İslâm’ın istediği Müslüman, ahlâkıyla, ferdî ve sosyal ilişkileriyle eşsiz bir insandır.
İnsanlık uzun tarihi boyunca Müslüman insanın Kur'an ve sünnet ışığında Rabbani hidayete
kavuştuğunda, kazandığı üstün şahsiyete daha önce şahit olmamıştır.
Çünkü İslâm, ne Yunanlıların yaptığı gibi insan aklını felsefî fikirlerle doldurmuş, ne
Hindûlar gibi insanı sarsan boğucu ruhaniyet safsataları ile meşgul etmiş, ne de Romalıların
yaptığı gibi bedenin riyazi (açlık) terbiyesiyle de insanı yormuştur. Bugün doğuda ve batıda
madde aleminin benimsediği menfaatçi felsefe ile de insanı yoğurmamıştır. İslâm, insan
terbiye ve eğitiminde dengeli, uygulaması kolay ve neticeye ulaştıran bir program çizmiştir.
Bu program hem akıl, hem ruh ve hem de bedene gereken önemi vermiştir. Bu yüzden de
şahsiyeti dengeli, olgun ve kâmil bir şekilde görünmektedir. Çeşitli arzu, yanlışlıklar ve
sapıklıkların hakim olduğu, yanlış metotların insanları eğittiği toplumlarda, bir tarafa aşırı
ehemmiyet verirken diğer noktaları göz ardı etmemektedir. Müslüman’ın şahsiyeti, Allah
(c.c.)’a itaat eden, yoluna boyun eğmiş, himayesine sığınmış, kaza ve kaderine razı olmuş ve
devamlı Rabbinin rızasını gözeten bir şahsiyettir. Bedenine gerekli itinayı, dış görünümüne
lazım gelen titizliği gösteren dengeli bir şahsiyettir. Yer ve göklerin kendi emrine verildiği
şuurunda olan bu üstün olan insan, iç alemini de unutmaz. Bilakis akıl ve düşünce ile her
şeyin gerçeğini derin derin düşünerek düşünce yapısına itina gösterir. Gerçeklerin özünü
görebilecek, cevherini anlayacak bir anlayışa sahip olması hususunda titizlikle durur.
İnsanın sadece beden ve akıldan oluşmadığını, bir kalbi, ruhu, nefsi ve bu maddî
hayata hakim olmaya iten arzularının bulunduğunu asla unutmaz. Hayır, fazilet ve nuranî
merhaleleri kat etmek isteyenlerin arzularının bulunduğu apaçık bellidir. Bu yüzden de akıl ve
beden eğitimiyle nasıl ilgileniyorsa, aynı şekilde ruh ile de, ruh terbiyesi ile de ilgilenir.
Bu şahsiyet anne babaya iyi davranmanın, onlara iyilikte, ihsanda bulunmanın, sonsuz
merhamet, kâmil manada terbiye ve eşsiz vefa ile bir misal teşkil eder.
Eşiyle de aynı şekilde iyi geçinmenin, yumuşak davranmanın, kadın yaratılışındaki
ruhî ve maddî özellikleri iyice anlayıp onunla en güzel geçinmenin bir örneğidir. Çocukların
sorumluluğunu bilen bir şahsiyettir. Onlara sevgi, şefkat ve merhametle yaklaşır. Onların
terbiye ve eğitimine gereken titizliği göstertir. Çocukların İslâmî şahsiyete sahip olması için
her şeye dikkat eder.
Akrabalarına karşı sevgi bağını kuran, onları bir araya toplayan, İslâm’ın akrabaya
verdiği değeri anlayan ve şartlar ne olursa olsun onları gözetip kollayan bir şahsiyettir.
Müslüman, komşularına karşı da örnek bir şahsiyettir. İyi komşuluğu, güzel
muamelesi, güzel tavırlarıyla komşusunun hislerini anlayan, ezalarına katlanan, hatalarını
görmeyen, onlarla münakaşa etmeyen bir şahsiyettir. Bu yüzden de komşusuna karşı bir
kötülük yapmaya ve onun hakkına tecavüz etmeye teşebbüs etmez. Bilakis ona iyilik yapmaya
devam eder. Bu iyiliğinin karşılığında da komşusundan bir şey beklemez.
Kardeşleri ve dostlarıyla olan ilişkisi de en temiz ve en saf ilişkidir. Bu ilişkinin temeli
Allah (c.c.) için birbirini sevmektir. Bu kardeşlik de temizliğini, berraklığını Kur'an ve sünnet
ışığından alarak insanı kardeşlik ve beşerî ilişkiler tarihinde eşsiz bir yere ulaştırır.
Bu kuvvetli ilişkiden ve bu büyük sevgiden gerçek Müslüman’ı hayret edilecek bir
örnek haline getiren ahlâk kaideleri ve değerleri ortaya çıkmış olur. Müslüman, arkadaş ve
kardeşlerini sever, onları rahatsız etmez, vefakârdır, ihanet bilmez. Nasihat eder, aldatmaz.
2
Yumuşak davranır, kaba ve sert değildir. Hoşgörülü ve affedicidir, kin tutmaz ve düşmanlık
etmez. Fedakârdır, arkadaşlarını kendisine tercih eder. Devamlı onların arkalarından duâ eder.
Bütün insanlara karşı ilişkilerine gelince, bu ilişkiler de İslâm’ın teşvik ettiği yüksek
ahlâk sahibi terbiyeli bir insanın ilişkileridir. Bu ilişkiler arasındaki amaç, kötü niyetlerin
gizlediği dalkavukluk ve boyun eğme değildir. Kitap ve sünnetten kaynaklanan ahlâkî
kurallardır bunlar.
Müslüman insan, bütün insanlara karşı doğru sözlüdür. Hile yapmaz, aldatmaz, ihanet
etmez, vaadinden dönmez, çekememezlik yapmaz, sözünde durur, hayalıdır, affedicidir,
hoşgörülüdür, bağışlayıcıdır, güler yüzlüdür, kimseye yük olmaz, yumuşak huyludur. Küfretmekten,
kötü ve çirkin sözleri söylemekten çekinir. Haksız yere kimseye fasık yada kafir diye
iftira etmez. Kendini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmaz. İnsanların gıybetinde bulunmaz ve
aralarında kovuculuk yapmaz. Yalan söylemekten ve kötü zandan kaçar. Kendisine bir sır
verildiğinde onu muhafaza eder, yaymaz. Alçak gönüllüdür, kibirlenmez. Kimseyle alay
etmez. Büyüklerine karşı saygılıdır. Daima iyi insanlarla görüşür. İnsanlara faydalı olmayı ve
onlara zarar verecek şeyleri def etmeyi sever. Müslümanların arasını bulmaya ve onları
barıştırmaya çalışır. Hastaları ziyaret eder, cenazede bulunur. İyiliğe karşı teşekkür eder.
Gücü yettiğince insanları sevindirmeye çalışır, onları hayra teşvik eder. Zorlaştırmayı değil,
kolaylaştırmayı sever. Kararlarında adaletlidir, zulmetmez, iki yüzlülük, riyakarlık ve dalkavukluk
yapmaz, yaptığı şeylerle de övünmez. Yanlışlık yapmamaya çalışır ve şartlar ne olursa
olsun şahsiyetini değiştirmez, renkten renge girmez. Adi işleri değil, büyük ve güzel işleri
sever. Konuşurken kibirlenmez, yüzünü kimseye asmaz. Cömerttir ve verdiğini veya yaptığı
iyiliği kimsenin başına kakmaz. Misafirperverdir ve misafire elinden gelen ikramı yapar.
Zorda kalanlara yardım eder. İffetlidir, dilenmez. Sever ve sevilir. Yemekte, selâm vermekte,
ziyarette kısacası sosyal yaşantısında İslâm adabına, İslâm ölçülerine uyar.
İşte İslâm’ın şekil verdiği üstün ve örnek insan şahsiyeti budur. Nefsi İslâm’ın hayat
pınarından kanmış, aklî, ruhî ve kalbî, İslâm’ın Rabbani nuruyla aydınlanmıştır.
İnsanı üstün ahlâkın bu seviyesine çıkarıp onu yeryüzünde ahlâk timsali yapmak,
beşerî sistemlerin ve felsefelerin gerçekleştirmek isteyip de başaramadıkları en mükemmel
gayedir. İnsan mahlukatın en değerli varlığıdır. Asırlar boyunca sarf edilen gayretler ve
medeniyetler, onun saadeti ve yüceltilmesi içindir. Ona bu yüceliği vermenin sebebi
insanlığıdır.
Medeniyetin bugün keşfettiği top, füze, uydu, televizyon gibi şeylerin tamamı insanı
mutlu etmek ve nefsini arıtmak için kullanılmadıkça insana hiçbir faydası olmaz. Ve bu
keşiflerden hiçbiri, insanın insanlığına verilecek önem ve gösterilecek titizliğe olan ihtiyacı
eksiltmez.
“Kişiye ve onu şekillendirene, sonra da ona iyilik ve kötülük verene and olsun ki,
kendini, nefsini arıtan saadete ermiştir. Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana
uğramıştır.” (Şems:7-10).
Toplumların ileri olmaları sadece ilmin gerçekleştirdiği ve madde aleminin yaptığı
keşiflerle kıyaslanmaz. Bunların yanı sıra, bunlardan daha önemli olan bir şeyle kıyaslanır ki,
o da toplumda insanî değerlerin, sevgi, fedakarlık, şefkat, doğruluk, düşünce, yaşayış ve
muamelede temizlik gibi insanî değerlerin önde olması, hakim olmasıdır. İslâm toplumu
birinci derecede en yüksek olgunluğa erişmiş ve ileri bir toplumdur. Dinin kendisine telkin
ettiği hükümler ve davet ettiği insanî ve şerefli üstün ahlâka bağlı kaldığı için Müslüman fert,
yüksek düzeyde sosyaldir. Çünkü din bu üstün ahlâkı sosyal alanda uygulamaya teşvik
etmiştir.
3
İSLÂM’IN İSTEDİĞİ MÜSLÜMAN ŞAHSİYET -IIBugün
Müslüman saflarında gördüğümüz geri kalmışlık, dağınıklık, ayrılık, düşmanlık
ve kopmalar Müslümanların, Allah (c.c.)’ın ipinden uzaklaştıklarının, sağlam iman bağından
koptuklarının ve kardeşlik duygusundan ayrıldıklarının delilidir. Müslüman, köklü şahsiyetine
sahip çıksa ve fikrî, ruhi kaynaklarını sağlam kılsaydı bütün bunlar olmayacaktı.
İkinci olarak da İslâm düşmanlarının, İslâm alemine yaptığı saldırılar, Müslüman
şahsiyetini, onun ruhî ve fikrî kaynaklarını hedef aldı. Birçok İslâm ülkesinde Müslüman
şahsiyetini sarsmayı ve asaletinden uzaklaştırmayı, Müslümanların düşünce, duygu ve yaşayışlarında
kendilerine tabi olmalarını ve dini değerlerinden ve ahlâklarından uzaklaştırmayı
başardılar.
Müslüman şahsiyetine eski asaletini, Allah (c.c.)’ın ebedî metoduna sadık olarak
dönmekten başka hiçbir şey geri veremez. Bu şahsiyetin tekrar eski asaletine dönebilmesi
için, hayatta İslâm davetiyle vazifeli olan Müslüman insanın, ilâhî daveti iyi anlaması ve diğer
insanlara bu daveti taşıması lazımdır. Her şeyden önce bu davetin gereklerini inanç, ibadet ve
yaşayış olarak bizzat yaşayıp diğer insanlara örnek olması gerekir.
Cahiliyet bataklığında boğulmuş, taklitçilik karanlığında yolunu şaşırmış, kavmiyetçilik
çukurlarına yuvarlanmış olan Müslümanlar, Allah (c.c.)’ın her şeyi gölgeleyen kapsamlı
muhteşem fildişi caddesine döndüğü gün kenetlenmiş, kuvvetli, birbirini seven şerefli ve hür
bir ümmet olur. İşte o gün silahı kırılmayacak, sancağı indirilemeyecek ve askeri asla
yenilmeyecektir. O gün İslâm ümmeti oluşacak, Allah (c.c.) işte bu imanlı, bileği bükülmez
ümmete mutlaka yardım edecektir. “İnananlara yardım etmek bize hak oldu.” (Rum:47).
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.