İslâm, geldiği günden beri fertlerin toplum üzerinde bazı haklarının bulunduğunu
ortaya koymuştur. Beşerî kanunlar ise ancak İslâm’ın gelişinden yaklaşık on üç asır sonra bu
hakların varlığından haberdar olabilmiştir. Söz konusu hakların tanınmasından amaç, fertlerin
seviyelerini yükseltmek, toplumun yararına ve toplumun mutluluğu için yapılacak çalışmalara
katılma imkanlarını onlara vermek, kişinin sahip bulunduğu insanlık şerefini korumak, kişinin
istidat ve kabiliyetlerini geliştirmek, aklî ve bedenî güçlerinden yararlanmak konusunda
onlara yardımcı olmaktır. İslâm’ın kişiler için öngörmüş olduğu hakların en önemlileri;
Eşitlik ve Hürriyettir.
EŞİTLİK: İslâm, bütün insanların eşitliğini kabul eder ve Yüce Allah (c.c.)’ın şu
buyruğu ile onu Müslümanlara farz kılar: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir
dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.
Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz
Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat:13). Resûlüllah (s.a.v.)’ın şu buyruğunda da
aynı hüküm vurgulanıyor: “İnsanlar aynı tarağın dişleri gibi birbirlerine eşittirler. Arap
olanın Arap olmayana takva dışında hiçbir üstünlüğü yoktur.” Bu nasslarda; mutlak
anlamda, hiçbir kayıt ve istisnasız bir eşitlik söz konusudur. Yine bu nasslar, eşitliği bütün
insanlara, yani bütün dünyaya farz kılmış bulunuyor. Bir kişinin diğer bir kişiye, bir toplumun
diğer bir topluma, bir ırkın diğer bir ırka, bir rengin diğer bir renge, patronun işçiye,
yöneticinin yönetilene hiçbir üstünlüğü yoktur.
Kur'an nassları, insanlara tek bir asıldan, bir erkekle bir dişiden yaratılmış olduklarını
hatırlatıyor.
Asılların birbirine eşit olmaları halinde ise, farklılıktan herhangi bir şekilde söz
edilemez. Ortada eşitlikten başka bir şey olamaz. Resûlüllah (s.a.v.)’ın buyrukları da birbirine
eşit olduklarını hatırlatıyor, eşitliklerini de aynı tarağın dişlerine benzetiyor. Bir tarağın bir
dişi ise, hiçbir şekilde öbür dişlerinden ayrı ve farklı değildir. İnsanlar aynı erkek ve aynı
dişiden türediklerine göre, onların asıllarının birliği, onları, haklarında, görev ve sorumluluklarında
eşit olmaya aday gösterir. Buna göre günümüzde İngiliz ve Fransızların kendilerine
bağlı sömürgecilerin haklarından kendilerini üstün görmeleri gibi, bir kimsenin diğer bir
kimseye herhangi bir üstünlüğü yoktur. Beyaz Amerikalının, siyah Amerikalıdan kendisini
üstün görmesi gibi, beyazın siyaha herhangi bir üstünlüğü yoktur. Almanların ve diğer
ulusların ileri sürdüğü gibi bir ulusun diğer ulusa üstünlüğü yoktur.
Renkleri, kültürleri ve doğup büyüdükleri bölgeler farklı olsa bile, bütün Müslümanlar
İslâm’ın önünde birbirlerine eşittirler. Onların şer'î hakları birdir. Görevleri birdir. Devlet
önünde, yasa ve mahkemeler önünde birbirlerine tümüyle eşittirler. Onlardan birinin sahip
olduğu haklar, diğerlerinin haklarından daha fazla değildir. Onların hiçbirisi, aynı durumda
olan diğer bir kişinin görevlerinden fazlasını yerine getirmekle sorumlu tutulamaz. İslâm,
Müslümanlar ile zımmîler arasında eşit oldukları her konuda bir eşitlik sağlamıştır.
Zımmîlerin Müslümanlardan akîde ile ilgili olan durumlar dışında, hiçbir farkları yoktur.
Akîde ile ilgili olmayan her konuda zımmîler ile Müslümanlar arasında eşitlik vardır. Çünkü
böyle bir durumda eşitliğin anlamı, Müslümanları akîdelerine uygun olan şeyleri yapmakla
sorumlu tutmak, zımmîleri de akîdeleriyle çatışmayan işleri yapmakla yükümlü tutmaktır.
İslâm’da kural şudur: Bizim lehimize olan, onların da lehinedir. Aleyhimize olan,
onların da aleyhinedir. Bununla birlikte onlar, kendi dinleriyle de baş başa bırakılır. Çünkü;
“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara:256).
2
İslâm’ın zımmîleri dinleriyle baş başa bırakıp, bunun dışında kalan durumlarda onları
Müslümanlarla aynı derecede ele almasının anlamı şudur: İslâm topraklarında yaşayan
zımmîler dinlerinin hükümlerini yerine getirmiş olurlar ve onlara ancak kendi şeriatlarının
gereği uygulanmış olur. Bu bakımdan onlar kendi aralarında çıkan her türlü anlaşmazlıkta,
İslâm’ı hakem kabul eden Müslümanlar gibi, kendi şeriatlarının hakemliğini kabul ve tatbik
ederler. Her iki kesim de kendi dinini uygulamakta serbest ve hürdürler. İşte bu böyle bir
eşitliktir ki, bunun ötesinde eşitlik olamaz.
HÜRRİYET: İslâm en geniş şekilde fertlerin hürriyetlerini geldiği gün ilan etmiştir.
İslâm, fertlerin düşünme, inanç, söz, ilim ve mülk edinme hürriyetlerine sahip
bulunduklarını açıklamış bulunuyor.
Düşünme Hürriyeti: İslâm, ilk günden düşünme hürriyetini ilan etmiş, akılları
şüphelerin, hurafelerin ve bâtıl geleneklerin baskısından kurtarmıştır. İslâm davetinin kendisi
akıl esası üzerine kurulmuştur. Kur'an, Allah (c.c.)’ın varlığını ispat etmek ve insanları İslâm’ın
doğruluğuna ikna etmek konularında düşüncelerini kullanmaya ve akıllarını uyandırmaya
davet eder. Bunun için Kur'an insanları göklerle yerin yaratılışındaki incelikleri düşünmeye
çağırdığı gibi, gördükleri ve kulaklarının duyduğu her şeyi de anlamaya çağırır, ki bunun
ardından yaratıcıyı bilmek, bulmak noktasına varabilsinler, hakkı bâtıldan ayırt edebilsinler.
Kur'an, insanların akıllarının fonksiyonunu ortadan kaldırmalarını, düşünmelerini
dumura uğratmalarını, başkalarını taklit edip hurafe ve vehimlere kapılmalarını, inandıklarının
veya reddettiklerinin nedenini düşünmeksizin, gelenek ve göreneklere yapışmalarını ayıplar.
“Onlar, Allah’ın gökleri, yeri ve aralarındaki şeyi ancak hak ile ve belirli bir ecel ile
yaratmış olduğunu kendi kendilerine düşünmezler mi?” (Rum:8).
“Temiz akıl sahiplerinden başkası iyice düşünüp öğüt almaz.” (Âl-i İmran:7).
“Bir de onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar,
"Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey
anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (Bakara:170).
“(Sana karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette
düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin
göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (Hacc:46).
İnanç Hürriyeti: İslâm, inanç hürriyetini mubah gören ve bu hürriyeti son haddine
kadar koruyup himaye etmeye çalışan ilk (düzen)dir. İslâm şeraitine göre herkes, dilediği
inanca bağlanabilir. Hiç kimse başkasını kendi inancını terk etmeye veya başka bir inanca
bağlamak için zorlamak hakkına sahip değildir.
İslâm şeraiti, inanç hürriyetini ortaya koyarken, yalnızca bu hürriyetin varlığını ilan
etmekle yetinmeyerek, bunun dışında iki ayrı yol daha benimsemiş bulunuyor:
Birincisi: İnsanları başkalarının dilediği inanca bağlamakta ve inancına uygun olarak
hareket etmekte serbest olma şeklindeki haklarına saygılı olmak zorunda tutmak. Eğer başka
inançlara herhangi bir şekilde karşı çıkacaksa bu, en güzel bir şekilde ve yanlış yönleri ortaya
koymak için olmalı. Eğer bundan sonra, o inancın sahibi, ikna olarak inancını değiştirmeyi
kabul ederse mesele yok. Kabul etmeyecek olursa, onu zorlamak veya tehdit etmek caiz
olmaz. Bu konuda Yüce Allah (c.c.)’ın şu buyruğu çok açıktır: “Dinde zorlama yoktur.”
(Bakara:256). “(Resûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman
ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” (Yunus:99).
İkincisi: İnanç sahibini inancını korumaya ve bu konuda pasif bir tavır takınmamaya
mecbur etmesi. Eğer kişi kendisini korumaktan acze düşecek olursa, halkı tarafından
akîdesine saygı duyulan ve akîdesini açığa vurabilecek bir yere hicret etmekle yükümlü olur.
Hicret etmeğe gücü yettiği takdirde hicret etmeyecek olursa, kendi nefsine zulmetmiş ve
büyük bir günah işlemiş olur.
3
İSLÂM’DA FERT HAKLARI -II-
“Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: "Ne işte idiniz!"
dediler. Bunlar: "Biz yeryüzünde çaresizdik" diye cevap verdiler. Melekler de: "Allah'ın
yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" dediler. İşte onların barınağı cehennemdir;
orası ne kötü bir gidiş yeridir. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup
hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiç bir yol bulamayanlar müstesnadır. İşte bunları, umulur
ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, bağışlayıcıdır.” (Nisa:97-99).
Söz Hürriyeti: İslâm şeraiti, her bir insanın söz hürriyetine sahip olduğunu hükme
bağlamıştır. Hatta İslâm şeraiti ahlâk, kamu maslahatı, genel düzen ile ilgili ve şeraitin
marufu emir, münkeri nehy etmeyi emretmiş olduğu konularda söz söylemeyi, her Müslüman
için yerine getirilmesi gerekli bir görev olarak ortaya koymuştur.
“Sizden hayra çağıran, marufu emreden, münkerden nehyeden bir topluluk
bulunsun.” (Âl-i İmran:104).
Her insanın inandığı şeyin doğru olduğunu söylemesi, inancını diliyle ve kalemiyle
savunması hakkı olmakla birlikte, söz söyleme hürriyeti mutlak bir hürriyet değildir. Bu
hürriyet, söylenen sözlerin veya yazılanların, İslâm şeraitinin nasslarının ve ruhunun dışında
olmaması ile sınırlı bulunmaktadır.
İslâm şeraiti, geldiği günden beri söz söyleme hürriyetini kabul etmiş ve aynı zamanda
da bu hürriyeti, saldırganlığı ve kötüye kullanmayı önleyecek şekilde bir takım sınırlarla da
sınırlamıştır. Söz hürriyeti ilk olarak sınırlandırılan kimse de Allah’ın Resûlü (s.a.v.) olmuştur.
Bunun amacı ise, O’nun bu konuda da sözü ve davranışı ile kendisine uyulan bir örnek olması
ve insanların, bu sınırların dışında hiç kimsenin olamayacağını anlamalarıdır. Resûlüllah
(s.a.v.), Yüce Rabbi tarafından; “(Ya Muhammed!) Muhakkak sen çok büyük bir ahlâk
üzeresin” diye nitelenmiş olmasına rağmen, söz hürriyeti ilk olarak sınırlandırılmış olandır.
Allah (c.c.), Resûlüne mesajını insanlara iletmesini, bütün insanları topluca Allah (c.c.)’a
imana davet etmesini, kafirlere ve yalancılara karşı delil getirmesini, onların akıllarına ve
kalplerine hitap etmesini emir buyurmuştur. Fakat bununla birlikte Allah (c.c.) kendi Resûlüne
mutlak anlamda bir söz hürriyeti tanımamıştır. Bunun için Allah (c.c.) kendi Resûlüne davet
yolunu çizmiş, söz söyleme ve delil getirme yöntemlerini O’na açıklamış, davetini hikmetle
ve güzel bir şekilde öğüt vermeye dayalı olmasını vacip kılmıştır.
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Ve onlarla en güzel yolla
mücadeleni yap.” (Nahl:125). O’na cahillerden yüz çevirmesini de emir buyurmuştur: “(Suçları)
bağışla, marufu emret ve cahillerden yüz çevir.” (A’raf:199).
Sözün kötüsünü açığa vurmamasını da emir buyurmuştur: “Allah kötü sözün
(özellikle) aşikar söylenmesini sevmez. Meğer ki (söylenen) zulüm görmüş ola.” (Nisa:148).
Allah (c.c.)’tan başkasına tapanlara sövülmemesini de emir buyurmuştur: “Allah’tan başkasına
tapanlara sövmeyin. O zaman onlar da bilgisizce, haddi aşarak Allah’a söverler.” (En’am:108).
Bu sınırlar içerisindeki söz hürriyeti, sonuç olarak hem topluma, hem de kişilere
yararlı olur. Kişilerle topluluklar arasındaki kardeşlik ve saygı bağlarının gelişmesi sonucunu
doğurur, hak etrafında söz birliğini gerçekleştirir, toplumu sürekli bir dayanışma durumuna
getirir. Kişi ve gurup taassuplarıyla ortaya çıkarak bağrışıp çağrışmaları ortadan kaldırır. İşte
günümüz dünyasının tümüyle sahip olamadığı veya arayıp da bulamadığı şey budur.
4
Öğrenim Hürriyeti: İslâm, öğrenim hürriyetini öngörmekle yetinmeyip, Yüce Allah
(c.c.)’ın şu buyruğu ile ilim elde etmeyi erkek veya kadın olsun, Müslüman olan herkese farz
kılar: “Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde
bir gurup dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan)
döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.” (Tevbe:122).
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “İlim talep etmek, her Müslüman için bir farizadır.”
İslâm, ilmi hayra ulaştıran bir yol olarak değerlendirmiştir. Alimleri, Peygamberlerin
mirasçıları olarak değerlendirmiş ve böylece onları en yüksek mertebeye yükseltmiştir. İslâmî
yönetim de ilmi yaymak, bu işin gereğini hazırlamak ve herkese ilim yapma imkanlarını
sağlamakla yükümlüdür.
Mülk Edinme Hürriyeti: İslâm, mal mülkiyeti ile ilgili nazariyesinin sınırları
içerisinde kalmak şartıyla, insanları diledikleri taşınmaz ve taşınır malları, değerli eşyaları
mülk edinmek hürriyetini tanımıştır. Her bir insan, şekil ve türü ne olursa olsun dilediği
miktarda mülk edinebilir.
Yalnız bu mülk edinmenin, ancak intifa (yararlanma) mülkiyeti şeklinde olması, israf
ve cimriliğe kaçmaksızın ihtiyaç kadarı bu mülkten yararlanması ferdin hakkıdır. Buna kimse
mani olamaz. İcabında yararlandığı mülkü satabilir. Veya bir toplumun faydalanması için bir
ferde veya bir vakfa devredebilir. Bu da onun en tabii hakkıdır. Şüphesiz ki mülk Allah
(c.c.)’ındır, biz de O’na döneceğiz.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.