“Senin kendilerini simalarından tanıdığın.” (Bakara: 273)
Ayetin bu kısmı insanlar hakkında hüküm vermede simanın büyük bir etkisi olduğunu göstermektedir. Bazen insanlara simalarına bakarak hüküm verilir.
Örneğin; İslam diyarında tanınmayan ve ölü bulunan bir kimsenin boynunda eğer haç varsa veya o kimse sünnet olmamışsa, o zaman genel hüküm olan; "İslam diyarında herkes müslümandır" hükmüne tabi olmaz.
İslam diyarında aksi ispat edilinceye kadar yani; kafir olduklarına dair bir alamet görülünceye kadar herkes müslüman hükmündedir. Daru'lharpte ise aksi ispat edilinceye kadar herkes kafir hükmündedir.
"Küfür diyarında ulemanın görüşü halkın hükmü (Yani çoğunluğun) yönetime bağlıdır şeklindedir. Fakat istisnalar kaideyi bozmaz." (Debbusi- Cassas- Serahsi)
"Darul İslam'da yaşayan bir kimse için Müslüman olduğuna dair herhangi bir beyyineye gerek kalmaksızın kendi hakkında zahiren Müslüman hükmü uygulanır." (Serahsi, Mebsut 19/484)
"Kim darul harpte yaşıyorsa ve durumu hakkında bir bilgi yoksa yaşadığı beldenin halkından kabul edilir. Bunun hilafına darul İslam'da yaşayan ve haklarında bir bilginin bulunmadığı kimselerde yaşadığı beldenin halkından kabul edilir." (Serahsi, Mebsut; 3/76)
Daru'lharp; İmam Şafii, İmam Malik, İmam Ahmed, İmam Muhammed ve İmam Ebu Yusuf'a göre; İslam şeriatinin tamamen tatbik edilmediği ülkedir. (İmam Şafii - El-Ümm 8/32,Muhtasar el-Muzni s:261,İbn Kudame - El-Muğni,Serahsi - El-Mebsut 10/114)
İmam Ebu Hanife (r.a) ise bu şarta iki şart daha eklemiştir. Bunlar:
1 - O devletteki müslüman ve zımmilerin, İslam yönetimindeyken sahip oldukları hak ve hürriyetleri kaybetmiş olmaları,
2 - O devletin küfür diyarına bitişik olması. (Serahsi - El-Mebsut 10/114)
Gerek cumhurun gerekse Ebu Hanife'nin görüşlerine göre meseleye yaklaşıldığında, zamanımız dünya coğrafyası üzerinde her hangi bir İslam ülkesinin varlığından söz etmenin mümkün olmadığı açıkça görülür. Yani; Allah'ın istediği şekilde, tam anlamıyla İslam şeriatini tatbik eden hiçbir ülke yoktur.
Kur'an ve sünnetin bir kenara atılıp yerine insan ürünü kanunların tatbik edildiği ülkelerde yaşayan müslümanların şüphesiz bu devletleri yıkmak için ellerinden geleni yapmaları şarttır. İnsanlar tağuti devletleri yok etmek için ellerinden gelen gayreti göstermedikçe ne kadar müslüman olduklarını söyleseler, ne kadar küfür devletlerini tanımadıklarını iddia etseler yine de müslüman değildirler. Çünkü kelimeyi şehadetin gereklerini yerine getirmemiş ve bilfiil tağutu reddetmemiş bir kimse müslüman olamaz. Bu sebeple tağuti ülkelerde yaşayanlara, şehadetin gereklerini yerine getirinceye yani; böyle sistemleri kabul etmeyip onları yoketmek için hem söz hem de hareketle ellerinden geleni yaptıkları görülünceye kadar zahiren bu devleti kabul etmiş gözüyle bakılır ve bundan dolayı bu kimselere kafir hükmü verilir. Fakat bu kimseler kafir devletleri kabul etmiyor ve onları yıkmak için gizlice çalışıyor olabilirler. Bu mesele kişinin batıni durumuyla ilgili olduğu için gaybi bir meseledir ve bu batıni hüküm Allah'a aittir. Müslüman olarak bize düşen zahire göre hüküm vermektir. Bu sebeple zahiren kafir ülkelerde yaşayan insanlara, bulundukları küfür sistemini kabul ettiklerini ve onları yoketmek için çalışmadıklarını görünce, müslüman olduklarını söyleseler bile onlara yine de kafir hükmü verilir.
Abdullah b. Utbe b. Mes'ud (r.a)'den şöyle rivayet edilmiştir:
Ömer (r.a)'den işittim. O şöyle diyordu:
"İnsanlar Rasulullah (s.a.s) zamanında vahiy ile gizli hallerinden de sorumlu tutulurlardı. Rasulullah'ın vefatı ile vahiy kesilmiştir. Bugün sizi gördüğümüz amellerinizden dolayı sorumlu tutarız. Bu yüzden kim bize hayır ve adalet gösterirse onu emin sayar ve güvenilir kabul ederiz. Onların gizli hallerini araştırmak bize düşmez. Gizli hallerinin hesabı Allah'a aittir. Bize zahiren fena hal gösterenlerden de emin olamayız. Niyetinin iyi olduğunu söylese bile ona inanmayız." (Buhari)
Zamanımızda alim geçinen bazı kimseler, İslam şeriatinin tatbik edilmediği ülkelere daru'lharp hükmü vermemek ve onların daru'l İslam olduğunu kabul ettirmek için bir takım deliller ileri sürerler.
Onlardan bir kısmı Ebu Hanife'nin fetvasını saptırarak kendilerine delil alıp ona sarılırlar. Ebu Hanife (r.a)'a göre daru'l İslam'ın daru'lharb olabilmesi için daha önce de söylendiği gibi üç şart gerekir ve bu üç şartın üçü birden mevcut olmalıdır. Bunlardan birisi eksik olursa o ülke daru'lİslam hükmündedir.
Bu kimseler şöyle derler: "Yaşadığımız ülkede İslam şeriatinin tatbik edilmediği doğrudur. Fakat müslümanlar ibadetlerini yapmaları konusunda hürdür. Onlar camilere serbestçe gidebiliyorlar, cuma namazlarını serbestçe kılabiliyorlar. Demek ki müslümanların hürriyetleri vardır. Ebu Hanife'ye göre; müslümanların bu ibadetleri hür bir şekilde yapabildikleri her yer daru'l İslamdır."
Bu kimselere şöyle cevap verilir:
"Siz ve sizin gibi bozuk zihniyete sahip kimseler ya müslüman için hürriyetin ne demek olduğunu hiç kavramamışsınız ya da tağutların cahil insanları kandırmak için kullandığı uşaklarısınız. Biliniz ki, İslam şeriatinin tatbik edilmediği ülkelerde hürriyetleri en çok kısıtlanan kimseler gerçek müslümanlardır.
O halde sizlere müslümanların gerçek manada ne zaman hür olabileceğini açıklayalım ki bu konuda hiçbir mazeretiniz kalmasın!
İslam'ın gerektirdiği bazı ibadetlerin yapılmasına izin verilmesiyle müslümanlar hür olamazlar. Müslüman için hür olmak, İslam'ı insanlara açık bir şekilde anlatmak ve her hükmünü serbestçe uygulamak demektir.
Müslümanın yaşayacağı ve insanlara anlatacağı ilk kelime; La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah kelimesidir. Bir müslümanın, La ilahe illalah Muhammedun Rasulullah'ı tam anlamıyla yaşamasına ve anlatmasına izin verilmezse onun hür olduğu nasıl söylenebilir? Acaba tağuti sistemlerle yönetilen hangi ülke, La ilahe illallah'ın tam olarak anlaşılmasına, anlatılmasına ve yaşanmasına izin verir? Bunu bilmeyen kişi şehadetin ne olduğunu ve nasıl yaşanması gerektiğini henüz kavramamış demektir.
Hangi küfür ülkesi bir müslümanın şöyle demesine izin verir: "Ben yalnız Allah'ın şeriatini kabul eder ve yalnız Allah'ın kanunlarına boyun eğerim. Bu kanunlara muhalif kanunları hem fikren hem amelen reddediyorum. Böyle kanunlar koyanlar kendilerini ilah ilan etmiştir. Ben böyle kimseleri de reddediyorum. Çünkü böyle kişiler yok edilmeleri gereken birer tağuttur. Bu tağutları reddetmeyen ve yoketmeye çalışmayan kişi şehadetin gerektirdiği tağutu red şartını kabul etmemiş, hakkıyla yerine getirmemiş ve dolayısla kafir olmuştur."
Zamanımızda hangi tağuti devlet bunların açıkça söylenmesine müsaade eder? Bilakis bu sözleri söyleyenleri vatan haini, bölücü, eşkiya, terörist olarak ilan eder ve ellerine geçirdiklerinde onlara işkence yaparlar. Hangi tağuti devlet müslümanların İslamı tam olarak yaşamasına izin verir?
Gerçek müslümanlar; Allah'ın kanunları dışındaki, İslam şeriatine zıt kanunlara tabi olamazlar, onların uygulanmasını ve onları uygulayanları kabul edemezler. Onlar yalnız kendileri gibi iman etmiş liderleri kabul eder ve onları kendilerine imam seçerler. Çünkü İslam ahkamının müslümanlara uygulanmasının akidevi bir mesele olduğunu bilirler.
Müslüman toplum üzerinde en önemli görev; insanları kullara kulluktan kurtarıp yalnız Allah'a ibadet etmeye yöneltmektir. Onlar bunu çok iyi kavradıkları için canlarını ve mallarını bu yolda feda ederler. Onlar üzerlerindeki en önemli görevin bu olduğunu, bu görevi yerine getirmedikleri ve bunun için çalışmadıkları müddetçe Allah' ın rızasını kazanamayacaklarını çok iyi bilirler.
İşte böyle inanca ve düşünceye sahip bir topluluğun istediği gibi çalışmasına tağuti sistemler acaba hiç izin verirler mi? Hangi sistem kendini yok etmek isteyenlere hürriyet hakkı tanır? Bu, mantığın kabul edemeyeceği bir şeydir.
İslam bütün cahili sistemleri yok etmek için gönderilmiş bir sistemdir. Tağuti sistemlerle barışamaz. Onlarla orta bir yol tutamaz, onlarla uzlaşamaz. O, daima tağuti sistemlerle ölümkalım çatışması içindedir. Tağuti sistemler bunu çok iyi bilirler. Bu sebeple gerçek İslama inananlara hürriyet hakkı tanımazlar. Tağuti sistemler sadece kendilerine zarar vermeyen düşünce ve hareketlere, İslam'ı bilmediği halde kendisini müslüman zanneden kandırılmış cahillere hürriyet verirler. Bunlar ise gerçek müslüman değildirler ve müslümanlar için ölçü de olamazlar.
Alim geçinenlerden bazıları da İmam Şafii'nin fetvasını kendilerine delil al›p bu fetvaya sarılarak zamanımızdaki tağuti hükümlerle hükmedilen devletlere daru'lislam hükmü verirler.
Bu kimseler İmam Şafii (r.a)'in: "Bir kere darul islam olmuş bir ülke tekrar daru'lharbe dönüşmez" fetvasını delil göstererek tağuti hükümlerle hükmedilen devletler için: "Her ne kadar İslam şeriatı tatbik edilmiyorsa da bu ülkeler bir zamanlar İslam ülkesi olduğundan daru'lharb hükmünü almaz ve bu ülkeler daru'lİslam olarak isimlendirilir." derler.
Bunlar ya cahil oldukları için bu fetvayı anlayamayan ya da bilerek saptıran kimselerdir.
Bu kimselere şöyle denir:
"İmam Şafii'nin: "Bir kere İslam ülkesi olmuş bir ülke tekrar daru'lharb olmaz" sözü doğrudur. Fakat İmam Şafii'nin sözü burada bitmemektedir. O sözüne devam ederek: "Daru'lharb olmaz fakat daru'rridde olur" (Nevevi-Ravdatu't-Talibin c:5, s:434) demiş ve daru'lharbin şartlarından daha ağır şartlar koşmuştur. Şafii (r.a); bir zamanlar İslam ülkesi olmuş olan bir ülkede kafirler egemen olur, İslam kanunları kaldırılır ve kafir kanunları tatbik edilmeye başlanırsa o ülke daru'lharp hükmüne girmez demiştir fakat daru'lİslam olarak kalır da dememiştir. Bilakis daru'rridde olur diyerek yeni bir kavram ortaya koymuş ve böyle ülkelere ve halklarına mürted gözüyle bakmıştır. Onları, eğer tevbe etmezlerse topluca öldürülmeyi hak etmiş bir topluluk olarak görmüş ve buna göre daru'rriddenin hükümlerini bildirmiştir."