Önüne her geleni yiyerek bedenine ve ruhuna zarar verene ne yazık! Vallahi ben bile duydum Habibullah aleyhisselâmın “insanoğlu, midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır” buyurduğunu. Ben bile duydum, âhir zamanda, belânın arkasına saklanacağı ağacı….
O kadar ayan beyan, ağaç, taş, kuş haykırıyor da, yine de duymuyorsunuz. Bugün sadece haramlardan değil, şüphelilerden de sakınma, kaçma zamanıdır. Zira işte, arı, bulut, toprak, su… Neredeyse tüm mahlukat bir gerçeği haykırıyor. Arılar can çekişiyor, tabiat dengesini arıyor.
Her bir nükleer savaşın ardından, ağaçlar can havliyle, “kuruduk, dalımız kırıldı”, diye haykırıyor! Küçücük çocuklar şeker hastası, sinir hastası olup haykırıyorlar! Tenler egzama, vücutlar sedef, ayaklar mantar… Evet, o zaman, işte bu zaman. Tırnaklar bile haykırıyor!
Zikri bozuluyor organların. Hayy diyecekken, öf pöf edip asi oluyor insan. Her yanda bir feryat varken ve şer bu kadar sırıtırken, karşımıza dikilip, yalancı bir perde oluyor birileri. Reklamlar, reklamlar, reklamlar… Ne acı ki insanlar inanıyor. Halbuki sanal alemlerin, perdelerin ardındaki oyunu görmek gerek artık. Bugün, haram ve şüpheli lokmalar için yapılan her türlü “reklam”, yarın şerrin ardına saklanacağı “garrat” ağacına benziyor.
Yediğin; kan, can, zikir olup dönüyorsa, bil ki helaldir. Hastalık, gaflet ve yağ olarak dönüyorsa, ya haramdır ya da en iyi ihtimalle şüphelidir ki şüpheliden kaçınmak, “Hakk’a teslim oldum” diyen kişinin, yani bir Müslümanın, en tabii fiili olmalıdır. Oysa etrafa bakındığın vakit, bizim tenekeler gibi, insanları da bu hususta kısım kısım ayrılmış bulursun.
Kimileri, bir tekerleme misali şunu söyler durur: “Haram helâl ver Allah’ım, senin kulun yer Allah’ım!” Allah bu zümreye katından rahmet lutfede. Dileyelim de daha fazla geç olmadan akılları kalplerine gele.
Kimileri, helalle haramın ayrımına varmışlardır; ama bunlara da şüphelilerden kaçınmak pek zor gelir. “Ama tadı çok güzel!” “ama canım çok istiyor!” “ama çok alıştım onsuz duramam!” tipi itirazlar, genellikle bu kesimden yükselir. Bunlar şaraba değil, lakin, nefislerinin arzusuna ram olmuş gibidirler. Zarar verdiğini bildikleri halde, bazı yiyecek ve içeceklerden geçemezler.
Bunların durumu bir adamınkine benzer ki o, halim selim, iyi huylu ve pek güzel bir kıza ilân-ı aşk eder, güzel sözlerle serenat yapar, ümit verir; lakin gidip, mahallenin en aksi, fitnebaz ve çirkin kızıyla evlenir. De ki, bu hiç olacak iş midir?
Üstelik bu kişi bir de, yediği şüpheli lokmaların verdiği hastalığı, Allah’ın kendisine olan sevgisine bağlar ki, bilmem ne demeli. Deyin hele, hayırlıya ümit vermiş, onunla gönül eğlendirmiş, sonra da gidip hayırsızla evlenmiş kişiye Allah, “çileyi”, sevdiği için mi lutfeder, yoksa, o kandırılan kimsenin âhından ötürü mü?
İnsaf etmeli de, böyleleri, hiç değilse şunu demeli: “Ben, sünnete uygun yaşamadım, şüphelilerden hakkıyla kaçınmadım, az yemedim, temiz de yemedim, üstelik yerken doğru düzgün çiğnemeye bile üşenip, neredeyse bütün bütün yuttum. “Seni çok seviyorum!” diye inleyip durdum; ama Rasûlullah’ın tavsiye ve emirlerine göre değil, nefsimin arzularına göre yedim, içtim. En netice, bunun bedelini ödemekteyim”.
Zira eğer Allah sevdiği için hastalık veriyor olsaydı, tansiyonu, şekeri, ülseri önce Habibine verirdi. Halbuki O yüce peygamberin hayatında, sıkıntı, çile, dert var; imtihanın, acının her türlüsü var; lakin “hastalık” yok!
Bugün, hastalık diye bilinen durumlar, şu zaviyeden rahmettir: Umulur ki, çekilen ağrı, sancı, yangı ne varsa, kişinin nefsine uyarak yaşamayı seçtiği anların bir kefareti olur. Hasılı, sünnete uygun yaşayarak insan, kendisinin koruyucu hekimliğini yapar.
Üzerine düşeni yerine getirdikten, tedbirini güzelce aldıktan sonra, yine de bir hastalıkla imtihan ediliyorsa, işte o vakit, durum başka. O vakit, öyle kimsenin elleri de ayakları da öpülse, az gelir.
Şimdi söyle usta, Hazreti Eyyub’e benzedin de mi hastalandın? Kimbilir belki de sen, bedeni de ruhu da nûr Mûsa efendiye benzedin de, hastalıkla Hakk katında makâmın yükseliyor. Zaten, eğer böyle nefsi safiyelerden isen, seninkine zaten hastalık denmez. Onun adına “aşık çilesi – mâşuk cilvesi” denir.
Ah usta ah, adamlar gördüm, o kadar oburdular ki, onların lokmayı yutuşlarını gören diğer lokmalar tabaktan kaçmak istediler; ama kaçamadılar. Bu adamlar, koca bir göbek büyütmekten hiç utanmadıkları gibi, hanımlarına şöyle tembihlediler: “Sakın kilo alma haa! Yoksa seni beğenmem!” Hani, dinimi bana öğreten, bari müselman olsa demiş ya biri, bu da o hesap.
A mubârek, madem o kadar biliyorsun, sen ne diye ağırlaştıkça ağırlaşıyorsun. Obur olmamak, sadece kadınlara ait bir mesuliyet mi? Hem, sen hanımını beğemezsin de, hanımın senin “kocaman göbekli” haline bayılır mı sanırsın? O da karşısında, tığ gibi bir delikanlı görmek ister elbet, o kadar zevk onda yok mu? Ama işte, lokmaların bozukluğu sebebiyle, akıl baştan öyle gider, görüş o kadar daralır, bencillik öyle çoğalır ki, kendini “filinta” sanan bazı adamlar, hanımını fütursuzca rencide eder. Seyri bile acı…
Helal lokma, ihtiyacı olanla bölüşülendir, bencilce tek bir mideye gönderilen değil… “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” buyurmuşsa Habibullah, bencilce tükettiğiniz her lokma size haram olmalıdır.
Nahif bedenlileri ve az yiyenleri övgüyle anan bir Peygamberin ümmetiyiz. Ne garip ki bazı kimseler, az yemek sûretiyle hadisi şerife uymaya; kendisini bu şekilde maddi ve manevi hastalıklardan korumaya çalışanları, “nefsine zulmetmekle” suçluyorlar. Halbuki zulüm, ziyanı görmemektir. Zulüm, şerri dost edinmektir. Zulüm, fazla yem vermek suretiyle eşeği çatlatmaktır.
Benim nefsim, yemi fazla gelen bir eşekçiğe benzer. Ne vakit çok yedirsem, yük taşımaktan çabucak yorulur, inadı tutar, edepsizce anırır. Yemini azalttığım ve bir süre kestiğim vakit, mubârek, kuzu gibi olur. Kerata öyle de kabarmaya müsait ki, bazen, o kuzu haliyle övünmeye başlayacak olur da, tekrar yem veririm ona..
Gördüm, önceleri gece gündüz tefekkür ve Kur’an vardı, şimdilerde gece gündüz ha babam, ye babam. De ki bana, gece gündüz sadece yemenin nesi helal? Neredeyse biricik endişesi, “sabah ne yesem, öğlen ne yesem, akşam ne yesem” olmuş bir kişinin, nesi teslim? “Yemezsek ölürüz” korkusunun neresi hak?
Heyhât! Dediklerim, alırsan sende kalır, almazsan bile elbet yere düşmez. Her bir söze ek olarak, şunu da deyip ayrılalım:
Lokma helaldir, aşk ile ikram edildiğinde.
Derde devâdır, himmet ile çiğnenildiğinde…
Neslihan Nur Türk