Onun için, en büyük âlim ve velîlerden İmâm-ı Gazâlî (rahimehüllah), “Nasîhat vermek dînimizin birinci vazîfesidir” buyurmaktadır. Lâkin “Nasîhat vermek kolaydır; ama nasîhati kabûl etmek güçtür. Çünkü, nefislerine uyanlara, dünyâ zevklerinin peşinde koşanlara, nasîhat acı; harâmlar ise tatlı gelir” diye de ilâvede bulunmaktadır.
Büyük âlim Muhammed Bağdâdî (rahmetullahi aleyh), bu konuda dikkat edilmesi gereken bazı husûsları şöyle ifâde ediyor: “Alay edenlere, zarar yapacaklara nasîhat verilmez. Nasîhat, birinin yüzüne karşı olmamalı, umûmî olarak ortadan söylenmelidir. Hiç kimse ile münâkaşa etmemelidir.”
Avn bin Abdullah (rahmetullahi aleyh) isimli âlim ve velînin şu nasîhati de ne kadar güzeldir: “Ey oğlum! Sana nasîhatim şudur ki: Takvâya [Allah korkusu ile harâmlardan kaçma işine] iyi sarıl. Eğer bu günün dünden, yarının da bugünden daha hayırlı olmasını temîn edebilirsen bunu yap. Namaz kılarken vedâ edip ayrılacak olan kimsenin namaz kılışı gibi kıl. Çok ihtiyâç peşinde koşmaktan, özür beyân etmek zorunda kalacağın işi yapmaktan sakın.“
İMÂM-I GAZÂLÎ’NİN SELÇÛKLU SULTÂNI SENCER’E BAZI NASÎHATLERİ
İmâm-ı Gazâlî hazretleri, Selçûklu sultânı Sencer’in pâdişâhlığı sırasında onunla görüşmüş, ona mektup yazmış ve bizzât da nasîhatte bulunmuştur.
Sultân Sencer; Ehl-i sünnet i’tikâdında, dînine bağlı ve bid’atleri reddeden bir pâdişâh idi. Altmış sene kadar tahtta kalmış olup ilme ve ulemâya karşı çok hürmet etmiş, kendisi de ilimle meşgûl olmuştur.
O zamanın en meşhûr âlimi olan İmâm-ı Gazâlî hazretlerine hased edenler, “İmâm-ı A’zam’ın aleyhinde bulunuyor” diye ona iftirâ ederek, Sultân Sencer’e şikâyet etmişlerdi. Bunun üzerine Sultân Sencer, İmâm-ı Gazâlî’yi yanına da’vet edip görüşmek istediğini bildirdi. Durum, İmâm-ı Gazâlî’ye iletilince, ba’zı ma’zeretlerini bildirerek gitmedi. Sultân Sencer’e ma’zeretini bildirmek ve nasîhat etmek üzere bir mektup gönderdi. Bu mektupta özetle şunları bildirmiştir:
“Cenâb-ı Hakk’ın, âhirette bir insana ihsân edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır. Yeryüzünün bütün beldeleri, vilâyetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun-toprağının ne kıymeti olur? Ebedî sultânlık ve saâdet yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip mağrûr olsun? Yükseklikleri ara, Allahü teâlânın vereceği pâdişâhlıktan başkasına aldanma!
Bu ebedî pâdişâhlığa kavuşmak, herkes için güç bir şey ise de, senin için kolaydır. Çünkü Resûlullah Efendimiz, “Bir gün adâlet ile hükmetmek, altmış senelik ibâdetten efdaldir” buyurdu. Mâdem ki Allahü teâlâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi, bir günde kazanma ni’metini ihsân etmiştir, bundan daha çok muvaffakiyete fırsat olamaz! Zamanımızda ise, iş o hâle gelmiştir ki, değil bir gün, bir sâat adâletle iş yapmak, altmış yıl ibâdetten efdal olacak dereceye varmıştır.
Dünyânın kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki: “Dünyâ kırılmaz altın bir testi, âhiret de kırılan toprak bir testi olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır, ebedî olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünyâ, geçici ve kırılacak toprak bir testi gibidir. Âhiret ise hiç kırılmayan ebediyen bâkî kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyâya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misâli iyi düşünün ve dâimâ göz önünde tutun!
Beni yanınıza da’vet etmiş bulunuyorsunuz. Benim, “Bundan sonra hiçbir sultânın yanına gitmeyeceğim ve hiçbir sultândan en ufak bir şey kabûl etmeyeceğim. Münâzarayı terk edeceğim” şeklinde bir ahdim var. Bugüne kadar ben, bu ahdimde durdum. Bu bakımdan, sultânlar beni bu husûsta ma’zûr gördüler.
Sizin için hayır duâlarda bulundum. Eğer her şeye rağmen gelmem için bir fermânınız olursa, emre itâatın lâzım olduğunu bildiğim için, ahdimi bozarak, fermânınızı kabûl etme yolunu seçerim. Allahü teâlâ, dilinize ve gönlünüze öyle şeyler getirsin ki, bununla yarın âhirette utanmaktan muhâfaza etsin... Ve’s-selâm.”
Bu mektup, Sultân Sencer’e ulaşınca, ‘İmâm-ı Gazâlî madem ki Meşhed’e kadar gelmiş, ordugâhımıza az bir mesâfe var. Oradan buraya gelmek güç bir iş değildir’ diyerek, gelmesini istediğini bildirdi.
Bunun üzerine İmâm-ı Gazâlî, Sultân Sencer’in yanına geldi. Onun huzûruna girince sultân ayağa kalkıp, İmâm-ı Gazâlî’yi karşılayıp kucakladı. Sonra da onu, kendi tahtına oturttu. Kendisine çok hürmet gösterdi.
İmâm-ı Gazâlî, tahta oturduktan sonra, yanında bulunan bir talebesine, ‘Kur’ân-ı kerîmden bir miktar oku’ buyurdu. Talebesi de, Zümer sûresinin, “Allah, kuluna kâfî değil mi?” meâlindeki 36. âyetini okuyunca, İmâm-ı Gazâlî: “Evet, Allah, kuluna kâfîdir” dedi. Daha sonra, Besmele çekerek konuşmaya başladı.
İmâm-ı Gazâlî, orada, bir talebesine bir aşr-ı şerîf okuttuktan sonra, Sultâna özetle dedi ki:
“Allahü teâlâya hamd olsun. Kurtuluş ancak takvâ sâhibi olanlar içindir. Düşmânlık da ancak zâlimleredir. İslâm âlimlerinin âdeti şöyledir: Pâdişâhların huzûruna girdiklerinde; duâ, senâ, nasîhat ve bir ihtiyâcın giderilmesi husûsunda konuşma yaparlar.
Resûlullah Efendimiz: “Size iki vâiz bıraktım: Biri susar, biri konuşur. Susan nasîhatçi ölümdür; konuşan ise Kur’ândır” buyurdu. Dikkat et, susan nasîhatçi ölüm, lisan-ı hâliyle ne söylüyor ve konuşan nasîhatçi ne söylüyor?
Susarak, lisân-ı hâl ile, hâliyle nasîhat eden ölüm diyor ki:
“Ben, her canlıyı pusuda beklemekteyim. Zamanı gelince, ânîden pusudan çıkıp yakalayıveririm. Eğer benim herkes için yapacağım işin bir benzerini görmek isteyen varsa; pâdişâhlar, vefât etmiş olan önceki pâdişâhlara, emîrler de, vefât etmiş olan evvelki emîrlere baksınlar.”
Melikşâh, Alparslan, Çağrıbey toprak altından hâlleriyle şöyle nidâ ediyorlar:
“Ey Pâdişâh! Ey gözümüzün nûru, sakın unutma ki, biz nerelere sevk edildik ve ne korkunç işler gördük. Emrinde bulunanlardan biri aç iken, sen aslâ bir gece tok olarak uyuma! Biri çıplak iken, sen istediğin gibi giyinme!
Onlar şöyle vasiyet ederler:
Benden bir kelime kabûl et ki, bu “Lâ ilâhe illallah”dır. Bunu dâimâ dilinde tut, yalnız kaldığın zaman bunu söylemeyi aslâ unutma. Asıl îmân, bunu söylemekle istikrâra kavuşur. “Îmân, suyunu tâatten alır. Kökü adâlet ile, devâmı Hakk’ı zikretmek ile kâimdir” buyurulmuştur. Bunların hepsini yapıp âhiret azâbından kurtulursan da, kıyâmette suâlden kurtulamazsın. Hadîs-i şerîfte: “Her biriniz çoban gibisiniz ve herkes emri altında bulunanlardan sorumludur” buyuruldu.
Ey Pâdişâh! Hak teâlânın hak ni’metini edâ eyle ki, ni’met; doğru îmân, doğru i’tikâd, güler yüz ve güzel ahlâktır ve iyi amellerdir. Bunlardan iyi amel işlemek senin elindedir. Mâdem ki Allahü teâlâ bu ni’metleri sana ihsân etmiş, sen de dördüncüden, iyi amel etmekten kendini mahrûm etme ki, küfrân-ı ni’met etmiş olmayasın ve ey ayakta duran emîrler! (vezîrler, kumandânlar!) Eğer devletinizin mübârek ve dâimî olmasını istiyorsanız, ni’metin kadrini biliniz. Ni’meti, felâket ve bedbahtlıktan ayırt ediniz. Biliniz ki; sizin bu Horasân melikinden başka, göklerin ve yerlerin mâliki olan başka bir pâdişâhınız vardır. Yarın kıyâmette, herkesi hesâba çekecek ve benim ni’metimin hakkını nasıl elde eylediniz, nasıl yerine getirdiniz, buyuracak.
Meliklerin kalpleri, Allahü teâlânın hazîneleridir. Rahmet, azâp ve cezâya dâir yeryüzünde her ne vukû bulsa, meliklerin gönülleri vâsıtasıyla olur. Allahü teâlâ, kendi hazînemi size emânet ettim. Sizin dilinizi o hazînenin kilidi yaptım, korudunuz mu? Yoksa emânete ihânet mi ettiniz? diye soracak. Hazîneye ihânette bulunan bir mazlûmun hâlini pâdişâhtan gizleyendir.
Bir ihtiyâcın arz edilmesine gelince, benim bir genel, bir de özel olmak üzere iki hâcetim vardır. Genel olanı şudur: Tûs ahâlîsi zulümden helâk olmuştur. Soğuk ve susuzluktan mahsûller tamâmıyla mahvolmuştur. Onlara acı! Hak teâlâ da sana acısın. Açlık dert ve belâsıyla mü’minlerin boynu ve belleri kırıldı.
Özel hâcetim ise şudur: Ben, 12 seneden beri halktan uzaklaşmış, bir köşeye çekilmiştim. Sonra Fahr-ül-mülk, Nîşâbûr Medresesi müderrisliğini kabûl etmem için ısrâr etti. Ben ona, “Bu zaman, benim sözlerimi kaldıramaz. Bu zamanda bir hak söz söyleyenin, kapı ve duvar bile aleyhine geçer” demiştim. Bugün ise iş, o râddeye gelmiş ki, işitmiş olduğum sözleri rüyâda görseydim, karışık rüyâdır derdim. Bunların aklî ilimler ile alâkalı olanların da eğer bir kimsenin i’tirâzı varsa, buna şaşılmaz. Çünkü benim sözlerimde, herkesin anlayamayacağı ma’nâlar çoktur. Bununla beraber ben, kime olursa olsun söylemiş olduğum herhangi bir sözümü açıklayıp ispat edebilirim. Böylece mes’eleyi açıklığa kavuştururum. Bu gâyet kolaydır. Fakat, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin aleyhinde bulunmuşum diye söz söylüyorlarmış. İşte buna aslâ tahammül edemem. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ben, Ebû Hanîfe’nin ümmet-i Muhammed arasında, fıkıh ilminin inceliklerinde ve ma’nâsında en büyük âlim olduğunu kesin olarak kabûl etmekteyim. Her kim ki, bu söylediğimin tersine bir sözüm olduğunu veya bir şey yazmış olduğumu söylerse o yalancıdır.
KENDİ HALİMDE KALAYIM
Sizden şunu isterim ki; beni, Nîşâbûr’da, Tûs’da ve diğer bütün şehirlerde ders verme işinden affediniz. Kendi hâlimde kalayım. Bu zaman, benim sözlerime tahammüllü değildir.”
Sultân Sencer, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin bu sözlerini dikkatle dinledikten sonra şu cevâbı verdi:
“Söylediğin bu sözleri duymak ve İmâm-ı A’zam hakkındaki güzel kanâatlerini, Irâk ve Horasân âlimlerinin hepsinin duyması için, onları burada toplamamız lâzımdır. Büyük İslâm âlimleri hakkındaki kanâatinizi ve onlara olan hürmet ve sevginizi herkese duyurmak üzere, her tarafa dağıtmak için bu ifâdeleri yazmanızı istiyorum.
Tedrîsten, ders verme işinden muâf tutulma arzûnuza gelince, bu mümkün değil. Fahr-ül-mülk, seni Nîşâbûr müderrisliğine [profesörlüğüne] da’vet etmiştir. Biz, senin nâmına medreseler yaptıracağız. Bütün âlimler gelsinler, kendilerine kapalı kalan mes’eleleri öğrensinler, zor mes’elelerini halletsinler.”
İmam-ı Gazâlî hazretleri, ömrünün bundan sonraki son iki yılını, kendi memleketi Tûs’ta kitap yazmak, insanları irşâd etmek ve talebelere ders vermekle geçirdi. 55 yaşında vefât etti.