ile noktalanan bütün Peygamberlerin ortak dinidir.
İslâm, asıl anlamı ile vahiy yolu ile Peygamberlerine bildirdiği, emir ve yasaklarında
Allah (c.c.)’a teslim olmaktır. Kim gerek bütün maddi varlığı ve gerekse kalbi ile her konuda
Allah (c.c.)’a teslim olursa işte Müslüman odur. Allah (c.c.)’a teslim olmaksızın, O’nun hükmüne
boyun eğmeksizin, İslâm’ın varlığı söz konusu olamaz. Allah (c.c.)’ın hükmünü ancak sadık
haberci bir Peygamber tarafından bize ulaştıran vahiy aracılığı ile bilebiliriz. Durum böyle
olunca normal insan mantığı Allah (c.c.)’ın emrine teslim olmayı gerektirir. Çünkü insan Allah
(c.c.)’ın bir yaratığıdır. Madem ki Allah (c.c.) her şeyi kapsamı içine alır ve madem ki Allah
(c.c.)’ın hiçbir işi hikmetsiz değildir, o halde insanın kul olma niteliği Allah (c.c.)’a teslim
olmasını gerektirir. Bunun yanında hayatın kanunları da insanın Allah (c.c.)’a teslim olmasını
gerekli kılar. Sebebine gelince gerek bu kanunları ve gerekse insanı en iyi bilen Allah (c.c.)’tır.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) insanlığı benimsemeye çağırdığı İslâmiyet Kur'an’dan
ve sünnetten öğrenilebilir. Bu şekli ile İslâmiyet tek tek insanlar için olduğu gibi insanlığın
tümü için de eksiksiz bir hidayet kaynağıdır. Çünkü yüce Allah (c.c.) bu dini varlık aleminin
hiçbir meselesini dışarıda bırakmayacak şekilde yeterli ve geniş kapsamlı bir niteliğe
büründürmüştür. Her meselede bu kapsamlı çerçeve içinde mubah, haram, sünnet, vacip ve
farz hükümlerinden mutlaka birine bağlanmıştır.
Söz konusu mesele, ister inanç sistemi ile, ister ibadet, ister siyaset, ister sosyal
hayatla, ister ekonomi ile, ister savaşla, ister barışla, ister yasama ile ve isterse insanlığı ve
insanı içine alacak herhangi başka kesimle ilgili olsun. Bu arada Kur'an ve sünnetin açıkça
hükme bağlanmadığı meseleler de yetkili İslâm alimlerinin içtihatları ile hükme bağlanır.
İslâm’da kapalı, gizli, bilinmeyen bir şey kalmamıştır.
Yüce Allah (c.c.) insanı, dünya hayatını, ahireti de içine alıp düzenlesinler diye,
İslâmiyet’i benimseyip uygulamakla yükümlü kıldı. Fakat insan nefsi, tabiatının gereği olarak,
şahsi arzularını, ihtiraslarını ve başıboşluğunu sınırlayarak, yükümlülüklerden, her ne kadar
bu sınırlamalar, insanın kendi faydasına da olsa hoşlanmaz. Bu yüzden yüce Allah (c.c.)
kendine inanmış, bağlılıkları kesin hak taraftarlarına ve diğer insanlara Allah (c.c.)’ın
egemenliğini benimsemeyi farz kıldı. Bu görev, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ve
cihad aracılığı ile yerine getirilecektir. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak Müslüman
toplumda insanın uygulanmasını hedef edinirken, cihad görevi de Allah (c.c.)’ın şeriatının
İslâm yurdunun sınırları dışında kalan dünyada egemen olmasını sağlamayı amaçlamaktadır.
Çünkü yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:
“Fitnenin kökü kazınıp da din tümü ile Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın.”
(Bakara:193).
“Ey mü'minler, önce yakınınızdaki kafirlerle savaşınız, bunlar sizde sertlik bulup
yılsınlar.” (Tevbe:123). Bu üç görev, yani cihad, iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek
İslâm’ın uygulanmasını sağlayacak müeyyidelerdir.
Müslümanların temel görevi İslâmiyet’i yürürlükte tutmaktır. Bu yüzden herhangi bir
yer ve zamanda İslâm egemenliğinin varolup olmadığının belirtisi yüce Allah (c.c.) tarafından
şöyle ifade ediliyor:
2
“Allah dinini destekleyenlere kesinlikle yardım edecektir. Hiç şüphesiz Allah güçlü
ve izzet sahibidir. O kimseler ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde namazı
kılarlar, zekâtı verirler ve iyiliği emredip kötülükten sakındırırlar. Her işin sonu Allah’a
varır.” (Hac:40-41). Namaz kılmak, devletin Allah (c.c.)’a ibadet etmesi ilkesi üzerinde kurulu
olduğunu işaret eder. Zekât vermek, bu devletin ilâhi adalet esasına dayandığını gösterir.
İyiliği emretmek, her çeşit iyiliğin İslâm devletinde var olduğunu hatırlatır. Kötülükten
sakındırmak bu devletin her türlü kötülüğe karşı savaş halinde olduğunu gösterir. Bunların
hepsi de İslâm binasının hem temel ve hem de yapı olarak ayakta olduğunu belirtir.
Rabbimiz insana her konuda nasıl davranacağını göstermiştir. Bu yol göstericiliği
yeryüzüne İslâm’ı göndererek gerçekleştirmiştir. O İslâm ki eğer insanlık ona sarılmazsa,
onun göstermiş olduğu yoldan gitmezse, karanlıklar içinde bocalayan, çırpınan bir sapıklar
yığını olur. Ve toplum da tamamıyla bir cahiliye toplumuna dönüşür. Bunun için
Müslüman’ın İslâmiyet’i tam anlamıyla kavraması, bütünüyle ortaya koyması, onun hiçbir
yabancı akımla ortak olmayı kabul etmeyen, kendine has ilâhi bir sistem olduğunu
anlamasıdır.
Müslümanların, İslâm’ın ahlâk sistemi ile sosyal sisteminin sıkı sıkıya birbirine bağlı
olduğunu unutmaması lazımdır.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.
ALINTI DEGİL HİÇ BİR KONUM DEĞİL