Ürkütmeyin. Sessiz olun ve dinleyin…
İçimizdeki firavun konuşuyor. Sesine kulak verin lütfen!
“SEN, beni var eden!
‘Dost acı söylermiş’, alınmayasın söylediklerime. Hiç memnun görünmüyorsun hayatından. İstersen bak aynadaki aksine… Üzülüyorum bu haline. Olman gereken yer burası mı? Hâlbuki sen her şeyin en güzelini hak ediyorsun. Güzel bir iş, güzel bir ev, güzel bir araba, güzel bir eş, güzel kıyafetler, güzel tatiller, mal, mülk, makam, mevki… Çünkü sen her şeyin en iyisine layıksın! Bu maaşın yetmeeeez! Daha çok kazanmalısın. Korkma! Daha az çalışarak da mümkün bu. Haydi, hemen. Kaybedecek zamanın yok. Şu saçma prensiplerini terk et. “Doğrularım, izzetim, haysiyetim!” Ne işe yaradı bunlar söylesene. Başın göğe mi erdi? Takdir mi edildin? Bak herkese! Mesela aynı okulu bitirdiğin arkadaşlarına… Senin ne eksiğin var? Kafanı kullan dostum. Kaç kere geleceksin dünyaya. Her ne pahasına olursa olsun, ulaşmalısın arzularına…”
Nasıl? Tanıdık geliyor mu bu sesin sahibi? Hiç doymayan, hep daha fazlasını isteyen, hiç memnun olmayan bu ses, içimizi kemiren kurdun ta kendisi…
Nereye gidiyoruz?
Bir gün Nasreddin Hoca’nın eşeği bir şeyden ürker ve kontrolden çıkıp koşmaya başlar. Görenler hocaya takılırlar:
- Hocam, nereye böyle?
- Ben de bilmiyorum ama galiba eşeğin gittiği tarafa…
Neye biniyoruz? Nereye gidiyoruz? Nasıl gidiyoruz? Farkında mıyız? Kontrol kimde?
Şer olan ateşin yaratılması mı, ateşe temas edip yangın çıkarılması mı? O zaman diyebiliriz ki, “kötü duygu” yok. Kontrol altına alınamamış ve iyiliğe yönlendirilememiş duygu var. Hırs bizlere verilmiş, insan tabiatında var olan bir duygu. Voltaire, hırsı, bir teknenin yelkenini şişiren rüzgâra benzetir. Fazlası tekneyi batırırken, azı da tekneyi olduğu yerde saydırır. İşin sırrı, bu hissi doğru yerde doğru şekilde kullanabilmekte... Bu his sayesinde öteleri kazanabiliriz de, kazanırken kaybedenlerden olabiliriz de…
Elimizdekileri kaybetmeden hırslarımızı tanımak ve yüzleşmek gerek! Şimdi gözden geçirelim yaşamımızdaki kesitleri. Yakından bakalım sonu gelmeyen isteklerimize. Kim için ve ne için bu hırs?
Kendimizi sürekli geliştirebilmek için mi? Hizmet için mi? Aile huzuru için mi? Daha iyi ve sağlıklı iletişim yollarını öğrenmek için mi? Ebeveynlik sanatını güncellemek için mi? İyiliğe davet için mi? O’nun (c.c.) rızasını kazanmak için mi? Ve O’nun (c.c.) sevdiğine ulaşmak için mi?
Bağımlı bir aşk bizimkisi…
Belimize dolanmış, sonu olmayan, “kör ve sağır” eden, fakirleştiren bir aşk bizimkisi… “Yeter” diyemeyen ancak “toprakla doyan” bir aşk... “İki vadi dolusu altını olsa üçüncüyü arayan” bir aşk… “İhtiyarladıkça gençleşen” eşyaya kul eden bir aşk... “İyi bir uşak ama kötü bir efendi” olan parayı yücelten, kendini “hizmetçilerinin hizmetçisi” haline dönüştüren bir aşk… Şükür bilmez insanı bataklığa sürükleyen hüsranla biten bir aşk… Sürekli zikzaklar çizdirten ve beka arzusuyla yanıp tutuşan bir aşk bizimkisi…
YAZI DEVAM EDİYOR