You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

İMAM ŞAFİÎ ve MEZHEBİ[1]

İMAM ŞAFİÎ ve MEZHEBİ[1]

blu3x
RE: İMAM ŞAFİÎ ve MEZHEBİ[1]
4- Sâhâbîlerîn Sözleri


Şafii mezhebine bağlı olan usûl yazarlarının bâzısı, İmamlarının eski mezhebine göre sahâbîlerin sözlerini delil olarak aldığını, ye­ni mezhebine göre ise bundan vazgeçtiğim iddia etmiştir. Şafiî´nin eski mezhebi, Irak´ta yazmış olduğu ve Zaferâni´nin rivayet ettiği kitaplarındaki görüşleridir. Yeni mezhebi ise, Mısır´da yazmış oldu­ğu ve Rabf b. Süleyman el-Muradî el-Müezzin´in rivayet ettiği kitap­larındaki görüşleridir.

Fakat biz, Rabî´ b. Süleyman´ın rivayet ettiği «el-Risale» adlı eserinde Şafiî´nin, sahâbîlerin sözlerini delil olarak aldığını görüyo­rUz. Bundan Şafiî´nin, yeni mezhebinde de sahâbîlerin sözünü delil olarak kabul ettiği anlaşılıyor. Eski mezhebinde sahâbînin sözünü delil olarak kabul edişi üzerinde de ittifak vardır. Biz de, doğru ola­rak bu görüşü kabul ediyoruz.

Sözün kısası, Şafiî, sahâbîlerin re´y´ini şöyle.üç kısma ayırır:

1 ? Sahâbîlerin üzerinde icmâ ettikleri meseleler: Sahâbîlerin fethedilen arazînin sahiplerine bırakılmasına dair yapmış oldukları icmâ´ böyledir. Bu türlü icmâ´lar hüccet olup icmâ´ın şümulüne da-. hildir ve hiç kimse bu konuda bir şey söyleyemez.

2 ? Hakkında bir sahâbînin herhangi bir görüş beyan ettiği, buna muhalif veya muvafık başka bir görüş bulunmayan mesele­ler: Şâfü, sahâbîlerin bu türlü görüşlerini de delil olarak alır. «er-Risale» adlı eserinde Şafiî, birisiyle şöyle bir münazarada bulunduğunu anlatır: «Münazara eden: Sahâbîlerden birisi bir mesele üze­rinde herhangi bir görüş beyan etse, buna muvafık veya muhalif başka bir sahâbînin herhangi bir görüş beyan ettiği bilinmese, sen bu konuda Kitab, Sünnet veya icmâ´da bu sahâbî sözünün uyulma­sı gereken bir hüccet olduğunu gösteren bir delil bulabilir misin? dedi. Ben de: Bu konuda Kitab ve sabit olan Sünnet´te bir şey gör­medik. Ancak ilim sahiplerinin, sahâbîîerden birine ait bir sözü bâzan kabul ettiklerini, bâzan da terk ettiklerini gördük... dedim. Bunun üzerine O: Sen bunlardan hangisini kabul ettin? dedi. Ben de: Kitab, Sünnet ve icmâ´ ile sabit olan bir hüküm bulamadığım zaman, Sahâbîlerden birinin sözüne uymayı tercih ettim... dedim. Sahâbîlerden sadece birine ait olan bir söze, başka birinin muhale­fet etmediği ise pek azdır.»[38]

3 ? Sahâbîlerin ihtilâf ettiği mes´eleler: Şâfü bu konuda Ebu Hanîfe gibi sahâbilerin sözleri arasında istediklerini tercih eder ve bütün sahâbîlerin görüşlerine aykırı bir şey söylemez. Onların söz­leri arasında Kitab, Sünnet ve icmâ´a yakın veya kuvvetli bir kıyas ile desteklenmiş olanları tercih eder. Size burada Şafiî´nin, konu ile ilgili kendi görüşlerini sunuyorum :

«Kitab ve Sünnet´de bulunan şeyleri işitenler için özür söz ko­nusu değildir, mutlaka onlara uymak gerekir. Kitab ve Sünnet´de bir şey yoksa sahâbîlerin veya onlardan birinin sözlerine başvuru­rUz. Eğer ihtilâf edilen meselede Kitab ve Sünnet´e daha yakın olan söze bir delâlet bulamazsak Ebu Bekr, Önier ve Osman (R.A.)m sö­züne uymamız daha iyi olur. Eğer bir sözün Kitab ve Sünnet´e da­ha yakın oîduuğna dair herhangi bir delâlet bulunursa o söze uyarız.»[39]

Bu ifadeden anlaşılıyor ki, sahâbîlerin ihtilâfa düştükleri bir meselede Şafiî, önce Kitab ve Sünnet´e daha yakın olan görüşü tet­kik etme cihetine gidiyor. Sahâbîlerin görüşlerinden hiçbirisinin Ki­tab ve Sünnet´e delâlet bakımından daha yakın olduğunu tesbit et­memesi pek azdır. Bu sebeple Şâfü, ikinci cihete yani taklide yönel­memektedir. O, böyle bir durumda İmamın (halîfenin) benimsediği tarafı tercih etmektedir. Dolayısıyla bu gibi ihtilaflı bir konuda ön­ce Ebu Bekr, sonra Ömer, daha sonra da Osman (R.A.)´ın benimse­diği görüşü kabul etmektedir. Şafiî bu tutumunu, şöyle izah eder: «İmamın (halîfenin) sözü herkesçe bilineceği için halkın buna uyması gerekir. Halkın uyması lâzım gelen kimsenin görüşü, bir ve­ya birkaç kişiye fetva veren kimsenin görüşünden elbette daha meş­hurdur. Çünkü onlar, böyle bir kimsenin fetvasını ya kabul eder, ya reddeder. Ekseri müftîler evlerinde veya meclislerinde özel kişilere Fetva verirler. Halk bunların fetvalarına halîfenin fetvaları kadar önem vermez. Gördük ki, ilk halîfeler önce fetva vermek istedikleri bir konu üzerinde Kitab ve Sünnet´de bir şey bulunup bulunmadı­ğını sormakla işe başlıyorlar ve görüşlerini açıklıyorlardı. Sonra on­lara görüşlerine muhalif haberler bildiriliyor, onlar da takva ve fa­ziletleri sayesinde kendi görüşlerinden vazgeçmekten çekinmiyorlar ve bu haberleri kabul ediyorlardı. O halde ilk halifelerden intikâl eden bir şey bulunmazsa, Peygamber (S.A.)´in diğer sahâbîleri de güvenümeye lâyık kimseler olduklarından onların sözlerini alırız. Sahâbilere uymak, onlardan sonrakilere uymaktan daha iyidir.»[40]

Bu ifade de gösteriyor ki Şafii, sahâbîlerin sözlerini delil ola­rak almakta, onların ihtilâf ettikleri konularda da birinin.delilini di­ğerinin deliline tercih edecek bir şey bulunmazsa, Hulefâ-i Râşidîn´i taklîd etmektedir.[41]
Agız'dan Çıkan Söz Kulak'a Kadar Kalp'den Çıkan Söz Kalp'e Kadar Gider...
İrşad Ormaktır Muradimiz...Makam Şan Şöhret deil amacımız
Bunu ilk beğenen sen ol.
blu3x
RE: İMAM ŞAFİÎ ve MEZHEBİ[1]
5- Kıyas


Yukarıda anlatılan kaynaklar konusunda, Şafiî, sadece nâkildir, müçtehid değildir. Ancak O, nass´larm mânâlarını kavramak, sahâ­bîlerin görüşleri arasında yaptığı gibi, mevcut görüşlerin bâzısını diğer bâzılarına tercih etmek için gayret göstermiştir.

Kıyas´a gelince; Şâfü, bu konuda uyulması gereken bir görüşü ortaya koymak hususunda bir ictihadda bulunmuştur. Bunun için­dir ki Şafiî, kıyasın bir ictihad olduğunu söyler. Şafii´nin misâl ola­rak ileri sürdüğü birçok meselelerden anlaşıldığına göre onun kıyas anlayışı, diğer usûl âlimlerinin kıyas hakkında yapmış olduğu tari­fe uyar. Buna göre Kıyas: Hüküm bakımından hakkında nass bu­lunmayan bir meseleyi, hükme esas teşkil eden. ortak bir illet se­bebiyle hakkında nass bulunan bir mes´eleye bağlamaktır.

Şâfii, kıyasın, İslâm´ın bir esası olduğunu isbat eder. Çünkü me­sele hakkında bir nass bulunmazsa, Kitab ve Sünnet´in delâlet etti­ği hüküm ancak kıyasla bilinir. Şafiî, kıyası şu iki mukaddime (ön­cül) üzerine dayandırır:

1 ? Şerîatin bütün Hükümleri umûmî olup muayyen hâdise ve zamanla kayıtlı değildir. Durum böyle olunca insanın karşılaştığı her hadisenin şer´î hükmünü açıklamak gerekir. Bu ise ya sarih bir nass´la sabit olur, ya nass´a atıfla olur. Buda hakkında nass bu­lunmayan bir meseleyi, hakkında nass bulunan bir meseleye kıyas­la mümkündür. Şafiî, bu konuda şöyle der: «Müslümanm karşılaş­tığı her mesele için ya apaçık bir hüküm veya hakîkata uygun şe­kilde bir delâlet mevcuttur. Eğer meseleyle ilgili doğrudan doğruya bir hüküm varsa, müslümanm ona .uyması gerekir. Eğer doğrudan doğruya bir hüküm yoksa, ictihad yapmak suretiyle hakîkata uy­gun olan delâleti araması icabeder. İctihad da, Kıyas demektir.»[42]

Bu sözün mânâsına göre şeriat umumîdir. Açık bir nass bulu­nursa ona uyulur, bulunmazsa şerîatin umûmî hükümlerinin işa­retine göre müctehid, meselenin hükmünü tâyin etmek için ictihad´a başvurur. Bu arada bâzı naşs´Iarm delâleti onu, bu nass´lar üzeri­ne kıyas cihetine sevkeder.

2 ? Şafiî, hükümlerle ilgili şeriat ilmini iki kısma ayırır:

a) Hükümlere kesin olarak delâlet eden (kat´î) nass´larla sabit olan kesin ilim.

b) Galip zan ile iktifa edilen zannî ilim.

İşte âhâd haberler ve kıyas bu kısma dâhildir. Şafiî, nass´lardan kat´î bir ilim elde edilmezse müctehidin galip zanla elde edilen ilim­le yetineceğini söyler.

Şafiî´ye göre; kesinlik ifade eden ilim, zahir, ve bâtına ait ilim­dir. Yâni bir müslüman onu inkâr edemez ve onun icabına uyarak amel etmek zorundadır. Galip zanla hâsıl olan ilim ise, zahire ait olup bâtmda onun icabına göre amel etmek ve ona boyun eğmek gerekmediği gibi, bunu inkâr eden kâfir de olmaz. İmam Şafiî, şe­riatın birçok hükümlerinde zahire göre hareket edilmesi gerektiği­ni misallerle anlatır. Meselâ, kadı şahitlerin şahadetiyle sanığı öl­dürür. Burada, şahitlerin doğruluk ve adaletli davrandıklarına, gö­rünüşte durumlarının iyi olduğuna, yalancı olmadıklarına veya bir tarafı tutmadıklarına delâlet edecek emarelerin bulunması şarttır[43]. Şahitlerin yanılmış veya yalancı olmaları mümkündür. Fa­kat kadı, zahire göre amel eder, bâtını (işin içyüzünü) Allah´a bıra­kır. Bunda toplumun maslahatı vardır. Çünkü şahitlerin yalancı ol­maları ihtimaliyle suçlular muhakeme edilmezse, nice mallar zayi ve kanlar heder olur. Böylece halk anarşi içinde kalır ve Allah´ın: «Kısasda sizin için hayat vardır...»[44] âyetindeki içtimaî yüksek mânâ gerçekleşemez.

O halde müctehidler, hükümleri delillere dayanarak ortaya koy­makla vazifeli oldukları gibi, imkânların kendilerini ulaştırdığı neti­ceye göre amel etmekle de mükelleftirler. Onlar, gözlerinden kaçan şeylerden ötürü günahkâr da olmazlar. Meselâ, bir kimse helâl diye bir kadınla evlense, karı-koca olduktan sonra onunla süt kardeşi olduğu anlaşılsa, bû kimse Allah´a karşı günah işlemiş olmaz. Çün­kü, durumu bilmiyordu, öğrenmek için yapmış olduğu araştırma da onu böyle bir bilgiye ulaştırmamıştı. Nihayet bilinmeyen nokta or­taya çıkınca evlenme akdi feshedilir. Bu durumda zahire göre bir hüküm, batma göre de ayrı bir hüküm terettüp eder: Zahire göre nesep sabit olur. İddet ve mehir gerekir. Bâtına göre de miras ve na­faka gerekmez,

Şafiî, kıyasın bir ictihad olduğunu isbat etmiş; fakat bunu müctehid tarafından ortaya konan bir hüküm saymamıştır. Aksine, Şafiî, bunu, müctehid´in ictihad´da bulunduğu meselenin şer´î hük­münün bir açıklaması olarak kabul etmiştir. Bu hususta Şafiî şöyle der: «Kitab ve Sünnet´in habe,ri, müctehidin isbat etmek için mânâ­sını araştıracağı bir madde (ayn) dir.»[45]. Yani kıyas, müctehidin bir­takım nass´larm mânâsını iyice kavraması, ictihad yaptığı mesele ile kıyasa esas teşkil eden mevcut nass´m delâlet ettiği mânâyı karşı-, laştırması bakımından Kitab ve Sünnete dayanır.

Şafiî, re´y´e dayanan içtihadın çeşitlerinden ancak kıyası ka­bul eder. Sarih nass´lardan i´cmâ´ ve sahâbîlerin fetvalarından son­ra sadece kıyasa başvurulacağını, söyler ve bu konuda da şöyle der:, «Peygamber, ictihad ile emretmiştir. İctihad ise, bir şeyi talep et­mektir. Bu da, ancak delâletler vasıtasıyla olur. Delâletler de kıyas­tır. GörüyorUz ki, bir kimse başka birine bir köle satmak istese, bi­len kimseler; alıcıya, eğer piyasayı, köle ve cariyenin o gün kaçtan satıldığını bilmiyorsa, bunun kıymetini takdir et, demezler. Zira onun doğru bir kıymet takdir etmesi ve sözünün muteber olabilmesi için bu köleyi diğeriyle.mukayese yapması ve her ikisinin değerini bilmesi gerekir. Aynı şey, piyasayı bilmiyorsa, ´mal sahibi için de böyledir. Kölenin kaçtan satıldığını bilmiyen bir fakîh´e de bu köle veya cariyenin kıymetini, yahut şu işçinin ücretini ´takdir et, deni­lemez. Çünkü o, emsal göstermeksizin buna bir kıymet takdir eder­se haksızlık etmiş olur.»[46].

Bu ifadeden çıkarılan neticeye göre ictihad, ancak elde kendi­sine kıyas edilecek bir misâl bulunursa mümkün olur. Meselâ, bir kimse bir malın kıymetini takdir etmek istese, onun, önce bu ma­lın mahiyet ve faydasını, sonra da çarşıdaki emsalinin değerini göz­önüne alması gerekir. îşte fakih de böyledir. O da çıkaracağı hükmü, üzerine bina edecek mevcut bir aslı gözönüne almalıdır. Tâ ki yap­tığı iş, temelsiz ve gelişi güzel olmasın. Allah´ın emir ve nehiyleri yanında basit bir şey olan eşyanın kıymeti ancak emsali gözönüne alınmak suretiyle takdir edildiğine göre; müctehidin de, içtihadında en azından bir eşyanın kıymetini takdir ederken bağlı olduğu şey­lerle mukayyet olması lâzım gelir. İşte bu da, onun içtihadını üzeri­ne bina etmesi için mânâ yönünden benzeri bir nassın bulunması­dır.

İctihad´da kıyasa başvuran ilk imara, Şafiî değildir; İmam Mâ­lik de kıyası kabul etmiştir. Ebu Hanîfe ise kıyas fakîhlerinin üstadı sayılır. İbrahim Nahaî´den beri Irak ekolünde ictihad, kıyasa dayan­makta idi. Fakat Şafiî, zaman bakımından Irak ekolünden sonra ise de ve kendisini, kıyasların illetlerini ortaya çıkarma bakımından Ebu Hanîfe derecesinde saymasa da, onun bu esas üzerindeki üstün hiz­meti bir gerçektir. Çünkü kıyasın kaidelerini bir disipline bağlayan, fakîh veya müctehidin kıyasa göre hüküm çıkarırken uyduğu tak­dirde yanılmamasmı sağlayacak olan şartlan ortaya koyan İmam Şafiî´dir. Kıyasın derece ve kısımlarını açıklayan yine O´dur.

Buna göre, daha önce kıyası kullananlar varsa da, kıyasın ka­nunlarını istinbat eden ve onu bir nizama sokan Şafiî olmuştur. Yâ­ni Şafiî, kıyas İmamlarının açıklamadan bahsettikleri ilmin kâşifi sayılır.

Şafiî, kıyasın cereyan edip etmeyeceği yerleri zikretmiş ve onu fer´î meselelere nisbetle illetlerin açıklığı ve tesir kuvvetine göre derecelere ayırmıştır.

1 ? Fer´i mes´elede illet daha açık ve tesir bakımından daha kuvvetli olursa kıyas birinci dereceyi teşkil eder. Meselâ: bir şeyin azı haram ise, çoğunun evleviyetîe haram oluşu böyledir.

2 ? Fer´î mesele, illet bakımından asıl meseleye müsavi olur­sa, kıyas ikinci dereceye dâhil olur. Meselâ; yarı ceza alma bakımın­dan köleyi cariyeye kıyas etmek böyledir.

3 ? Fer´i mesele, hükmün illetine nisbetle asıl meseleden da­ha az açık olursa, kıyas, üçüncü derecede bir kıyas olur.

Fakihlerin ekserisi birinci ve ikinci dereceye dâhil olanları kı­yas saymazlar. Yani onlar, birinciyi «Delâletu´n-Nass» denilen mef-hum-ı muvafakat´a dâhil etmişlerdir. Şafiî de buna cevaz vermiş ve onun, kıyas babından çıkarılıp nass´lara dâhil edilmesine itiraz­da bulunmamıştır. Yine fakıhlçrin ekserisine göre, ikinci dereceye dâhil olanlar da kıyas sayılmazlar. Belki bunlar, teklif ifade eden hükümlerde erkekle kadın arasındaki müsavat kanununa tabidir­ler. İşte kıyası inkâr edenler, bu çeşit istinbatı kabul ederler.

Şafiî kıyasın derecelerini saymakla iktifa etmez. Ayrıca kıyas ile uğraşan fakihin uyması lâzım gelen ve kitabın baş tarafında açık­ladığımız ictihad şartlarını da tafsilatıyla [47]anlatır.[48]
Agız'dan Çıkan Söz Kulak'a Kadar Kalp'den Çıkan Söz Kalp'e Kadar Gider...
İrşad Ormaktır Muradimiz...Makam Şan Şöhret deil amacımız
Bunu ilk beğenen sen ol.
blu3x
RE: İMAM ŞAFİÎ ve MEZHEBİ[1]
Şafiî´nin Îstihsân´ı Îbtali


İmam Mâlik: «İstihsan, ilmin onda dokUzudur.» demişti. İmam Şafii de; «Kim istihsan yaparsa o, şeriata yeni bir ilâvede bulunur.» demiştir. O halde büyük bir İmamın değer verdiği ve aynı İmamın büyük bir talebesinin tanımadığı istihsan nedir? Mâlikîler, İmam Mâlik´in dilindeki istihsânı, masâlih-i mürseleyi almakla tefsir eder­ler. Masâlih-i mürsele de, şeriatin hükümlerine uygun düşen ve hak­kında müsbet veya menfi bir nass bulunmayan maslahatlardır. İs­terse bu maslahatlar, kıyas konusu olsun isterse olmasın. Eğer kı­yas konusu olursa, bâzı Mâlikîler buna özel olarak «istihsan» adım verirler.

Kısaca, İmam Mâlik´in dilindeki istihsânm tefsiri, nass bulun­mayan yerde şeriatın hükümlerine uygun olan maslahatı almaktır. Şafiî bu istihsânı kesin olarak reddetmiş ve "bu konuda şu delilleri ileri sürmüştür:

1 ? İstihsânı kabul etmek, bâzı meselelerin hükmünü şeriat be­yan etmemiştir, demek olur. Halbuki Allah Kur´an´da: «İnsan ken­disinin başıboş bırakılacağını mı sanır?»[49] buyurmaktadır. Buna göre apaçık bir nass veya ona hamledilen bir kıyas bulunmaksızın meselenin hükümsüz bırakılması, insanın başıboş bırakılması demektır. Bu ise bâtıldır.

2 ? İtaat yalnız Allah´a ve O´nun Resulü´nedir. Hüküm de yal­nız Allah´ın indirdiği iledir. Bu ise ya nass´m hükmü ile olur veya nass´a hamletmekle.

3 ? Peygamber (S.A.), fıkhî hükümleri istihsâna dayanarak açıklamamıştır. Uz. Peygamber, kendisine bildirilmeyen meselelerde vahyin gelmesini beklerdi. Eğer bir kimsenin istihsân ile hüküm vermesi caiz olsaydı, kendiliğinden konuşmayan Peygamber (S.A.)´-in istihsân ile hükmetmesi gerekirdi.

4 ? Peygamber (S.A.), sahâbîlerin istihsanları ile verdikleri hükümleri hoş karşılamamıştır. Meselâ, sahâbilerin bir ağaca sığı­nan kimseyi ağacı yakarak öldürmelerini kınadığı gibi, kılıç kor­kusu ile, Allah için müslüman oldum, diyen başka bir şahsı öldür­melerini de Peygamber (S.A.) hoş görmemiştir.

5 ? İstihsânın belli bir ölçüsü ve kaidesi yoktur. Bu ise ihtilâ­fa ve başıboşluğa sebep olmaktadır. Böylece herkes kendi arzusuna göre hüküm vermektedir.Kıyas, böyle değildir. Çünkü kıyasın baş­vuracak bir kaide ve esası vardır. O da, kıyasa esas teşkil eden nass´dır.

6 ? Maslahat hükmünde olan istihsân makbul olursa, şeriatı bilen de bilmeyen de onu kabul eder. Çünkü maslahatın bulunup bulunmadığım her ikisi de anlayabilir. Hattâ sanat erbabı, maslaha­tın bulunup bulunmadığını âlimlerden daha iyi bilirler.

Fakat bu noktaya şöyle bir cevap verilebilir: Maslahata daya­narak hüküm vermeyi kabul edenler, maslahatın şeriatça tanınmış olan maslahatlar cinsinden olmasını şart koşmuşlar ve hakkında nass bulunmayan konularda maslahata göre hüküm vermişlerdir. İşte bunların hepsini gözönüne alıp değerlendirecek olan kimsenin, an­cak şeriatın kaynaklarını ve tanımış olduğu maslahat çeşitlerini bi­len bir ilim adamı olması gerekir.

Hulâsa, İmam Şafiî, yukarıda anlattığımız delilleri el-Umm ve er-Risale adlı eserlerinde ileri sürerek, istihsânı reddetmiştir.[50]
Agız'dan Çıkan Söz Kulak'a Kadar Kalp'den Çıkan Söz Kalp'e Kadar Gider...
İrşad Ormaktır Muradimiz...Makam Şan Şöhret deil amacımız
Bunu ilk beğenen sen ol.
blu3x
RE: İMAM ŞAFİÎ ve MEZHEBİ[1]
Şafiî´nin Usûl-İ Fıkıh Çalışmaları


Şafiî´nin çağı gerçekten İslâm´ın ilim çağıdır. Âlimler, bu çağ­da ilimleri tedvine ve ilimlerin esaslarını tesbite yönelmişlerdir. Bu çağda Basra ve Küfe ekolleri, nahiv kaidelerini koymuş; Halil b. Ah-med, arUz ilmini meydana getirmiş ve Câhız, edeb´î tenkit usûlünü tesbite çalışmıştır.

Bu durumda şüphesiz fıkhın da istinbat kaideleri tesbit edilme­li idi. İmam Şafiî, fer´î hükümleri ihtiva eclen, tedvin edilmemiş ol­makla beraber, fakîhlerin istinbat esnasında tutmuş oldukları esas­ları gösteren fıkhî bir mirasa kavuşmuştur. O, çeşitli fıkıh ekolleri ile karşılaşmıştır. Meselâ, içinde yetiştiği Mekke ekolü, daha sonra gelmiş olduğu Medine ekolü ve kendisini sinesine çeken Irak ekolü burada anılmayı değer. Şafiî, bütün bu ekollerin içinde yaşamış ve bunlann hem ittifak, hem de ihtilâf ettikleri meseleleri incelemiştir.

Bu ekollerin ihtilâf ettikleri konular üzerinde bir hüküni vere­bilmek için bunların fıkıhda kullandıkları ölçüleri, görüşlerinin sa­kat ve sağlam yönlerini veya bunların en azından hakîkata yakın olanlarını bilmek gerekiyordu. İşte bu konuda sağlam metodu tâ­yin eden ölçüler, usûM fıkıh ilmini doğurmuştur.

Şafii´yi, bu yükü omUzlamaya sevkeden ve kendisini buna ehil gösteren âmiller vardır-.

a) Şafiî, Arap dilini tam olarak ve ihtisas derecesinde biliyor­du. Hattâ çağdaşı olan Câhız, fakîhler arasında Şafiî gibi Arap di­lini bilen bir kimse bulunmadığını söylemiştir. Öyle ki Şafiî, bu sa­yede Kur´ân´ı anlamak ve Kur´ân´daki lâfızların delâlet bakımından derecelerini bilmek için gereken kaideleri koyabilmiştir.

b) Şafiî Sünneti biliyordu, yâni Sünnetin rivayetlerini hıfzet­miş, sahihlerini kavramış; hem Irak, hem de Hicaz´da bilinen bütün hadîsleri öğrenmişti. İşte bu sayede O, hadîslerin çeşitlerini, hüküm­leri isbat bakımından kuvvet derecelerini açıklamış, istidlal mümkün olan veya caiz olmayan hadîsleri tâyin edecek ölçüleri keşfedebil-mistir.

c) Şafii, İmam Mâlik´in el-Muvatta´mı ezberlemiş, bu eseri çe­şitli yönlerden incelemiş ve diğer bütün ekollerin fıkhını öğrenmiş­ti. Bu arada sahâbîlerin görüşlerini, ittifak veya ihtilâf ettikleri fı­kıh meselelerini biliyor ve ihtilâf ettikleri meseleler arasında orta­ya koyduğu ölçülere dayanarak tercihlerde bulunuyordu.

d) Şafiî, küllilere yönelen.ve cüz´îler içinde dolaşıp durmayan ilmî aklı sayesindedir ki, hüküm istinbatı sırasında uyulması gere­ken mevcut görüşleri ölçüp tartarak, bunların sağlam ve sakat olan­larını tanımak için kıstas teşkil eden umumî kaideleri ortaya koy­ma bakımından çağındaki fakîhlerin en kudretlisi idi.

İşte Şafiî, kendisini ehliyetli kılan bu âmiller ve kendisinden ön­ceki ekollerin meydana getirdiği fıkhî mirasın hazırladığı imkân sa­yesinde usûl-i fıkıh ilmini kurmuştur.

Şafiî kurduğu bu ilmi veya tesbit ettiği usûl-i fıkıh kaidelerini iki maksatla kullanmıştır:

1 ? Bu kaideleri sağlam (sahih) görüşleri tanımak için bir öl­çü olarak kullanmıştır. O, İmam Mâlik´in, Iraklıların ve îmam Evzâî´nin görüşlerini bu ölçülere göre değerlendirmiştir.

2 ? Yeni hükümleri çıkarırken, bu kaideleri uyulması lâzım gelen külli bir kanun olarak kabul etmiş ve kendisi bundan ayrıl­mamıştır, îmam Şafiî, bu kaidelerle hem amelî, hem de nazarî bir yol tutmuştur. Yani O, tasavvur ve faraziyelerin içinde boğulup kal­mıyor, birçok meseleleri bir disipline bağlıyor ve sımsıkı sarılmak gereken metodun bu olduğunu söylüyordu.

İmam Şafiî´nin kıyası sadece tarifle değil, aynı zamanda misal­lerle açıklamasını sağlayan şey, belki de, kaideleri tesbit ve tatbik bakımından tutmuş olduğu bu yoldur.

Şafii´nin tekbaşma kendisini istinbat kaidelerini tesbite sevkeden bu amelî yönden çalışması, fıkhı, usûl ve kaideler üzerine otu­ran bir ilim haline getirmiş ve onu yalnız fetva, hüküm, vâki olan veya vâki olması farzedilen cüz´î meselelerin çözümünü içine alan bir mecmua olmaktan çıkarmıştır.[51]



Şafiî´nin Mezhebi


İmam Şafiî´nin mezhebi iki devreye ayrılır:

1 ? Bağdad´ta yaymış olduğu mezheb: Bunu Za´ferânî[52] riva­yet etmiş olup Şafiî´nin Bağdad´ta yazmış olduğu kitapları içine alır. Bu kitaplar da-, er-Risâle ?usûl hakkındadır?, el-Umm ve el-Mebsut´dur.[53] Bunları Za´ferânî Şafiî´nin imlâsı (yazdırması) ile tedvin etmiş ve Bağdad´ta talebelerine okutmuştur. Za´ferânî bu kitap­ları, 260 Hicrî yılında ölünceye kadar - okutmaya devam etmiştir Halbuki İmam Şafii, Mısır´da görüşlerinin bir kısmını değiştirmiştir

2 ? 199 Hicrî yılında Mısır´a geldikten sonra yazdığı mezheb Şafiî, Mısır´a gelince Irak´ta yazmış olduğu kitaplarını yeniden göz­den geçirmiş ve bâzı kısımlarını değiştirmiştir. Bu kitaplarından bi risi er-Risâle, diğeri de el-Mebsut´dur. O, bundaki görüşlerini yeni den incelemiş, bâzı görüşlerinden vazgeçmiş ve bâzılarında da ısraı etmiştir. İfadesinde iki çeşit görüşe ihtimal veren kısımları kesin biı şekle kavuşturmuştur. Halbuki Şafiî, daha önce bâzı meselelerir iki türlü halledilebileceğini söylerdi. Yeni mezhebine göre O, bu iki şekilden birini tercih etmiş veya her ikisinden vazgeçmiş, yahut üçüncü bir çözüm şekli ortaya atmış, veyahut daha önce bilmediğ: bir hadîs´e vâkıf olduğu için önceki görüşünün her ikisinden de vaz geçmiş, ya da hatırına gelen yeni bir kıyasa dayanarak birini öte­kine tercih etmiştir.

Şafiî´nin sonraki görüşlerine göre yazdığı yeni kitaplarını Rabi b. Süleyman el-Muradî el-Müezzin[54] rivayet etmiştir. Şafiî´nin ki­taplarını Mısır´da nakleden bu zattır. İslâm âleminin her tarafından Şafiî´nin kitaplarını okumak için onun yanına gelenler vardı. Rabf b. Süleyman, 270 H. yılında ölmüştür.

Şafiî, Mısır´da yazdığı kitaplarla Bağdad´ta yazdığı kitapları neshetmiştir. O, «Bağdad´ta yazdığım kitapları benden kimsenin ri­vayet etmesine cevaz vermiyorum.» demiştir.

Demek ki Şafiî, eski fikirlerini yeni fikirleriyle neshetmiştir. İs­terseniz, Şafiî eski kitaplarını yeniden düzelterek kaleme almış ve bunlar yeni kitaplarını teşkil etmiştir, diyebilirsiniz ki, bu, daha doğ­ru olur.

Şafiî´nin eski kitaplarında, yeni kitaplarında olduğu gibi, ba-zan bir konu üzerinde çeşitli görüşler yer alır. Bilhassa bunlar kıyas meselelerine aittir. O, kıyasa dayanan bir görüş (re´y) ü bâzan kesin olarak ifade eder, çoğu zaman bunu başka görüşlere tercih eder, bâzan da kıyas şekillerinden ikisi arasında tereddüde düştüğü için birini diğerine tercih etmez; hattâ üç kıyas şekli arasında tereddüt ettiği de vâkidir. İlim ve dînî hakikat uğrundaki ihlâsı, kendisini, böyle kıyasın üç şeklini birden, aralarında herhangi bir tercih yap­maksızın, kitabına koymaya sevketmiştir. Çünkü bunlar arasında tercihe medar olacak bir mesned bulamamıştır. Bu şekillerden her birini Şafiî´ye nisbet etmek doğru sayılır.

Bunlara şöyle bir misâl verebiliriz: Bir kimse zekâtını vermeden meyve veya tahılını satsa, sonra müşteri de bunların zekâtının ve­rilmediğini anlasa, müşteri, malın tamamının mı, yoksa zekât olarak verilmesi gereken miktarının mı satış akdini feshetme hakkına sa­hiptir? Zekât olarak verilmesi gereken miktar da, arazîyi âletle sulamadıysa öşür (l/10) dur. Âletle suladıysa öşrün yansı (1/20) dır. Veya müşteri burada muhayyer midir? Yoksa zekât çıkarıldıktan sonra kalan kısmı paranın tamamı ile alır mı, yoksa satışı fesh mi eder? Şafiî bütün bu görüşlerin doğru olabileceğini zikreder.

Diğer bir misâl: Bir kimse, soyundan olmadığı birinin nesebin­den olduğunu iddia etse ve bu iddia ettiği neseb esasına göre bir ka­dınla evlense, sonra da kendisinin hem iddia ettiği nesebden, hem de kadının nesebinden aşağı bir soydan olduğu anlaşılsa durum ne olacaktır? Şafiî bu meselede iki türlü görüş ileri sürmüştür: Birinci­sine göre kadının muhayyerlik hakkı vardır. İkincisine göre de ni­kâh bâtıldır.

Şafii mezhebinde görüşlerin çok oluşu bu mezhebin inkişafını sağlamıştır. Çünkü tercih kapısı daima açık bırakılmıştır. Şafiî, ta­lebelerine furû´da ictihad îtapısmı açmış ve mezhebin gelişmesini kolaylaştırmıştır.

Şafiî fakîhleri için, İmam Şafii´nin eski ve yeni mezheblerini in­celemek en büyük konuyu teşkil eder. Âlimlerden bir kısmı, bâzı meseleleri Şafiî´nin eski mezhebine göre ele almış ve fetva vermiştir. Şafiî´lerin ekserisi, İmam Şafiî´nin eski görüşünü destekleyen bir hadîs bulunursa ona uymayı ittifakla kabul etmişlerdir. Şafiî´nin yeni gö­rüşü sadece kıyasa dayanıyorsa, eski görüşü ile amel edilir. Çünkü Şafiî, «Sahih bir hadîs bulunursa benim mezhebim odur.» derdi.

Herhangi bir hadîs desteklemediği halde Şafiî´nin eski bir gö­rüşünü tercih etmek mümkün müdür? Âlimlerin bir kısmına göre mezheb d e müetehid olanlar, onun böyle bir- görüşünü tercih ede­bilirler. Çünkü, bu da İmama ait bir görüştür. Sonradan bunun ak­sini ileri sürmesi, önceki görüşünden dönmüş olduuğnu göstermez. Fakat, bundan, kendisinin iki görüşe sahip olduğu anlaşılır. Âlim­lerin diğer bir kısmına göre ise, mezhebde müetehid olanlar, Şafiî´­nin mezhebidir, diye eski görüşünü tercih edemezler. Çünkü yeni görüşüne nisbetle eski görüşü birbirine zıt ve bir arada mütalâa edil­mesi imkânsız iki nass durumundadır. Ve sonraki görüşüne göre amel edilir. Bu anlayış, Şafiî´nin eski görüşünden vazgeçtiği yolundaki rivayetle bağdaşmaktadır.. Söylendiğine göre Şafii; «Ben, Bağ-dad´ta yazdığım kitaplarıma göre amel edenlerden beriyim.» diye­rek, eski görüşleriyle amel edilmesini yasaklamıştır.

Bu ihtilâf meselesi ne olursa olsun, gerçek odur ki, muayyen mes´elelerde Şafiî fakîhleri, İmam Şafiî´nin eski görüşünü tercih et­mişler, ona göre fetva vererek, yeni görüşünü terketmişlerdir. Bâ­zılarının tesbitine göre bu meselelerin sayısı ondörttür. Bâzılarına göre ise yirmiikidir. Gerçekte bunlar daha fazla olup bu mezhebin kitaplarında dağınık bir.şekilde mevcuttur.[55]
Agız'dan Çıkan Söz Kulak'a Kadar Kalp'den Çıkan Söz Kalp'e Kadar Gider...
İrşad Ormaktır Muradimiz...Makam Şan Şöhret deil amacımız
Bunu ilk beğenen sen ol.
blu3x
RE: İMAM ŞAFİÎ ve MEZHEBİ[1]
Şâfii Mezhebinde Tahric


Şafiî mezhebinde tahric, büyük bir yer işgal eder. Tahricle hal­ledilen meselelerin bir kısmı Şafiî´ye, bir kısmı da mezhebe izafe edi­lir. Bir kısmı ise, tamamen mezhebin dışında sayılır. Mezhebin dı­şında sayılan bu meseleleri tahric eden fakîhler, Şafiî´nin nass ve kaidelerine aykırı olarak hareket etmişlerdir. Çünkü, kendisinden nakledildiği sabit olan fetvalara aykırı düşen her hangi bir şeyi, İmam Şafiî´ye nisbet etmek mâkul olamaz. Bir kısım tahricler var­dır ki bunlar, İmam Şafiî´ye atfen mezhebe izafe edilmiştir. Bir kı­sım tahricler de Şafiî´nin usûlüne dayanmakta, fakat bunlar hakkın­da Şafiî´nin herhangi bir görüşü nakledilmemektedir. Şüphesiz ki bu tahricler, mezhebin görüş şekillerinden (vecihlerinden) birini teşkil eder; bunları İmam Şafiî söylememiş olsa da, onun usûlüne dayanmaktadır.

Bâzı tahricler de vardır ki âlimler bunların Şafiî mezhebine nisbetinde tereddüt etmişlerdir. Bunlar şöyle sıralanabilir:

a) Hakkında İmam Şafiî´den bir şey nakledilmeyen ve onun usûlüne dayanmayan fürû´a dair tahricler: Tahriç yapan (muharric), Şafiî mezhebine mensup olduğu halde, mezhebin fürû´u ile bun­lar arasında bir uygunluk yoksa, ekseriyete göre bunlar mezhebden sayılmaz. Eğer bunlarla mezhebin fürû´u arasında bir uygunluk varsa mezhebden sayılır.

Bu, tahriç yapan fakîhin mes´elede Şafiî´nin usûlüne bağlı kal­madığını açıkça söylemiş olmasına göre böyledir. Eğer tahric yapan fakîh, bunu açıkça söylemezse durum değişir: Şafiî fakîhlerinin ek­serisine göre tahriç yapan kimse, Ebu Hâmid el-Gazzalî gibi Şafiî usûlüne bağlı olmakla tanınan biri ise, bu tahricler mezhebden sayılır, değilse sayılmaz.

b) Müctehid, İmam Şafiî´nin açık bir ifade ile vazgeçtiğini bildirdiği bir görüşünü tercih etmişse bu, ittifakla mezhebden sayıl­maz.

c) Müctehid, bir mes´elede İmam Şafiî´nin re´y´ine muhalif olan bir görüşü tercih etmiş ve bu mes´elede bir hadîs´e dayannıışsa, Şa­fiî fakîhlerinin çoğuna göre bu, mezhebden sayılır. Çünkü Şâfii: «Sahih bir hadîs bulunursa benim mezhebim odur.» demiştir. Fakîhlerin diğer kısmı burada tereddüt etmiştir; fakat çoğunluk birinci görüşü benimsemiştir.[56]



Şafii Mezhebinde Müctehîdler


İmam Şafiî´nin Irak´ta, Mekke´de ve Mısır´da talebeleri vardı. Şam´da, Yemen´de, daha sonra Nişâbur ve Horasan´da yerleşmiş olan Şâfiîler bulunuyordu. Yâni, böyle birbirinden Uzak ülkelerde birçok kimseler aynı mezhebe mensup bulunuyorlardı. Bunlar ara­sında Şafiî mezhebine göre müntesip müçtehidler, Şafiî´den rivayet edilen fürû´ mes´elelerine, Şafii´nin açıkladığı kıyas ve esaslara (usûle) göre tahric yapan müçtehidler vardı.

Şüphesiz bunlar, tahriclerde bulunurlarken değişik olan çevre ve meşreblerinin, karşılaştıkları hâdiselerin, bu hâdiseleri halletme­de kullandıkları metodların tesirlerinde kalmışlardır. Şüphesiz ki bu da,, onların ayrı ayrı görüşe sahip olmalarına yol açmıştır. Gerçi hepsi de, aynı kaynaktan ilham alıyor, aynı usûle bağlı kalıyorlardı.

Eğer biz Horasan, Nisâbur ve Irak´taki Şafii fakîhlerinin görüş­lerini araştırırsak ve onları bu araştırmanın ışığı altında tahlil edecek olursak, onlarda değişik çevre ve temayüllerin tesirini görürüz. Bu fakîhlerden bir kısmı, Şafiî´den nakledilen furû´a şiddetle bağlanı­yor, bir kısmı da bu konuda şiddet göstermiyordu. İmam Muhyiddin en-Nevevi şöyle der: «Bilmiş ol ki, Irak´lı arkadaşlarımızın Şafiî´nin nass´larını, mezhebinin kaidelerini ve seleflerimizin çeşitli görüşle­rini nakilleri, Horasanlıların nakillerinden umumiyetle daha sağlam ve daha esaslıdır. Horasanlılar ise tertip, fer´i mes´eleleri ortaya koyma ve Şafiî mezhebinin nass ve kaideleri üzerinde tasarruf ba­kımından ekseriya daha iyidir.»

Şafiî mezhebine mensup tahric yapan müçtehidler, Horasan ve Nisâbur´da Şiî - İmamî mezheb´le, Yemen´de de Zeydî mezhebi ile te­mas etmişlerdir. Farklı mezhebler arasında kimi yönlerden temasın bulunuşu, bir kısım mes´elelerde çatışma doğursa bile, bu mezhep­lerden her birine mensup olanların birbirini anlamasını ve iyi bul­duğu hususları kabul etmesini mümkün kılar. Çünkü fikrî ve mad­dî temaslar, görüşler arasında ister istemez mübadeleyi sağlar.

Şafii mezhebi, Arap ülkelerinden Uzak bu yerlerde Hanefî mez­hebi ile de yüzyüze gelmiştir. Her iki mezheb arasında çok şiddetli bir çatışma başlamış ve bu son haddine varmıştır. Bu maksatla ca­milerde ve bütün toplantı yerlerinde münazaralar yapılıyordu. Her bilgin kendi mezhebini savunmak, mezheb ve görüşlerini destekle­yen, diğer mezheb ve onun görüşlerini zayıflatan delilleri serdetme-yi Allah´a ibâdet sayıyordu. Hattâ yas törenleri bile mahalle mes­citlerinde tertiplenen fıkıh münazaraları ile ihya ediliyordu. Bunun üzerine şu iki husus ortaya çıkmıştır:

1 ? Mezheb taassubu şiddetlenmiş ve bâzı yazarlar bu husus­ta çok ileri gitmişlerdir. Hattâ bâzıları, İmam Şafii´nin; «İnsanlar, fıkıhta Ebu Hanife´nin îyâlidir» diye övdüğü ve herkesçe münâkaşasız bir şekilde, Irak fakîhlerinin üstadı olduğu kabul edilen îmanı Ebu Hanife´ye dil uzatacak kadar ileri gitmiştir. Bunun, hem Şafii hem de Hanefî âlimleri üzerinde çok kötü ve üzücü tesirleri olmuş­tur. Öyle ki, bir kısım Şafiî âlimleri, İmam Ebu Hanîfe´nin menkı­belerini yazmaya teşebbüs etmek suretiyle o büyük îmam´a karşı yapılan yergi (ta´an) damgasını Şâfiîlerden silmeye çalışmıştır.

2 ? Doğu İslâm memleketlerinde, bilhassa Hanefîler, Şâfiîler, Zahiriler ve Şiîler (İmamîler - Ca´ferîler) arasında çok şiddetli mez­heb münakaşalarına girilmiş ve bunlar, zaman zaman büyük fitne­lerin doğmasına sebep olmuştur. Hattâ bu yüzden birçok insanların kanlan bile boşa akıp [57]gitmiştir.[58]



Şafiî Mezhebinin Yayılışı


Şafiî mezhebi, özellikle Mısır´da yayılmıştır. Çünkü İmam Şafiî, hayatının son kısmını burada geçirmiştir. Bu mezheb, Irak´ta da ya­yılmıştır. Zira Şafiî, fikirlerini neşretmeye önce orada başlamıştır. Irak yoluyla Horasan ve Maveran´ün-Nehr´de de yayılma imkânı bulmuş ve bu ülkelerde fetva ile tedrisatı Hanefî mezhebi ile pay­laşmıştır.

Bununla beraber, bu ülkelerde Hanefî mezhebi hâkim durumda idi. Çünkü o, Abbasî Devletinin resmî mezhebi idi. Şafiî mezhebi, halk üzerinde Hanefî mezhebi ile hâkimiyet mücadelesi yapmış, Mı­sır ve Suriye´ye Fatura Devleti hakim olduktan sonra bile Mısır´da halk üzerindeki otoritesini korumuştur.

Mısır´da iktidar Eyyûbîlerin eline geçince, Şafiî mezhebi daha da kuvvetlenmiş, hem halk, hem de devlet üzerinde en büyük otori­teye sahip olmuştur. Şafiî mezhebinin bu durumu Kölemenler dev­rinde Sultan Zahir Baybars´a kadar devam etmiştir. Bu sultan, ka­dıların \dört mezhebe göre tâyin edilmesi fikrini ortaya atmıştır. Bunun üzerine her mezhebin kendi görüşlerine göre hükmeden ve mezheb mensuplarının dâvalarına bakan ayrı bir kadı tâyin edilmiş­tir. Fakat adı geçen sultan da, Şafiî mezhebine diğer mezheblerden üstün bir yer tanımıştır. Şöyle ki: Taşra şehirlerine kadı (nâib) tâ­yin etme hakkı ile yetim ve vakıf mallarını kontrol hakkı yalnız Şa­fiî mezhebine ait idi. Şafiî mezhebinden sonra Mâliki mezhebi, bun­dan sonra da Hanbelî mezhebi geliyordu. Fakat Subh el-A´şâ´da zikredildiğine göre İbni Batûta, Melik Nâsır´dan beri Mısır´da mezheblerin derecelendirildiğini ve Hanefî mezhebinin Mâliki mezhebinden önce geldiğini söyler.

Osmanlılar, Mısır´ı zaptedince, Hanefî mezhebini birinci dere­ceye almışlardır. Mehmet Ali Paşa Mısır´a hâkim olunca, Hanefî mez­hebinden başka diğer mezheblerle resmiyette amel edilmesini ilga etmiştir. Fakat Şafiî ve Mâliki mezhebleri halk üzerindeki mevkiini korumuştur.

Şamlılar, kazâî konularda, 302 H. yılında ölen Ebu Zur´a ed-Dimaşki eş-Şâfiî[59] Şam Kadılığına tâyin edilinceye kadar, Evzâi mez­hebine bağlı idiler. Lâkin Şafiî mezhebinin bundan önce de halk ara­sında yüksek bir mevkii vardı.

Bir kısım Iraklılar katında Şafiî mezhebinin büyük bir itibarı olduğu halde, bu mezheb, halk üzerinde tamamen bir kuvvet gös­teremediği gibi, kaza (yargı) bakımından da Hanefî mezhebini ye­nememiştir. Nihayet Halîfe el-Kadir Billâh Bağdad´a Şafiî bir kadı tâyin etmiş; fakat halk, buna karşı ayaklanmıştır. Meydana gelen fitneler karşısında Halife, halkın çoğunluğunu memnun etmek zo­runda kalmış ve Şafiî kadıyı vazifesinden ayırmıştır.

Şafiî mezhebi, İran´a da girmiştir. İbn u´-Subkî «Tabakâtu-Şâfiîyye» sinde; «İran´da Şafiî mezhebi ile Davud-i Zâhirî´nin mezhe­binden başka bir mezheb yoktu» demiştir. Zannedirim ki, bu ifade­de bir mübalâğa vardır.

Şafiî mezhebi, Hicrî üçüncü asrın sonunda Merv ve Horasan´a gelmiştir. Bu mezhebi buralara getiren âlimler, hem mezhebin ki­taplarını münevverler arasında, hem de Şafiî fıkhını halk arasında yaymaya çalışıyorlardı. Bu Şafiî âlimleri, sadece bunlarla yetinme­mişler, hâkim ve sultanları da ikna etmek için uğraşmışlar, onların yâli veya hâkim oldukları memleketlerde bu mezhebi uygulamaları­nı istemişlerdir.

Şafiî mezhebinin Endülüs ve Mağrib ülkelerinde bir yer işgal etmediği söylenebilir.

Bugün Şafii mezhebinin, mâzîde girmiş olduğu ülkelerde devam ettiği düşünülebilir. Şafiî mezhebi, günümüzde (Yemen tarafların­da) Zeydî mezhebi ile halk üzerinde hâkimiyet mücadelesi yapmak­ta, İran´da da Şiî mezhebi ile yanyana bulunmaktadır.[60]

Allah, İmam Şafiî´ye rahmet etsin ve ondan razı olsun![61]
Agız'dan Çıkan Söz Kulak'a Kadar Kalp'den Çıkan Söz Kalp'e Kadar Gider...
İrşad Ormaktır Muradimiz...Makam Şan Şöhret deil amacımız
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.