You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

İNSANLIK İSLÂM’A MUHTAÇTIR.

İNSANLIK İSLÂM’A MUHTAÇTIR.

Üye
İNSANLIK İSLÂM’A MUHTAÇTIR.
İNSANLIK İSLÂM’A MUHTAÇTIR -IBismillâhirrahmânirrahîm
Bugün insanlık, İslâm’ın çağrısına her zamankinden daha fazla muhtaçtır.
Müslümanlar için İslâm’dan başka gerçek bir kurtuluş yolu bulmak mümkün olmadığı gibi
insanlığın da, İslâm’ın yol göstermesine olan ihtiyacı Müslümanlardan hiç de az değildir.
İnsanlık bu ihtiyacı hissetse de, hissetmese de gerçek değişmez. Bu ihtiyaç hastanın
doktora ve ilaca olan ihtiyacı gibidir. Hasta bu ihtiyacına inansa da, inanmasa da muhtaçtır.
Allah Resûlünün (s.a.v.) gönderilmesinden önce dünyanın manzarasını C.H. Dinson
“Emotions of the Bagis of Civilization” adlı eserinde şöyle tasvir ediyor: “Beşinci ve altıncı
yüzyıllarda yeryüzü bir anarşi yuvası halini almış, bütün insanlık korkunç bir uçurumun
kenarına kadar sürüklenmişti. Çünkü bu yüzyıllarda medeniyetlerin tek dayanağı olan inanç
sistemleri yıkılmış, bunları ayakta tutacak sağlam bir dayanak kalmamıştı. İnsanlık nerdeyse
ilkel çağlardaki anarşi ve kargaşa devresine yeniden dönmek üzereydi. Milletler sürekli
savaşlarla birbirlerini boğazlıyorlardı. Vahşeti durduracak hiçbir kanun ve nizam
kalmamıştı. Medeniyet ağacı kökten yıkılmaya, bozulmaya ve çürümeye başlamıştı. İşte bütün
evren bu fesat ve kargaşa içinde yüzerken dünyaya bir çocuk geldi…”
İnsanlığın bugünkü haline bir göz attığımızda yazarın tasvir ettiği o günlerden hiç de
farkının olmadığını görürüz. Sebepler ve şartlar değişmiş ama şaşkınlık, ızdırap, kötülük ve
anarşi değişmemiştir. Bunlar hem semavî dinlerin hakim olduğu, hem de putperestlik esasının
yürürlükte olduğu bütün beldelerde yaşayan insanların hayatını etkisi altına almaya devam
etmektedirler. Hiçbir ülkede düzen kalmamış, hiçbir insanda huzurun zerresi kalmamıştır.
Vicdanlar bunalımda, mevcut inanç ve sistemlerin, prensip ve kurumların hiçbirisi insanları
mutlu etmeye kafi değildir.
Avrupa ve Amerika insanlığın binlerce yıldan beri inana geldiği manevî değerleri yok
etti. Her türlü ilâhi değerleri kökünden kazıdı. Bu değerlerin yerini ilmi tanrılaştırarak
doldurdu. Batının bu yeni tanrısı 19. ve 20. yüzyıllarda kutsiyetinin zirvesine ulaştı. İnsanlar,
bu yeni tanrının hiçbir zaman değişmeyen kanunları olduğunu, bu kanunların ne önünde ve ne
de arkasında asla şüphe ve değişmenin olamayacağını savundular ve öyle de sandılar. Fakat
ne var ki 20. yüzyıl bitip, tarih 21. yüzyıla doğru ilerlemeye başlayınca bu yeni tanrının tahtı
sarsılmaya ve belirli bir zemine oturmayan boşluktaki otoritesi kaybolmaya başladı. O zaman
açıkça ortaya çıktı ki, bilim tanrısının kanunlarının tamamını reddetmek her zaman mümkün
olan şeylerdir. Buna ek olarak bilim tanrısının bizzat kendisi de gün be gün kendi kendini
yalanlamaya, kendi kanunlarına aykırı sonuçlara ulaşmaya başlamıştı. Çünkü bu zavallı
tanrının, düşünce, yargı ve aletlerinde bizzat kendine yetecek düzenli ve geçerli bir ölçütü
yoktu. Ama bu hakikat, ancak insanlığın değişmez ve bozulmaz sandığı ölçüt ve kanunların
bizzat kendi eliyle yıkılmasından sonra anlaşılabilmişti.
Bu yeni tanrı kendine ait bir madde anlayışı ortaya koymuştu. Ona göre maddenin
dışındaki hiçbir şey maddenin büyüklüğünü, yüceliğini gölgeleyemez, maddenin dışındaki
düşünceler, araştırmalar insan için hiçbir fayda sağlayamazdı. Fakat bizzat kendi metotlarıyla,
maddenin temel taşı olan atomun parçalandığını görünce anlaşıldı ki madde sanıldığı gibi
güçlü ve ulaşılmaz değil… Bunun üzerine insanlık, maddenin anlaşılması için yeniden yorucu
ve uzun bir çalışmaya gerek duydu. Bu buluşların ardından insanlık da kendine olan güvenini,
ölçülerini ve prensiplerini kaybeden bu şaşkın tanrıya olan inancını yitirdi.
2
Fakat insanlık, ihtiyaç duyduğu dini inançlardan daha önce uzaklaştırılmıştı. O halde
şimdi insanlığa yeni bir tanrı ve yeni bir ibadet sistemi gerekliydi. Böylece batı insanlığın
şimdiye kadar tanımış olduğu bütün mukaddes değerleri reddederek yeni baştan üçlü bir
tanrılar sistemi kurdu: ÜRETİM, SERVET ve ŞEHVET…
Fakat insanlık daha sonra yavaş yavaş bu tanrıların insanlığı yok edici savaşların ve
sömürücü emperyalizmin kucağına atmaktan başka bir amacının olmadığını, insanlığı ilkel
devirlerdeki gibi hayvanî bir hayata mahkum etmekten başka çözüm getiremeyeceğini, ruhî
bunalımlar, sinirsel hastalıklar, kişisel, ailevî ve sosyal kargaşalardan başka bir faydasının
bulunmadığı gördü.
Batı rahat bir yaşantı görünümü içinde… Ama şu bir gerçek ki onlar, bütün rahat
görüntülerine, nimet ve servetlerinin bolluğuna rağmen ırk taassubundan doğan bir anarşi
içinde yaşıyorlar. Bu insanlar, sabah-akşam değirmende yaşayan, değirmen hayatına mahkum
olmuş insanlardır. Değirmen onları sürekli öğütüyor, onlar ise bu hayatlarından memnun
görünüyorlar. Onların bir an durup dinlenme ve rahatlama imkanları yok. Ne kendileri huzura
erebilip tatmin olabiliyorlar, ne de hayatın gayesini anlayabiliyorlar. Aslında hayatı
hissediyorlar, etraflarındaki olup bitenleri görüyorlar, fakat bir an durup olayları düşünmeye
vakit ve imkan bulamıyorlar, bizzat hayatın şuuruna varamıyorlar. Hatta parklarda, ormanlarda,
göl ve nehir kenarlarında geçirdikleri tatil ve istirahat vakitlerinde bile bu şuura
erebilecek vakit bulamıyorlar. Görenler onları sürekli bir meşguliyet içinde olduklarını
zannederler. Bütün bunlardan sonra anlaşılıyor ki onlar, dengesiz bir mekanda ve gerçek bir
çalışmanın olmadığı ortamda bocalıyorlar. Ne rahata, ne huzura ulaşabiliyorlar, ne de tatmin
olabiliyorlar. Onların bu dünyasında insan unsurunun hiçbir anlamı yok. Onların bu üretim ve
kazanç varlıklarını duyarlı bir kalp ve dikkatli bir akılla incelediğinizde, aletlerle akıl sahipleri
insanlar arasındaki gerçek farkı rahatlıkla görebilir ve bu farkın onlar tarafından asla anlaşılamadığını
izleyebilirsiniz.
Hayat, bu insanlar için bir değirmenden başka bir şey değil. Gece gündüz öğütüyorlar,
sonra öğüttüklerini toplayıp yoğuruyor ve tekrar öğütmek için değirmene veriyorlar. İnsanlar,
eşya, zaman, mekan ve her şey bu değirmende ömrünü tüketiyor. Ve bu değirmen öğütüyor,
hiç durmadan öğütüyor…
Kalp huzuru, ruhun tatmini, vicdanın rahatlığı, çalışma ve uğraşmanın sonunda
hissedilen ferahlık, insana karşı duyulan sevgi ve insanlık duygusu, arkadaşlar arasındaki ruhî
yakınlıklar, ailedeki sağlam bağların doğurduğu ve insana tek başına olmadığı duygusunu
veren gayret ve sorumluluk şuuru, ruhî sağlamlık ve güven hissi veren akrabalık bağları,
yeryüzündeki bütün kuvvetlerden daha büyük bir kuvvete sahip olan inanç kuvveti, insanın
içinde bulunduğu bu evrende yok olacak değersiz bir madde olmadığını, temelsiz ve dengesiz
bir unsur (öğe-eleman) olmadığını hissettiren inanç ve diğer değerler batı insanının hayat
sözlüğünden çıkarılıp atılan, kazınıp yok edilen değerlerdir.
Bunun ardında başka şeylerle asla doldurulması mümkün olmayan boşluklar
doğmaktadır. Hayatın bütün şaşaa ve renkliliğine rağmen daima varlığı hissedilen boşluklar…
Yine batı toplumlarında korkunç bir taşkınlık göze çarpmakta… İşin iç yüzünü
bilmeyenler, arşa yükselen bu kahkahaların, nefislerin zevk ve lezzetin zirvesine ulaştıkları bu
çılgın hallerin, içki taşıyan kadehlerin ve asla duraklama bilmeyen bu hareketliliğin, ebedî
mutluluğun dünya hayatına akseden ışıkları olduğunu zannederler. Fakat bütün bunlar ne
mutluluğun ne de rahatın ve huzurun ifadesidir. Bütün bunlar hayvanî bir taşkınlıktan ibarettir.
Sarhoşların naraları mutluluğun ifadesi olmadığı gibi, hayvanî taşkınlık da rahatın neticesi
değildir.
3
İNSANLIK İSLÂM’A MUHTAÇTIR -IIBütün
bunlar insan unsurunun taşıdığı kuvvet ve enerjinin iflasıdır. O halde insan
nerede? Bu kargaşanın içinde insanın yeri neresi? İnsanı makinelerden ve hayvanlardan ayıran
üstün insanî özellikler nerede? İnsanlık bugün, doğuda da, batıda da aynı kargaşa ve
bozgundan dertli…
İşte bu nedenle insanlık bugün, her zaman olduğundan daha fazla İslâm’a, İslâm’ın
gönülleri sihirleyen eşsiz akîdesine muhtaçtır.
Dünyanın içine düştüğü bu korkunç karanlıklardan, anarşi ve kargaşalardan kurtularak
İslâm’ın emniyetli, huzurlu ortamında yaşamaya, İslâm’ın dengeli sistemine sığınmaya son
derece muhtaçtır.
Yine bugün insanlık büyük bir ızdırap içindedir. İnanç sisteminin değiştirilmesi ve bir
olan Allah (c.c.) inancının alınıp yerine bilimin, maddenin ve ekonominin konmasından rahatsız
ve şikayetçidir. Her yeni atılımıyla eski kanun ve değerlerini yalanlayan ve bazen de kendi
kanun ve değerleri tarafından yalanlanan bu dengesiz tanrıya itaat etmek insanın huzurunu
kaçırmıştır. İnsanlık bugün nefsinin şiddetli arzularından kurtulamamaktadır, bundan dolayı
ızdırap içindedir. Maddeye, üretime, nefsine kulluk etmekten usanmıştır. Aslında üretimin
görevi insanlığa yardımcı olmak ve insanî hedeflere destek olmaktır. Şu andaki gibi insanlığı
kendine uşak yapmak değil…
Bir Allah (c.c.) inancı ise, insanın alet ve lezzetlere karşı hür kişiliği kazanmasını sağlar.
Bir Allah (c.c.) inancı, aklı bağlamayıp, fıtrata zincir vurmadığı gibi üretim ve gelişmeye de
engel olmaz.
Bundan dolayı İslâm, diğer sistemlerin sahip olmadıkları önemli bir takım özelliklere
sahiptir. Ve insanlığın her devirde bu eskimeyen sisteme son derece ihtiyacı vardır.
İnsanî vicdan; dinlenmeye, güvene ve huzura, insanî akıl; hürriyete, serbestliğe ve
canlılığa, özel anlamda aile; tanışmaya, dayanışmaya, barış ve huzura, insan; fıtrî
özelliklerinin itiraf edilmesine, toplum ise; himayeye, düzene ve istikrara muhtaçtır.
İnsanlık bugün de, “Bütün insanlığı tevhid sancağı altında birleştirmeye aday olan
çocuğun dünyaya gelmesinden önce” olduğu gibi yıkılmaya ve bozulmaya yüz tutmuştur.
Bugün de aynen o günkü gibi insanlığın kurtarılması için ilâhi davete ihtiyaç vardır. Ama
insanlar bu ihtiyaçlarını hâlâ anlayamıyorlar ve bu meselenin önemini kavrayamıyorlar.
Biz, son bir kez daha diyoruz ki, insanlık bizim davamıza bugün son derece muhtaçtır.
Bizim prensiplerimize, bizim şeriatımıza ve bizim sosyal sistemimize muhtaçtır. Bütün fertlere
sosyal güvenlik sağlayan, tüm insanî değerleri garanti altına alan, vicdanî huzuru, ailenin,
toplumun ve milletlerin istikbalini güvenlik altına alan İslâm’ın sosyal sistemine son derece
muhtaçtır.
Yine insanlık, bizim İslâmî inanç esaslarına, ilâhî şeriata, onun aile ve toplum
hakkındaki sistemine bütün insanları davet etmemize, her taraftan zulüm ve kötülükler bizi
kuşatsa dahi azmimizi kaybetmeyerek görevimizi yerine getirmemize muhtaçtır.
Evet insanlık bugün bize son derece muhtaçtır. İşte bu ihtiyaç ülke içinde ve dışında,
prensipleri, kuruluşları ve hareket tarzlarını düzeltmek için çırpınan imanlı gönüllerin
üstlendikleri sorumluluğun ağırlığını ortaya koymaktadır. Herhangi bir milletin, devletin veya
bütün alemin çehresini düzeltmeye çalışanlar, aslında bütün bir insanlığın sorumluluğunu
üstlenmişlerdir. Kendi sorumluluklarını üstlendikleri gibi…
4
O halde bizim şimdiki görevimiz, ilâhî davanın nurlu yolunu izleyerek, yollarını
kaybederek çöllere düşen ve yeryüzünde saptırarak sürüklenen zavallı insanlığa doğru yolu
göstermektir.
Görevimiz insanlığı kurtarmak, onları bu bozuk ve sapık hayattan ve bu korkunç
bataklıktan çıkarmaktır. Onlara takılıp aynı bataklığa sürüklenmek değil… Allah (c.c.) her
zaman bizimle beraberdir. İnsanlık Allah (c.c.)’ın kelamının hak ve doğru olduğunu bugün
olmazsa da mutlaka bir gün anlayacaktır. Eğer kurtuluş istiyorsa…
Ve Rabbimiz buyuruyor: “İşte bu şekilde biz sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık ki,
siz insanları kontrol edici, Resûl de sizi gözetleyici olsun diye…” (Bakara:143).
Vel-hamdü lillâhi Rabbi’l-Âlemîn.

HİÇ BİR KONUM ALINTI DEGİLDİR ARKADAŞLAR
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.