Bu insanlar meslekleriyle övünüyorlar. Ellerindeki tek şey o unvan sanki. Eğer kendi mesleği iş görmüyorsa, kocalarının mesleği ile övünüyorlar. Falancanın hanımıyım! İyi, memnun oldum, ben benim, sadece benim! Eksiklerim, kusurlarım, başardıklarım ve başaramadıklarımla benim. Kocasından da nemalanamıyorsa çocuğuna sarıyor bu kez. ‘Benim çocuğum çok özel bir çocuk, çok hassas, çok değişik’ Hı hııı, bizimkiler bostan korkuluğu…
Kendi hayatlarında böyleler ama başkalarının başarısını da kabullenemiyorlar. O kadar hazımsızlar ki, mesajları, yorumları, eleştiriye benzemeyen eleştirileri ile ne kadar gülünç duruma düştüklerinin farkına varamıyorlar malesef. Niye? Çünkü, en doğruyu o bilir, o bizden değil, bizden yukarda, biz aşağıdayız ve asla yukarıyı hak etmiyoruz ona göre. Bu kadınlar niye böyleler acaba dedik. Sonra hazımsızlıkta karar kıldık. Arkadaşım dedi ki, ‘Aslında besliyorlar bizi. Yıldırmaya çalışıyorlar ama olmuyor. Kötüler ve kötü yorumlarıyla seni besliyorlar. Tıpkı ‘gübre’ gibi…’
Oysa bütün mesele ne biliyor musunuz? Biz susalım, Victor Hugo söylesin:
‘’Kendi ışığına güvenen, başkasının parlamasından rahatsızlık duymaz.’’
İşte bu kadar. Şu öğle saati, kendi ışığına güvenen dostlarıma birer kızıl çay, diğerlerine maden suyu ısmarlıyorum. Hazma birebirdir
ş,çarkacı
