You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Üye
İNANÇ VE HAYAT
Bismillahirrahmanirrahim
İnsanoğlunun ömrü sınırlı ve yeryüzünde yaşayacağı günler sayılıdır. İçinde yaşamakta
olduğumuz bu kainat da önemsiz bir zerrecikten ibarettir. Öyle ki bir insanın ömrü, ezelden
ebede uzanan muazzam zamana nispetle, şimşek çakması, göz kıpması gibi kısa bir an
kadardır.
Ne var ki bu fani varlık, önemsiz zerrecik, muazzam kainatın içinde kaybolmuş olan
insan, bir anda o ezeli ve ebedî kuvvetten aldığı ruhla kainatı kucaklayabilir, kendisini o
kopmaz bağlarla bağlayabilir. Bu zayıf ve aciz mahluk çok şeyler başarabilir, çok önemli
olaylar meydana getirebilir, her şeye tesir edebileceği gibi, bir çok şeyden de etkilenebilir.
Tüm zaaflardan beri, yok olması, kuruması mümkün olmayan o en büyük kaynaktan kuvvet
alabilir ve böylece fani bir mahluk olan insan, hayata, olaylara ve eşyaya hükmedip, onlara
kendi güçlerinden üstün bir kuvvete dayanıp karşı koyabilir. Çünkü o, ezeli ve ebedî bir
kuvvete dayandığından dolayı, aciz ve güçsüz bir mahluk değildir artık!
Bu hal, dini akidenin insana ve dolayısıyla hayata yaptığı etkidir. İnancın, insanda
oluşturduğu karakter, her şeyi alacak denli güçlüdür. Yeryüzünde her gün olagelen fevkalade
olayların sebebi, hikmeti ki bu olaylar hayatın akışını değiştirmektedir. İnanç, bireyi ve
toplumları sonsuzluğa akan ebedî hayat yolunda varlıklarını yok etmeye zorlar. Aciz ve zayıf
olan insanın, iktidarlara, demir ve ateşe karşı koydurur. İnancın mü'min kula verdiği güç
önünde, her şeye mağlup olur ve dağılır.
O güçleri mağlup eden, elbette fani insan değil, onun dayandığı mutlak kudret,
kurumaz ve tükenmez olan O en büyük kaynaktır.
Fani insanın varlığını ezeli ve ebedî kudrete bağlama işi, ancak din tarafından
gerçekleştirilebilir. Soy, mal, makam ve saltanatın demir ve ateşten meydana gelen gücünü
hiçe sayan sadece dini inançtır. Mahrumiyetlere ve eziyetlere karşı koyabilecek sabrı insana
veren dini inançtır. İnsanı tahammüle ve mücadeleye alıştıran, ona hayat veren, onu ölümsüz
kılan, kötülüğü yenecek gücü kazandıran ve tüm bu değerler uğrunda, insanı canını feda
edecek şekilde yücelten, işte yine bu inançtır.
Bu nedenle o yüce ve ulvi akidenin, bireyin hayatı ile toplum hayatındaki etkisi
birbirinden farklı değildir. Uluslar arası sorunlarımızın, ulusal ve toplumsal meselelerimizin
çözümü, insanlarımızın kendileri için sadece dinden fışkıran inancı yegane ölçü ve delil
bilmeleri ve bu düşüncede sebat etmeleridir. Elimizdeki bu inanç, varlığımızı tümü ile
kapsayan çok sağlam bir güçtür.
Bizler, içte ve dışta yenilmesi ve karşı konulması çok güç bir mücadele zorunluluğu ile
karşı karşıyayız. Varolan kuvvetimizin çok üstünde ve birleşik güçlerle mücadele etmek
durumundayız. Bu baş döndürücü mücadelede madem bu inanç bize yardımcı olabilecek,
madem bu inanç, fiili sahada kazanma gücünü bize verebilecek, o halde hangi Müslüman bu
inançtan uzak durmaya razı olur ve o adil ölçüyü kabullenmez.
Bazı sistemler, insanların bir kısım sorunlarının çarelerini başka düşünce ve usullerde
göstermiş iseler de, bunun bir değeri ve faydası olmamıştır. Bizim insanları davet ettiğimiz
inanç, sadece geçici bir zamana ait değildir ve belirli bazı sorunları çözmek için değildir.
Onun paha biçilmez kıymeti, insanın tüm sorunlarını çözebilme ve bu durumu
ebediyen devam ettirebilme gücüne sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu özellik, dini
inancın yapısında saklı bir güçtür. Öyle ki onun yerini hiçbir felsefe, toplumsal sistem ve
ekonomik bir teori (nazariye) dolduramaz. Çünkü onun insan üzerinde bıraktığı tesir, diğer
tüm sistem ve teorilerin bıraktığı tesirden çok daha üstündür. O fıtri bir ihtiyaçtır ve bu
2
ihtiyacı sadece iman doyurabilir. Zira insan bedeninin yemeye, içmeye ve diğer ihtiyaçlara
nasıl gereksinimi varsa, ruhun da aynı şekilde imana ihtiyacı vardır.
İnancın verdiği hareket gücünün bir süre için durgunlaşması birçoklarını yanıltmış ve
aldatmıştır. Bu gücün öldüğünü sanarak, kişilerin ve toplumların kalbindeki iman boşluğunu
felsefi etkilerle, itikadi teorilerle (nazariye) ve toplumsal sistemlerle doldurabileceklerini
hayal etmişlerdir. Fakat ne kadar yanılmış olduklarını çok geçmeden anladılar. Ummadıkları
bir zamanda ve hiç ummadıkları bir yerden, o ölmüş zannettikleri inanç, kendisini göstermeye
başlayıp, kişilerin ve toplumların hayatlarında harikalar getirince şaşırıp kaldılar. Gerçekten
de bu harikaları meydana getiren, çok kısa bir süre önce sessiz, insana herhangi bir canlılık,
hareket veremez gibi görünen akideden başka bir şey değildir. Adeta bu akide, bir süre
uyumuştu da cahiller onu ölmüş zannetmişlerdi. İleri görüş sahipleri, bu iniş ve çıkışların, bu
batış ve doğuşların, dolaşık yolların, beşeri gelişmenin gereği olduğunu iyi bilirler.
Kişilerin ve toplumların hayatında, dini akidenin meydana getirmiş olduğu fevkalade
olaylar, çözümsüz hurafeler üzerine bina edilmesi gibi, korkuların ve sahte mantık temellerinin
üzerinde bina edilmez. Çünkü dini akide, külli bir fikir manzumesidir. İnsanı kainatta
görünen ve görünmeyen kuvvetler bağlar, ruhuna güven ve sükunet bahşeder, onu kopmayan
bağlarla Allah (c.c.)’a bağlar ve Allah (c.c.)’ın kendisine yardım edeceği vaadini bilir. Bundan
dolayı da, batıl nizamlar ve fani kuvvetler önünde dimdik durur, onlara karşı koyar.
Akide, kişinin çevresindeki diğer kişilerle, hadiseler ve eşya ile olan ilişkilerini, bu
ilişkilerin gaye ve istikametini izah eder. İnsanın tüm güçlerini toplayarak, onu belirli bir
hedefe doğru götürür. İşte inancın asıl gücü de buradadır. Tüm kuvvet ve imkanları bir araya
getirerek, belirli bir hedefe yöneltmesi, inancın en kuvvetli özelliğidir.
Bozulmamış, tertemiz insan şahsiyeti iç içe bir bütündür. Bu nedenle her yönelişinde
kendisini kendine götüren, birleştiren bir inanca, düşünce ve tatbikatında kendisinden ilhâm
aldığı, kainat ve hayat karşısında yol göstermesini kendisinden beklediği, küçük büyük tüm
problemlerinde kendisine başvurduğu bir inanca muhtaçtır.
Her insanın hayatında bu inancın değeri, tüm yollarıyla hayatın ve hayata ait olan hareket
ve faaliyetlerin merkez noktası olmasından kaynaklanır. Şahsiyet ancak o zaman bütünlüğünü
korur, dağılıp perişan olmaktan kurtulur, dayanıklılık kazanır. Zira artık derli toplu bir haldedir.
Atacağı adımlar daha doğru bir yola yönelmiş olur. Çünkü derli toplu şahsiyetin yolu da tektir.
İnsanın tüm gelişim aşamalarını içine alan inanç, bazı hususları içine alıp, bazılarını
dışarıda bırakan sistemlerden elbette daha değerli, daha mükemmeldir. Kişinin tüm çalışma
alanlarında tek bir inancı esas alması, çeşitli teorilere başvurmasından elbette daha hayırlı,
daha tercih edilendir. Zira tek bir inanca dayanmak daha pratik ve dolayısıyla daha kolaydır.
İnanç birliği, çeşitli hareketlerde adaletsizliğe sapma olan, hareket ve faaliyet sahasını
sıkıştırmadan, sınırlama olmadan, çeşitli yollara ayırıp parçalamadan ve aralarında sonsuz bir
çözümsüzlük meydana getirmeden bu şahsiyet birliğini sağlar.
Beşeri, ekonomik ve sosyal nizamların uygulamasında söz sahibi olmayan bir akide
(inanç-iman) ile devlet nizamında ve manevi inançta söz sahibi olmayan bir sosyal nizamın,
inanç ve hayatla alakası olmayan fennî teknik bir teoriden farkı yoktur. Bütün bunlar eksik
olduğundan dolayı, bunlara dayalı olarak gelişebileceğini, olgunlaşabileceğini sanan insanın
tüm çırpınmaları boşadır. Çünkü bunlar insanoğlu için gelişkin, olgun bir hayat tanzim
edemeyeceği gibi, insan şahsiyetin birleştirilmesini ve birbirine sımsıkı kenetlenmesini de
temin edemez. Gelişme ve yükselme yolunda olan insanın tüm faaliyet sahalarını kapsayan,
her sahada kendisine güç veren, canlı ve hayat dolu bir imana, bir inanca, toplumun olduğu
kadar fertlerin de ihtiyacı vardır. Fert ve toplum bu akideyi, yani bu inanç ve imanı ne zaman
elde eder ve tam manasıyla hayatına uygularsa, bu o zaman kuvvetleri bir araya getirici, onları
dağılıp parçalanmaktan koruyucu ve her türlü beşeri gücü bir sel gibi aynı hedefe sürükleyici
birliği meydana getirir.
3
İNANÇ VE HAYAT -IIUzun
tarih boyunca insanlığın, bu şekilde büyük özelliklere sahip olarak tanıdığı
yegane akide İslâm akidesidir. İnsan hayatının bütün alanlarını kapsayan, benzersiz tek akide
İslâm’dır. Onun görevi, hayatın her alanını önemseyip diğer yanlarını ihmal etmek, bir gediği
kapatıp diğerlerini kapamak değildir. İslâm akidesi, insan ruhunu ele alıp, bedenini ve aklını
ihmal etmez veya insanın sadece ibadetleri telkin edip, hayat ile ilgili meselelerin çözümünü
insana bırakmaz, insanların kalbine hükmedip, onun fiili hayatına karışmamazlık etmez.
Bireyi ele alıp, toplumu ele almamazlık etmez. Kişisel hayatı disiplin altına alıp, toplum
yasalarını ve devletlerarası hukuku kendi haline bırakmaz. İslâm inancı, insan hayatına tıpkı
damarların vücuda yayıldığı gibi yayılmış, insan hayatının her zerresini kaplamıştır.
Biz Müslümanlar, İslâm aleminde bir çok zorluklarla karşı karşıya gelmekteyiz. Kendi
içimizde; sosyal, ekonomik ve ahlâkî; dışımızda ise, kavmiyetçilik, devletçilik gibi çok zor
meselelerle karşı karşıyayız. Aslında biz tüm bu sorunları göğüsler ve yeneriz. Ne var ki bir
türlü kendi kendimizi bulamıyoruz. Gücümüzün sınırlarını bilemiyoruz. Yolumuzun hedefini
kavrayamıyoruz. Bir inancın bayrağı altında birleşerek, saflar kurarak, iç ve dış düşmanlarımıza
hep birlikte karşı koyacağımıza, birliğe, beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz bu
zamanda, büyük ihtilaflara düşüyor ve birbirimizi çekemiyor, gücümüzü zayıflatıyoruz.
Biz, o büyük İslâm inancını şahsımızda öldürdük. Cahillikten veya kasten, İslâm’ın bu
çağın meselelerine cevap veremeyeceği, hatta sosyal ve siyasal hiçbir hayatiyetinin,
etkinliğinin kalmadığı fikrine kapıldık ve böyle düşündüğümüz için de bir eziklik içine
düştük. Büyük bir suç işledik böylelikle.
İslâm’ın sosyal hayatta her şeyi halledebilecek güç ve kuvvete sahip olduğu bir çok
kitap yazılmak suretiyle ispat edilmiştir. Bu kitaplar, İslâm nizamının hayatın problemlerini
fiilen nasıl çözüme kavuşturacağını çok net bir şekilde açıklamışlardır. Sosyal adalet
isteyenlerin İslâm’a yaptığı itirazların tümü, dile gelen mükemmel İslâmî ölçüler karşısında
birer birer erimeye mahkum olmuştur. Böylece onların tüm sosyal teorilerinin bir araya
gelerek başaramadıkları sosyal adaleti İslâm üstün bir denge ile gerçekleştirmiştir.
Siyasi alanda da İslâmî yönetim biçiminin kafi geleceği muhakkaktır. Ne var ki
İslâm’ın bu yönü ile ilgili çalışmalar henüz yetersiz, İslâm’ın siyasi husustaki yaklaşımları
henüz yeterince Müslümanlar tarafından dahi anlaşılmış değildir.
Önümüzdeki yıllar Müslümanlardan çok şey beklemektedir. Yeter ki Müslüman,
inancına sahip çıksın, hayatına sahip çıksın.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.