--------------------------------------------------------------------------------
İHLÂS,RAB İLE kul arasındaki intisabın bir gereği olarak,kulun Rabbine katıksız,saf ve doğrudan bir muhatabiyetini ifade eder.Bir başka tarifle,kulun rabbinden emin oluşunun bir ifadesi,bir ismi olan kalpteki 'iman'ın yaşamsal bir tezahürüdür.
Yalnızca O'na yönelmiş bir yaşantının gereği olan 'ihlâs'ı zedeleyen, hatta tamamen iptal ederek, bu kainatın Rabbine yönelmesi gereken takdir,teşekkür,hamd gibi duyguları ve dua gibi yakarışları tamamen başka yönlere çeviren, esbaba dağıtarak yokluğa gömen bazı arazlar mevcuttur.Bunların tamamını '..izm'ler diye özetlemek mümkündür.İşte bu '..izm'lerden İhlâs Suresinin aydınlığında --güneşin doğmasıyla karanlığın yok olması gibi-- yok olanlar,bu yazının konusudur
I. Determinizm:
Esbabperestlik.Sebeplere tesir vererek,sonuçları sebeplerin yarattığını iddia eden görüş..
Bu zehirin panzehiri 'besmele'dir.
Evrende durağanlık yoktur.Herşey,heran hareket halindedir.Bu kompleks harekette,sebep ile sonuç aynı anda vardırlar.Sebep ile sonucun birlikteliği söz konusudur.Sebeplerin yokluğunda sonuç oluşmaz, bu doğrudur.Fakat sebebin yokluğunda sonucun oluşmaması,sebeplerin sonuçları yarattığına dair bize hiçbir ipucu veremez.Sebep-sonuç ilişkisinde,sebepten sonuca doğru bir akışın varlığını gözlemliyoruz,bu da doğrudur.Zamanlaştırılmış bir evrende,sebeplerin sırf sonuçtan önce gözleniyor oluşu,sebeplerin sonuçlara tesirinin olduğuna dair bir iddia hakkı da vermez.Aksine, her an hareket halinde olan evren,oluşan sonuçları,hemen akabinde sebep haline getireceği için bu bir çelişkidir.Sırtını sebeplere dayadığımız bir yaratılma hali,bir an önce hakim olan bir unsuru,bir an sonra mahkum haline getirir ki;hem her şeye mahkum bir sonuç,hem de hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı için harekete geçmeye mecbur da olmayan bir sebep kanununu,hâkim bir kudret gibi kabul etmeye bizi zorlar.
Her an hareket halinde olan evrenimize,harekete geçmesine ihtiyacı olmayan sebeplerin yön verebilmesi mümkün değildir.Her an hareketin olduğu bir evrende,her an yaratılma hali de vardır ve sebeplerden çok öte, --yatay değil dikey bir ilişkinin-- hareket noktasına ihtiyaç duyulmaktadır.Bildiğimiz veya bilmediğimiz bütün mahlukat türlerinin dışında,dikey bir bağlantı noktası olmadan, sebeplerin sonuçlara doğru birlikte akışı mümkün değildir.
Zamanlaştırılmış bir evrende,önce ve sonra kavramları mutlak olamaz.Zaman dediğimiz boyut,hareket neticesinde oluşur.Hareketin değişmesi zamanı da değiştirir.Mesela, ışık hızı gibi bir harekette, önce ve sonra kavramları yer değiştirir. Sonuç önce, sebep sonra gözlenmeye başlar.Zaman bize göre tersine işler.Karadeliğe düşeli milyonlarca yıl olmuş bir yıldızı,onun için biz hâlâ var görürüz.yıldız bize göz kırpar durur,ama aslında yerinde yeller esiyordur!Neticede,sebep sonuç arasında gözlediğimiz birbirine yapışıkmış gibi olma hali,sebeplere hiçbir zaman sonuçları yaratma kudretini vermemektedir.tıpkı, uzaktan bakıldığında bitişikmiş gibi görünen ufuk çizgisinin, aslında yer ve gök arasındaki mesafe kadar uzak oluşu gibi.İşte bu doldurulamayan mesafeyi ise,ne sebep ne de sonuçtan tamamen farklı bir kudretin kaplaması gerekir ki,sebebin eli sonuca uzanabilsin.Yani o sebebinin gerektirdiği sonuç vücuda gelebilsin.
Kısacası,evrende bir sebepler çizgisi vardır.Belli sebepler belli sonuçlardan önce gelir.Sonuçlar da belli sebepleri takip eder.Sebep-sonuç bağlantıları,sebep ve sonuçtan tamamen farklı ve aşılması mümkün olmayan bu yatay ilişkinin dışında,dikey bir bağlantı ile bir araya getirilmektedir.Sebep sonuç,bir 'birlikte yaratılmışlık' halidir.Bir yaratıcı ile,sebeplerle sonuçların arasına böyle bir dikey bağlantıyı sağlayacak destek noktasını koymaz isek,evrenin ve evrendeki varlıkların hareketini açıklama imkanımız da kalmayacaktır. Oysa heran,herşey hareket etmektedir. Öyleyse,sebep sonuca aynı anda hükmeden,çizgisel değil dikey bir irade olmak zorundadır.Bize bu dikey iradeden haber veren,her türlü eylemin başlangıç şifresi 'besmele'dir.Evrenin her tarafına dal budak salmış olan 'hareketlenme kanunu' besmele ile,potansiyelden kinetiğe dönmektedir.
İşte bu panzehir,sebeplerin sonuçları yarattığı vehmini kökünden keser,atar.Sebep sonuç arasındaki sonsuz yatay mesafe ancak 'besmele' yani Allah'ın adıyla aşılır.Deterministlerin zannettiği gibi, mekanistik bir öncelik-sonralık ilişkisiyle değil! Sebepler ile sonuçlar arasına konmuş olan ilişkiler,sırf insan için dizayn edilmiş,akıllı bir mahluk olan insanın Yaratıcısını ve O'nun maksatlarını gereğince kavrayabilmesi için konmuş dileyiş tarzlarıdır. Yani sebepler vardır, ancak bir tesirleri yoktur.
Yaratıcının sonuçları yaratmak için sebeplere veya başka bir şeye ihtiyacı yoktur. Fakat, Yaratıcısını tanımakla ancak manasını bulan ve öte alemlerde kendisine sonsuzluk iksirini sunacak açılımları bu sayede kazanacak olan insanın, sebeplerle sonuçların arasındaki ilişkilere ihtiyacı vardır. Allah'ın varlığına dair emareler, Allah'ın kanunları merak edilerek delillendirilir. Her şeyin sonlu olduğu bir evrende, sonsuz olan Yaratıcının varlığı bu sayede bilinebilmektedir.
En küçük bir zerreden en büyük galaksilere kadar her şey, o İlahî şifrenin eman vermesiyle necat bulabilmektedir, harekete geçmektedir. Varlık sahasına çıkmış her ne varsa mânen / hâl diliyle 'bismillah' demektedir. Yaratıcısız olmaz ilanını etmektedir.
Peki, bu nasıl bir Yaratıcıdır?!..
II. Ateizm:
Dinsizlik. Müteâl bir yaratıcıyı her koşulda alenen reddetmek.
Bunun panzehiri, 'de ki' anlamına gelen, İhlâs Suresinin birinci kelimesidir. Yani, 'kul' kelimesidir.
Diyebilen Birinin varlığı ve kendisini bildirmesi, ateizme son noktayı koymak demektir. Çünkü, 'Kelam' yani konuşmak, en gelişmiş varlık yeteneğidir. Konuşmak; görülmese bile ancak var olan birinin işi olabilir. Öyleyse, şu âlemde görünmediği halde konuşan ancak vacib-ul vücûd olandır. Aynı zamanda canlı ve diri olmayı yani hayy-ı kayyûm olmayı gerektirir. Ayrıca ilim sahibi olmayı, kudreti, iradeyi, işitmeyi ve görmeyi... Ne kadar üstün vasıflar varsa hepsini üzerinde toplamayı gerektirir.
Madem ki her şey, dikey bir yaratıcı bağlantısı olmaksızın mutlak manada âcizdir ve fakirdir. Ve manen 'bismillah' diyerek varlık sahnesinde ancak boy göstermeye başlayabilmektedir, her şeyin kabiliyetine göre ihtiyacına cevap verilmesi gösteriyor ki; ihtiyaçlar, her bir şeyle, her an, hiçbir iş diğer bir işe mani olmaksızın tabir caiz ise, kudsî bir tekellüm yani konuşma dahilinde karşılanıyor, veriliyor.
Demek ki, her şey bir tek şey gibi nazarı altında olan Biri tarafından, her bir mahlukla onların kabiliyetlerine göre ayrı ayrı ve tek tek kelam ediliyor, onların ihtiyaçlarına bizzat cevap veriliyor..
Peki, konuşan bu Yaratıcı'nın konuşmasının içeriği nedir?!..
III. Politeizm ve Panteizm:
Birincisi, Putperestlik.. Çok tanrıcılık.
İkincisi, Evrenle tanrıyı aynı şey kabul eden akım.
Bunların panzehiri, ikinci kelâm olan 'Allah'ın Ehadiyeti'dir.
Varlık sahnesinde boy gösteren her ne varsa eşsiz dir, 'tek'tir. Yine madem ki her şey hareket halindedir, öyleyse her bir şey her an yaratılıyor demektir. Öyle ise her bir şey ve her bir iş; her bir şeyin her haline her an, mütemadiyen nazar edebilen Birinin işi olabilir. Bu ise her bir şeydeki ehadiyyetin ifadesidir. Bu ifadeler varlıklardaki 'Ehadiyet mührü'nün tâ kendisidir.
Gözümüzle görüyoruz ki; mahlukatın türleri farklı farklı olduğu gibi, her bir ferdin dahi kendisini diğerlerinden ayıran bir alâmeti bulunmaktadır. Simalarımızın farklılığı, karakterlerimizin çeşitliliği, parmak izlerimizin sonsuzda bire uzayan eşsizliği... hep bu 'Ehadiyyet' cilvesinin mühürleridir. Öyleyse, ister zerre olsun ister kürre olsun, isterse semek(balık) olsun ya da melek olsun, her şey hilkat ağacının farklı birer meyvesi konumundadır. Haliyle eşsiz dir, varlığıyla tek tir.
Kısacası, her bir mahluk 'Bismillah' diyerek başladığı hayat serüveninde, gösterdiği her bir poz için manen 'HüvAllahü ehad' demektedir. Bizim evrende gözlediğimiz eşsizlik ve mükemmelliğin hâl dilindeki tercümanlığını etmektedir.
Ehadiyyetin varlık alemindeki yansıması bile böyle eşsizliği ve tekliği netice vermişken, Yaratıcıyı birden çok farzetmek veya evrenle tanrıyı aynı şey kabul etmek, gözlediğimiz evrende yeri olmayan hezeyanlardır. Maddeye o derece kıymet verip, her şeyi maddede görmek ve hatta uluhiyeti dahi onda meczetmek, insanda var olan ibadet etme eğiliminin adresini şaşırmasından başka bir şey değildir. İnsanlarda ibadet, fıtri bir kanundur, bundan kurtulamazlar. Fakat gerçek ma'budu, ibadet edilecek olan gerçek Yaratıcıyı göremeyince, gözlerinin gördüğü, ellerinin eriştiği her şeyden mecburen kuvvet dileneceklerdir. Hiç olmazsa bir öküz veya öküzün altında buzağı arayacaklardır. İşte politeizm'in ve panteizm'in zavallı düsturları bu yanılgıdan kaynağını almaktadır!
![[Resim: 9qfd91186dd20fz6.gif]](http://img147.imageshack.us/img147/9978/9qfd91186dd20fz6.gif)