You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

İçimizdeki Firavun

İçimizdeki Firavun

Kıdemli Üye
İçimizdeki Firavun
Hırs bizlere verilmiş, insan tabiatında var olan bir duygu... Voltaire, hırsı, bir teknenin yelkenini şişiren rüzgâra benzetir. Fazlası tekneyi batırırken, azı da tekneyi olduğu yerde saydırır. İşin sırrı, bu hissi doğru yerde doğru şekilde kullanabilmekte... Bu his sayesinde öteleri kazanabiliriz de; kazanırken kaybedenlerden olabiliriz de…
Ürkütmeyin. Sessiz olun ve dinleyin…
İçimizdeki firavun konuşuyor. Sesine kulak verin lütfen!
“SEN, beni var eden!
‘Dost acı söylermiş’, alınmayasın söylediklerime. Hiç memnun görünmüyorsun hayatından. İstersen bak aynadaki aksine… Üzülüyorum bu haline. Olman gereken yer burası mı? Hâlbuki sen her şeyin en güzelini hak ediyorsun. Güzel bir iş, güzel bir ev, güzel bir araba, güzel bir eş, güzel kıyafetler, güzel tatiller, mal, mülk, makam, mevki… Çünkü sen her şeyin en iyisine layıksın! Bu maaşın yetmeeeez! Daha çok kazanmalısın. Korkma! Daha az çalışarak da mümkün bu. Haydi, hemen. Kaybedecek zamanın yok. Şu saçma prensiplerini terk et. “Doğrularım, izzetim, haysiyetim!” Ne işe yaradı bunlar söylesene. Başın göğe mi erdi? Takdir mi edildin? Bak herkese! Mesela aynı okulu bitirdiğin arkadaşlarına… Senin ne eksiğin var? Kafanı kullan dostum. Kaç kere geleceksin dünyaya. Her ne pahasına olursa olsun, ulaşmalısın arzularına…”
Nasıl? Tanıdık geliyor mu bu sesin sahibi? Hiç doymayan, hep daha fazlasını isteyen, hiç memnun olmayan bu ses, içimizi kemiren kurdun ta kendisi…

Nereye gidiyoruz?
Bir gün Nasreddin Hoca’nın eşeği bir şeyden ürker ve kontrolden çıkıp koşmaya başlar. Görenler hocaya takılırlar:
- Hocam, nereye böyle?
- Ben de bilmiyorum ama galiba eşeğin gittiği tarafa…
Neye biniyoruz? Nereye gidiyoruz? Nasıl gidiyoruz? Farkında mıyız? Kontrol kimde?
Şer olan ateşin yaratılması mı, ateşe temas edip yangın çıkarılması mı? O zaman diyebiliriz ki, “kötü duygu” yok. Kontrol altına alınamamış ve iyiliğe yönlendirilememiş duygu var. Hırs bizlere verilmiş, insan tabiatında var olan bir duygu. Voltaire, hırsı, bir teknenin yelkenini şişiren rüzgâra benzetir. Fazlası tekneyi batırırken, azı da tekneyi olduğu yerde saydırır. İşin sırrı, bu hissi doğru yerde doğru şekilde kullanabilmekte... Bu his sayesinde öteleri kazanabiliriz de, kazanırken kaybedenlerden olabiliriz de…
Elimizdekileri kaybetmeden hırslarımızı tanımak ve yüzleşmek gerek! Şimdi gözden geçirelim yaşamımızdaki kesitleri. Yakından bakalım sonu gelmeyen isteklerimize. Kim için ve ne için bu hırs?
Kendimizi sürekli geliştirebilmek için mi? Hizmet için mi? Aile huzuru için mi? Daha iyi ve sağlıklı iletişim yollarını öğrenmek için mi? Ebeveynlik sanatını güncellemek için mi? İyiliğe davet için mi? O’nun (c.c.) rızasını kazanmak için mi? Ve O’nun (c.c.) sevdiğine ulaşmak için mi?

Bağımlı bir aşk bizimkisi…
Belimize dolanmış, sonu olmayan, “kör ve sağır” eden, fakirleştiren bir aşk bizimkisi… “Yeter” diyemeyen ancak “toprakla doyan” bir aşk... “İki vadi dolusu altını olsa üçüncüyü arayan” bir aşk… “İhtiyarladıkça gençleşen” eşyaya kul eden bir aşk... “İyi bir uşak ama kötü bir efendi” olan parayı yücelten, kendini “hizmetçilerinin hizmetçisi” haline dönüştüren bir aşk… Şükür bilmez insanı bataklığa sürükleyen hüsranla biten bir aşk… Sürekli zikzaklar çizdirten ve beka arzusuyla yanıp tutuşan bir aşk bizimkisi…


YAZI DEVAM EDİYOR
[Resim: 65897398.gif]
Bunu ilk beğenen sen ol.
Kıdemli Üye
RE: İçimizdeki Firavun
Dünyayı kalbimizden çıkarmak
Hem içinde yaşayıp, hem de ona âşık olmamak… Yaşam alevini beslerken tükenmemek… Yanan bir muma bakalım mesela. Yanan ip ve parafin, alevi besler. Fakat alevin ısısı bu ikiliyi tüketir. Sonunda fitil veya mum bittiğinde, alev de tükenir. Tıpkı yaşamlarımız gibi…
Dünya elimizde mi, gönlümüzde mi? Kalbimizin gıdaları neler? Bir diyetisyen gözüyle bakalım. Ruhumuzun yağ, tuz ve şeker oranı ne miktarlarda? Çok merak ediyorum. Ruh kolestrol ölçümü yapılabilse, sonuç nasıl olurdu acaba?


Tüketim çılgınlığı
Tüketim toplumunun “sosyal değerler”i hırs, rekabet, üstünlük ve bunun için de daha çok kazanma, daha çok harcama… Çantamız, cüzdanımız, arabamız cep telefonumuz, saatimiz, parfümümüz, ya başörtümüzün markası? Sahi kaç kredi kartınız var? Sanki onlarsız bir yanımız eksik gibi? İstatistiklere göre 2001 yılında Türkiye’de 14 milyon kredi kartı varken, şu an 40 milyonun üzerinde.
Yılda 15 milyar dolar parfüme harcanıyor. Ev için yapılan masraflar 20 trilyonu aşmış durumda. (Worlwatch Enstitüsü-Dünya Durum Raporu)
Bu veriler psikoloji kervanına yeni bir hastalığı daha ekledi. “Onyomani” yani “alışveriş hastalığı”. “Horoz ölür gözü çöplükte kalır” derler ya işte onun gibi. O horoz dünyaya aç gelir aç da gider vesselam…

Gönlümüzdeki eşkıya kuşlar
Esasında kalbimizi fakirleştiren, yol kesen eşkıyalardan başkası değil! Bu eşkıyalar nefis kuşları... Dikkatle bakarsanız göreceksiniz onları. Kuru, yaş ne bulursa yere gömen, kursağı hiç boş durmayan, her lezzeti hırsla tatma yarışına giren o yağmacı kuşu… Hepsi onun olmalı, kirli temiz fark etmez. O hırs kuşu, yalnızca “yiyin” hükmünü duyar. O kadar!
Ayna ayna söyle bana benden güzeli var mı dünyada? Renkli tavus kuşundan bahsediyorum. Kendini beğenen, hep beğenilmek, fark edilmek isteyen, önde olma sevdalısı, şan, şöhret, makam aşığı… Hâlbuki ne güzel anlatıyor o şarkı: “Bir hışımla geldi geçti...”
Hep uzun yaşamayı uman, ölümden korkan kara kuzgun… Ve var olan gerçeği kabul edip gereğini yapmak yerine ebedi yaşayacakmış gibi davranan bizler… Nasılsa sonra yaparım. Hangi sonra?
Bilirsiniz “Kömür yanarken ateşi göze güzel görünür. Gerçek rengi sönünce ortaya çıkar.” Peki bize kömürü güzel gösteren ne?
Görmezden gelemediğimiz, normalleştirdiğimiz televizyon sahneleri, internetin “masum” sohbetleri ve sayfaları, “İstemem yan cebime koy” misali renkli gazetelerin son sayfa haberleri ve biriyle yetinemeyen yeni tatları kılıfına uyduran nefislerimiz!
Ya bu hırs duygusunun mecrasını değiştiremeyenler… Yani “Sebebi hasaret” olanhırs kanserine yakalananlar… Bu kanser de diğer hastalıklar gibi bazı belirtilerle ortaya çıkar. Hırs kanserinden önce mutsuzluk hastalığına yakalanırız. Sahip olduğumuz yaşam, eşimiz, çocuğumuz, anamız, babamız, komşumuz, yani bizi biz eden şeyler mutsuz eder bizi. Kalbin giriş kapısında psikolojik rahatsızlıklar, çıkışında ise bunalımlar her daim hazır bekler. İstediklerimize ulaşamadıkça, ulaşanları kıskanmaya başlarız. Kendi sahip olduklarımız yeterli gelmez bir zaman sonra. Komşunun tavuğu kaz gibi görünür. ‘Neden bende yok?’ derken açgözlülük ve “haset ateşi” kuşatır benliğimizi.

Gemisini kurtaran kaptan mı?
Haset düğümünü çözebilmek… Olgunlaşabilmek… Başkalarının imkânlarına göz dikmeden rızayı yaşabilmek… “Bulunca şükredip bulamayınca sabreden horasan köpeklerinden” olmamak… Bulunca “Şükürle infak edip, bulamayınca sabırla şükreden” Şakik-i Belhi olabilmek…
“Benim isteklerim. Benim ihtiyaçlarım…” derken “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. O yangını söndürmeğe koşuyorum” nidaları yükseliyor kırmızı kitaplardan. İşte hırsın yaşaması gereken ev burası… Yananları arayıp bulmak, kurtarılan bir kişiyle yetinmemek, yeni yollar aramak ve tüm çırpınmalar nihayetinde sonuca kanaat etmek…
[Resim: 65897398.gif]
Bunu ilk beğenen sen ol.
Kıdemli Üye
RE: İçimizdeki Firavun
Hırsın aşısı: Kanaat
“Gayret bizden, tevfik Allah’tan”ın sırrına eremeyen, doyumsuzluğun tutsağı olan, “Fani bir şişeye elmas fiyatı” biçen bizler… Elindekiyle yetinemeyen, hep daha fazlasını isteyen… İşler yolunda gitmeyince ümitsizliğe düşen, beklediği sonucu alamayınca hayal kırıklığı yaşayan, her daim şekvayla şükredemeyen, metanet ve sebat zayıflığı yaşayan, külfetsiz malın peşinde koşan, mahrumiyeti rahmete tercih eden, sebeplere başvurmadan tembellik eden, sonucu kabul edip tevekkül edemeyen ve de kısmetine düşeni benimseyip kanaat definesine ulaşamayan bizler…
Kaygı ve depresyonun yönettiği donuk çehreler, mutsuz bakışlar, asık suratlar… Yani incinin bir türlü tutunamadığı yürekler… Önce inci olmayı istemek gerek… Bir istiridye gibi mesela... Ağzına giren nisan yağmuru damlasına ve kum tanesine kanaat edip ağzını kapatabilmek… Hatta süt gibi latif bir gıdanın hizmetine sunulduğu bir bebek gibi kanaat etmek… Karnı doyunca ağzı açık bırakmamak ve gözünü hakiki manzaralarla doyurmak…
Velhasıl, yüreğimize dünyadan kaçan o kum tanelerini ebedi incilere dönüştürebilmek…

Kâinat kitabının kâtibi bizleri kalp açlığından ve kalp fakirliğinden muhafaza eylesin!
[Resim: 65897398.gif]
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.