Resûlüllah (s.a.v.)’ın mucize olan
bîsetinin bağışlarından bir bağış, tüm zaman ve mekanı kaplayan ilâhî rahmet hediyelerinden
bir hediye idi. En doğrusunu Allahü Teâlâ (c.c.) buyurmuştur: “Seni ancak alemlere rahmet
olarak gönderdik.” (Enbiya:107).
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.
ALINTI DEĞİL