You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

HAYATINI İSLÂMA ADAYAN ÂLİM VE MÜFESSİR: EBU’L-A’LÂ EL-MEVDÛDÎ Kimdir ? Yaşam amacı

HAYATINI İSLÂMA ADAYAN ÂLİM VE MÜFESSİR: EBU’L-A’LÂ EL-MEVDÛDÎ Kimdir ? Yaşam amacı

Uzman
HAYATINI İSLÂMA ADAYAN ÂLİM VE MÜFESSİR: EBU’L-A’LÂ EL-MEVDÛDÎ Kimdir ? Yaşam amacı
İslam dünyasında tefsir alanında önemli bir yere sahip olan, yüzyılımızın adını duyuran seslerinden biri olan Mevdudi ve onun Tefhimu'l-Kur'an isimli tefsiri içerisinde yer alan orijinal görüşleri Kuran‘a dair okumalarda bulunanların daima dikkatini çekmektedir. Mevdudi kendine has bir sistem ve üslupla pek çok müfessirin üzerinde durmakta zorlandığı konuları açık yüreklilikle dile getirmiş ve bu konuda da yaşadığı coğrafyada bazı bedeller ödemek durumunda kalmıştır. Ama kendisi ne pahasına olursa olsun Kur'an ve sünnet merkezli olarak oluşturduğu fikirlerini eserlerinde savunmaktan kaçınmamıştır. Asırlar öncesinden çağlara ve sonsuza seslenen yüce kitap, çağrısını her dönem farklı ilim önderleri vasıtasıyla, bu kitaba tam anlamıyla muhtaç olan kitlelere ulaştırmaktadır. Amacı; evrensel mesajlarıyla bütün insanlığa, insanlığını ve kulluğunu hatırlatmak olan bu yüce kitabın nesiller ve toplumlarca anlaşılabilmesinin teşekkürünü bu ilim adamlarına borçlu olduğumuzu ifade eder hepsini rahmetle anarız. Mevdudi ve diğer bütün müfessirlerin Kur'an için yaptıkları çalışmaların, inananların düşünce ufuklarını fazlasıyla geliştirdiğini düşünerek Rabbe teşekkürler etmekle kalmayıp, bu çalışmaları tarihin tozlu raflarına terk etmekten sakınmak, okumak ve okutmak görevimiz olmalı… Mevdûdî‘nin yaşadığı dönem, halkı Müslüman olan ülkelerin sömürgelerden kurtularak kendi ulasal devletlerini kurma çabalarına şahit olmuştur. Genel olarak bu ülkelerde siyasî parçalanmışlık ve toplumsal çalkantı hâkimdir. Hindistan ve Pakistan‘ın ayrılması da bu dönemde gerçekleşmiştir. Pakistan devletinin kurulması aşamasında yeni devletin hangi temeller üzerine inşa edileceği de yoğun tartışma konusu olmuştur. Bir alim ve gazeteci olarak Mevdûdî de bu tartışmaların içerisinde bulunmuştur. Onun yazılarının etkileri sadece Pakistan‘la sınırlı kalmayıp Asya‘da, Afrika‘da, Orta Doğu‘da, Avrupa‘da, hatta Amerika‘da yaşayan Müslümanlar üzerinde yoğun olarak görülmüştür.1 Türkiye Müslümanlarının evrensel İslami hareketle karşılaşmaları 1960‘lı yıllarla olmuştur. Bu dönemde Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi İslami kişilerin kitaplarının çevirisi ile İslami hassasiyeti olan kişilerin zihinlerinde değişiklik başlamıştır. Seyyid Kutub ve Mevdudi‘nin yanı sıra Hasan El Benna, Fethi Yeken, Said Havva gibi İslami mücadele veren kişilerin çok sayıda kitabı Türkçeye tercüme edilerek basılmıştır. Bu kitaplarda akaidi konuların yanı sıra özellikle Darül Harb-Darül İslam, Cihat, Tağut, Belam, Hicret, Biat ve benzeri kavramlar üzerinde genişçe durulmuştur. Mevcut İslami anlayış ile tercüme yolu ile gelen anlayışın karşılıklı etkileme sürecinde İslami kesim millilik üzerinde kurulu söylemini ümmet kavramı üzerinde geliştirmeye başlayıp, asli kaynaklara dönülmesi (Kur‘an, Sünnet ve Sahabe anlayışı) yaklaşımı gündeme gelmiştir. Bu süreçte özellikle Mevdudi, ve Seyyid Kutub‘un eserleri, Türkiye Müslümanlarının itikadi, ahlaki, siyasi ve iktisadi boyutlarıyla İslam`ı bir bütün olarak anlamalarına büyük katkıda bulunmuştur. Bunu hazmedemeyen çevrelerce Türkiye‘de Mevdûdî ve Seyyid Kutub geleneğe düşman, mezhepsiz, hadisi reddeden, kişiler olarak lanse edilmiştir. Konumuz olan Mevdudi hakkında bakınız Necip Fazıl Kısakürek, neler demiş: ” Merdudi ismini taktığımız Mevdudi, Ġslamda Ġhya Hareketleri isimli eseriyle Ġslam'da imha hareketinin temsilcilerinden biri…ÇağdaĢımız... ĠĢi gücü, Sünnet Ehli büyüklerine çatmak... Gördüğü sert tepki üzerine eserinin ikinci baskısında birtakım yumuĢama alametleri göstermeye çalıĢtıysa da, çürük madeni hep aynı... Gerisi ci-la... Cemalettin ve Abduh'a hayran... Ġbn-i Teymiyye'ye ise kara sevdalı...«Sana nasıl geliyorsa öyledir!» hesabı, her zaman ve her türlü içtihada yer verme, ve ortalığı kargaĢalığa verdiklerini iddia ettiği Sünnet Ehli alimlerini kötüleme...”2 N.F.Kısakürek‘in bu cümlelerinden sonra bazı muhafazakâr çevrelerce Mevdudi, reddolunmuş anlamında Merdudi diye anılmaya başlanmıştır. Türkiye Gazetesi grubunun öncüleri daha da ileri gitmiş, hayatını kafirlerle ve emperyalistlerle mücadeleye adayan Mevdûdî hakkında ‖Hindistan‘daki dinde reformculardan, İngiliz casusu Ebülula el Mevdudi İskoç masonu idi.‖ 3 diyebilme cüretinde bulunabilmişlerdir. Mevdudi hakkındaki bu çirkin ve yakışıksız yaftalamalara karşı Mevdudi‘yi savunan insaf ehli Türkiyeli Müslümanların tabi ki çabaları olmuştur. Nitekim İstanbul‘daki Medeniyet Derneği, 6 Haziran 2009‘da Uluslararası Mevdûdî Sempozyumu düzenlemiş, alanında uzman birçok araştırmacı, yazar ve akademisyen, Mevdûdî'yi farklı yönleriyle ele almışlardır. 4 Mevdudi hakkındaki bu aydınlatıcı sempozyumdan sonra da bu suçlamaların arkası maalesef gelmemiştir. Bunun en son bir örneği sistem muhalifi söylemleriyle maruf Fikret Başkaya isimli bir yazar tarafından gündeme getirildi. ―Yeni Paradigmayı Oluşturmak‖ adlı eserinin 272.sayfasında yazar şu iddiada bulunuyor: ―Ve politik İslam, İngiliz kolonyalizminin hizmetindeki oryantalistler tarafından Hindistan için ve Hindistan‘da peydahlanmış, Güney Hindistanlı bir Müslüman Şeyhi olan El-Mewdudi tarafından da piyasaya sürülmüştü. Şeyh Ebu El- Ala El-Mewdudi, 1941 yılında Cemaat-i İslami adında bir siyasi parti kurdu ve Hindistan parçalanıp, Hindistan ve Pakistan olarak ikiye bölününce, amaç hâsıl olununca da [1947] Pakistan‘a yerleşti. El-Mewdudi Türkiye‘deki politik İslamcıların başlıca fikir babalarından biridir. Diğeri de İhvan-ı Müslimin‘in [Müslüman Kardeşler] örgütünün teorisyeni, Mısırlı Seyyid Kutub‘dur. Oryantalistler tarafından peydahlanıp, El-Mewdudi tarafından politik bir söyleme dönüştürülen söz konusu İslami öğreti; inançlı Müslümanlar ancak bir İslam devletinde yaşayabilir. Başka bir deyişle; Müslüman‘ların, dinin devletten ayrı olduğu bir rejimde yaşaması mümkün değildir. İslam, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı laik bir rejimle bağdaşmaz… Eğer Mewdudi‘nin tezine itibar edilirse, o zaman Hıristiyan dünyasındaki durumu açıklamak mümkün olmazdı. Hıristiyanlık da bir din olduğuna göre ve dinler de son tahlilde birer ideolojiden başka bir şey olmadığına göre, Hıristiyanlık için geçerli olanın Müslümanlık için de geçerli olmaması için bir neden olabilir mi?5 İslamı bilmediği, Mevdûdî ve Seyyid Kutup‘u ise hiç tanıyamadığı belli olan Fikret Başkaya ‗nın zikrettiğimiz eseri üzerine Genç Birikim dergimizin Haziran 2011 sayısında, Celal Sancar imzalı bir kitap tanıtım ve değerlendirme yazısı kaleme alındığını gördük ve yazıyı merakla okuduğumuzda mezkur iddianın orada da nakledildiğini ve genel bir cevap dışında bir itiraza uğramadığını üzüntüyle müşahede ettik. Eserleriyle yüzyılımıza ışık saçan Mevdudi hakkında siz okuyucularımızın sağlıklı bilgi edinebilmesi maksadıyla bu yazımızı hazırladık.Tevfik Allah(cc)‘dandır. A. SEYYĠD EBU’L-A’L EL-MEVDÛDÎ’NĠN HAYATI 20. asrın büyük dava ve ilim adamlarından olan Mevdûdî, 3 Recep 1321 (25 Eylül 1903) ‘de Hindistan‘ın Haydarâbâd eyaletine bağlı Evrengâbâd kasabasında doğdu. Babası Delhi‘nin saygın eşrâfından avukat Seyyid Ahmed Hasan ( 1855-1920)‘dır. Annesi Rukiye Begüm ise Orta Asya‘dan Hindistan‘a göç eden Türk asıllı bir ailenin kızıdır. Kendisine, dedesi Ebu‘l-A‘lâ‘nın adı verildi. Hz. Hüseyin‘in soyundan geldiği için Seyyid Ebû‘l-A‘lâ olarak anıldı. Mevdûdî, Seyyid Ahmed Hasan‘ın beş çocuğundan en küçüğü ve ikinci evliliğinden olan ikinci oğlu olarak dünyaya geldi. Mevdûdî, dînî atmosferin yoğun olarak yaşandığı bir evde doğdu. Dindar olan anne-babası Seyyid‘in yetişmesi, dînî terbiyesi, ders ve eğitimi için büyük özen gösterdiler. İlköğrenimine avukat olan babası Seyyid Ahmed Hasan‘dan Farsça, Urduca, Arapça, mantık, fıkıh ve hadis ilimleri alarak başladı. İlk düzenli okul hayatına 1914‘te on bir yaşında nispeten iyi eğitim veren Medresetü‘l-Fevkâniyye‘de başladı ve 1915‘te Haydarâbâd‘da sürdürdü. Liseyi dışardan bitirdi. Dinî eğitimi sarf ve nahiv, ma‘kûlât, ma‘ânî ve belâğat dersini Delhi‘de sabah namazından önce Mevlânâ Abdusselâm Niyâzî‘den aldı.6 İlimde, irfanda ve edebiyatta ideal bir eğitim alan Mevdûdî, ailesinin ve hocalarının çalışmalarını boşa çıkarmamış, özel kabiliyeti ve gayreti sayesinde de kendisini en iyi şekilde yetiştirmiştir. Küçük Mevdûdî‘nin en önemli özelliklerinden birisi de kitap aşığı olmasıydı. Ayrıca 1914 yılında Mısırlı düşünür Kasım Emin‘in el-Mer‘etü‘l-Cedîde isimli eserini Arapçadan Urducaya çevirmesi, onun Arapçaya olan hâkimiyetini ve o yaşlardaki eğitim durumunu belirgin bir biçimde ortaya koymaktadır.7 1918‘de Delhi‘ye taşınarak burada ağabeyinin yanında çeşitli dergilerde yazılar yazmaya başladı. 1920‘li yıllarda Hindistan Hilafet Hareketi‘ne katılan Mevdûdî, yazılarında çoğunlukla Müslümanların içinde bulunduğu kötü durumu ele aldı. O yıllarda meydana gelen Hindu-Müslüman çatışmaları onun fikir hayatında derin izler bıraktı. Mevdudî ilk eseri olan ‗el-Cihad fi‘l-İslam‘ı (İslam‘da Cihad) yazdı. Bu kitabı yazma çabası İslam‘ı anlamada Mevdudî'ye büyük bir netlik ve yoğunluk sağladı. Mevdûdî, Delhi‘de 1928 yılına kadar çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve editörlük görevlerinde bulundu. Ayrıca birisi Arapçadan, diğer üçü de İngilizceden olmak üzere dört kitap tercüme etti.1928‘de Haydarâbâd‘a dönen Mevdûdî, 1932 yılında, vefatına kadar onun fikirlerin yayılmasında önemli bir işlevi olan Tercümânü‘l-Kur‘ân dergisinin editörlüğünü üstlendi. Mevdûdî, 1937 annesi tarafından akrabası olan Mahdume Begüm‘le evlendi. Bu evliliklerinden dokuz çocukları dünyaya geldi. Yine aynı yıl Muhammed İkbal‘in daveti üzerine Doğu Pencâb‘a gelerek 1939 yılına kadar buradaki İslâm Araştırma Merkezi (Dâru‘l-İslâm)‘nin kurulması ve faaliyetlerinin yürütülmesi çalışmalarına katıldı. Ülkenin İngiliz işgâlinden kurtulmasını savunan Cem‘iyyet-i Ulemâ-i Hind ile Müslümanların bağımsız bir devlet kurmasını savunan Muhammed Ali Cinnah‘ın öncülük ettiği Hindistan Müslümanlar Birliği‘ne mesafeli duran Mevdûdî, kendisiyle benzer düşünceleri paylaşan âlim ve aydınlarla 25 Ağustos 1941‘de Lahor‘da Cemâat-ı İslâmî teşkilatını kurdu. Hükümetin politikalarını eleştirmesi ve teşkilatın görüşlerini ülke çapında bir kampanyaya dönüştürmesi sonucunda Mevdûdî ve teşkilatın önde gelenleri, 1948‘de tutuklandı. 1950‘de serbest bırakılan Mevdûdî, faklı görüşlerdeki İslâmî grupları Karaçi‘de bir araya toplayarak onların, kendisi tarafından ortaya koyulan İslâm devletinin ilkeleri hususunda anlaşmaya varmalarını sağladı.1953‘te Pencap‘ta düzenlenen Kâdıyânîlik karşıtı gösterileri kışkırttığı gerekçesiyle askerî mahkeme tarafından ölüm cezasına çarptırıldı. Kamuoyundan ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen baskılar sonucu, cezası önce sivil mahkeme tarafından ömür boyu hapse çevrildi, ardından da yüksek mahkemede beraat etti (22 Nisan 1955)8 24 Haziran 1956‘da hac yolculuğuna çıkan Mevdûdî, Beyrut ve Dımaşk‘ta İhvân-ı Müslimîn önderleri ve bazı âlimlerle de görüştü. 1959‘da, yazmakta olduğu tefsir için bilgi toplamak ve Kur‘ân‘da adı geçen yerleri görmek üzere Suudî Arabistan, Suriye, Ürdün ve Mısır‘ı kapsayan üç aylık bir yolculuğa çıktı. Bu seyahati Sefernâme-i Arzı‘l-Kur‘ân adıyla kitap haline getirildi. Mevdûdî, 1972‘de sağlığının bozulması yüzünden cemaatin liderliğini Miyan Tufeyl Muhammed‘e bıraktı. Tedavi görmek maksadıyla Mayıs 1979‘da oğlunun tabip olarak çalıştığı Amerika Birleşik Devletleri‘ne giden Mevdûdî, bir dizi ameliyatın ardından 22 Eylül 1979‘da vefat etti. Naaşı Pakistan‘a götürülerek 1 milyondan fazla insanın katıldığı cenaze namazının ardından, Lahor‘daki uzun süre ikâmet ettiği evinin bahçesine gömüldü. Dünyanın çeşitli bölgelerinden temsilcilerin de katıldığı cenaze namazını Dr. Yusuf el-Karadâvî kıldırmıştır.9 Mevdudi‘nin vefatından sonra ardından ilim ehli bazı alim ve davetçilerin görüşlerini nakledelim:
ġeyh Ebul Hasan Nedevi diyor ki: ―Müslüman genç nesli Mevdudi gibi etkileyen bir kişi daha tanımıyorum. Davetini ilmi esaslar üzerine kurmuştu. Siyasi davaların, sömürgeciliğin üzerine kurulduğu esaslardan çok daha sağlam çok daha metindi. Yazıları ve araştırmaları batı medeniyetinin tabiatını tanımaya yönelikti. Hayat felsefesi ve yorumu ilmi idi. Onun gibisi bu zamanda az bulunur. Dini, İslam‘ın yaşam tarzını ve medeniyetini, siyasi hikmetini, toplum ve hayatı şekillendirme tarzını açıklamıştır. İslam‘ın beşeri toplumlar ve insani gidişata dair önderliğini ilmi, sağlam bir üslupla, modern bir dille, ortaya koymuştur. Onun tarzı uzun zamandan beri İslami edebiyatta var olan boşlukları doldurmuştur. İslam ahlâkı, İslami yaşam tarzı ve akidesiyle Müslüman gençlikteki ―yetersizlik‖ duygusuyla mücadele etmiştir. Yazdığı yazılar bu gençlerin İslam‘ın salahiyeti ile modern asra ayak uydurmalarında ve kendine güvenlerinin geri dönmesinde çok etkili olmuştur.‖10 İhvan-ı Müslimin‘in mürşitlerinden Ömer Tilmisani, Hasan El Benna ve Mevdudi‘nin İslami davet metodlarını karşılaştırırken şöyle diyor: ―Şüphesiz her ikisi de eşsiz bir kuşağın imamlarıdırlar. Çünkü davalarındaki bütün metodların, üslupların, bilgilerin kaynağı Kuranı Kerim ve Resulullah (s.a.v)‘dır. Görüşlerini falanca filozoftan veya filanca kitaptan almamışlardır. Okulları İslam davetine leke sürebilecek olan bütün anlayış ve düşüncülerden olabildiğince uzaktır. Hasan El Benna‘nın karşılaştığı bütün sıkıntı, saldırı ve eziyetlerin aynısına İmam Mevdudi‘de maruz kalmıştır. Adeta ikisi söz birliği etmiş gibidirler.‖11 Çağımızın büyük alimlerinden Dr. Yusuf el-Karadavi diyor ki: ―… Islahatçı müfekkir. Aynı zamanda toplum doktoru. Basireti ile ümmetin dertlerine uygun ilaçlar sunuyor. Derinlere dalıp sebepleri anlamaksızın sonuçlara göz gezdirmekle yetinmiyor. Hastalığı tespit ettiği zamansa içerdeki mikrobu yok etmeden sadece yüzeysel iyileşme sağlayacak merhem vermekle kalmıyor. Hastalığın kökünü kurutmadan, acıyı kısa süreliğine dindirecek çareler sunmuyor. Bu noktada Mevdudi ümmet için onun hastalığının hakikatini, mikrobun aslını bilen deneyimli bir doktordur. İmam Ebul Ala Mevdudi‘nin önceliği modern cahiliyye ile savaşmak, insanları tam anlamıyla ibadete ve dine, sadece Allah‘ın hâkimiyetine boyun eğmeye, konumu ve misyonu ne olursa olsun -ister aydın, ister siyasi lider- yaratılmış birinin hâkimiyetini reddetmeye döndürmektir. Toplumsal, ailevi, ferdi, şahsi, iktisadi ve medeni hayatta batı fikrini reddeden, devrimci ve değişimci bir metod izleyen İslami hareket inşa etmektir. Bu düşüncesini bütün kitaplarında ve araştırmalarında ortaya koydu. Çalışmaları onun İslam‘a davet ve yenilik felsefesini ifade ediyordu. Böylece söz konusu hareketi inşa etmek ve yaymak için cemaatini kurdu.‖‖12

Abdullah el-Akîl şöyle demekte: ―Allame Mevdudi çağdaş İslam sancaklarından, mütefekkirlerinden, davetçilerinden biridir. Allah Teâla ona hikmet, ileri görüşlülük, derin kavrayış, ilmi basiret, olayları teemmül, fikirler ve durumlar üzerine geniş çaplı çalışma, bilgi kaynaklarını inceleyerek güvenilir olanları ayırt edebilme, batı medeniyetinin faydalı taraflarını alıp zararlı taraflarını reddetme, İslam‘ı hayatın her alanındaki sorunlar için bir çözüm olarak sunabilme kabiliyeti bahşetmiştir. Şehit İmam Hasan El Benna‘nın metodu da işte buydu. İlmi yöntemleri kullanarak müslüman kardeşimizi İslami yöntemlere uygun olarak şekillendirirdi.‖13 Mevdudi'nin yanında yetişmiş Prof.Dr. Ahmed Enis‘de şöyle demekte: ―Mevdûdî‘nin doğduğu yıllarda Müslümanlar yenilgi psikolojisi ve batıya karşı ‗özür dilemeci‘ bir tavır içindelerdi

Müslüman âlimlerin bir kısmı İslam‘ın Hıristiyanlığa yakın olduğu gibi söylemlere başvururken, bir kısmı da; namaz, zekât gibi 5 şartla cennete gidilebileceğini söyleyerek sadece bu ibadetler üzerinde durdular. Ancak Mevdûdî, dinin, namazın, zekâtın ne anlama geldiğini ve bu ibadetlerin hakikatinin ne olduğunu ortaya koymaya çalışarak, tevhidin bu ibadetler üzerinden anlatılması için uğraşıyordu. Allah‘ın sadece caminin değil aynı zamanda caminin dışında da, ekonominin, siyasetin, sosyal hayatın da Rabbi olduğunu anlatmaya çalıştı. ―Kur‘an‘da Dört Terim‖ adlı eseriyle, Kur‘an‘ın ve İslam‘ın daha iyi anlaşılmasını sağlayacak ilah, rabb, din ve ibadet kavramlarının hakiki anlamda anlaşılabilmesi için uğraştı.‖14 B) GENEL GÖRÜġLERĠ: Temsil ettiği fikri gelenek itibariyle Mevdudi, kendisinden önce yaşamış dini ve siyasi alandaki muhtelif önderlerin izlerini taşımaktadır. Kur‘an-ı Kerim‘i ve Sünnet‘i yorumlamada İmam Ebu Hanife‘yi takip ederken, Müslümanların özgüvenini kazanması, İslami devlet özlemi, diriliş çağrısı ve ihyacılık gibi konularda, birlikte çalıştığı Muhammed İkbal‘in izleri görülür. Klasik literatürü yeniden değerlendirirken fıkhî bakış açısından yararlanılması gerektiği fikrinde Şiblî-Nu‘mânî onun rehberi olmuştur. Yine teorik bağlamda bile olsa, Mevdudi‘nin Kuran‘a ve sünnete dönme çağrılarında ise, İbn Teymiyye‘nin ve Muhammed b. Abdulvehhab‘ın selef esasına dayalı anlayışının izleri görülür.Mevdudi, ilk bakışta farklı özellikleriyle temayüz etmiş bulunan bu düşünce önderlerinden de istifade ile seçmeci bir orta yol geliştirmiştir.15 Mevdûdî çalışmalarına İslam akîdesini yeniden ele alarak başlamıştır. Onun tevhid anlayışı bütün düşünce sisteminin kilit kavramıdır. Bu yüzden biz de ilk olarak onun tevhidi nasıl temellendirdiğini ele almayı uygun gördük. Mevdûdî, İslam akîdesini akılla izah etme ve rasyonelleştirme çabası içerisinde olmuştur. Her kesimden insana hitap eden ve anlaşılması kolay olan, Allah‘ın varlığının ve birliğinin delillerinden biri olarak klasik kaynaklarda zikredilen ‗Nizam ve Gaye Delili‘ Mevdûdî‘nin başlangıç noktasıdır. Bu delile göre evrende hâkim olan ve mükemmel işleyen bir düzen vardır. Bu mükemmel düzenin tesadüfen meydana geldiğini söylemek akıl kârı değildir. Güneş, ay ve bütün kâinat bu düzene ister istemez boyun eğmekte ve kendileri için konulmuş olan kanunlara göre hareket etmektedir. Bu kanunların dışına çıkamazlar. Evrendeki bu düzeni koyan Hâkim‘in birden fazla olması da düşünülemez. Eğer birden fazla hâkim olsaydı hiçbir zaman bu düzen kurulamaz ve devamı sağlanamazdı. Nasıl ki bir devletin birde fazla yöneticisinin, bir okulun bile birden fazla müdürünün varlığı kargaşaya sebep olursa, evrende de birden fazla hâkim‘in olması kargaşa çıkmasına ve evrenin düzeninin bozulmasına neden olur. Bu yüzden evrenin tek bir hâkimi vardır. O da Allah‘tır.16 Mevdûdî evrenin tek yaratıcısı ve tek hâkiminin Allah olduğuna inanmanın tevhid inancını açıklamaya yetmediğini, ayrıca insanın soysal ve siyasal yaşamı üzerinde de tek hâkimin Allah olduğuna inanması gerektiği yönünde yeni bir tanımlama yapar. Bu şekildeki bir tevhid inancına göre Allah her şeyi yaratan, kâinatın düzenini elinde tutan ve aynı zamanda insanın sosyal ve siyasal tüm etkinliklerini belirleyendir. Allah tek hâkim otoritedir. Otoritesini hiç kimseyle paylaşmaz. Câhiliye Arapları Allah‘ın var olduğunu, hatta bazıları bir olduğuna da inanmaktaydılar. Ancak, onların kabul etmediği şey Allah‘ın siyasal hâkimiyetiydi.

Mevdûdî‘nin teolojisi Allah‘ın zat ve sıfatları etrafında değil, O‘nun hâkimiyetinin neyi gerektirdiğini açıklama yönünde gelişmiştir. Mevdûdî Allah‘ın varlığını ve birliğini dil ile ikrar, kalp ile tasdik etmenin hakikî Müslüman olmak için yeterli olmadığına inanır. Mevdûdî bu şekilde bir ikrara ‗kelime-i hâtibe‘ demektedir. ‗kelime-i tayyibe‘ ise Allah‘ın varlığı ve birliğini tasdik ve ikrarın ötesinde, O‘nun gönderdiği kanunların insanın tüm kişisel tercihlerinde olduğu gibi sosyal ve siyasal bütün alanlarında da tek hâkim belirleyici olarak kabul edilmesidir.17 Mevdûdî buraya kadar yapmış olduğumuz izahlarda ilah kavramından; evrende var olan her şeyi yaratan; evrendeki düzeni kuran ve devam etmesini sağlayan kanunları koyan; insanların tüm ihtiyaçlarını karşılayan ve dualarına cevap veren güç ve otorite anlamını çıkarır. Ancak, aşağıdaki ayetlerden hareketle ilahın siyasî ve sosyal kanunların belirleyicisi anlamına geldiğini, asıl vurgunun ve üzerinde durulması gereken noktanın da burası olduğunu söylemektedir. Bu konuyla ilgili şu ayetleri aktarmaktadır: ―Allah‘ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rab yerine koydular. Meryem‘in oğlu Mesih‘i de. Oysa kendisinden başka ilah olmayan o biricik ilaha, sadece O‘na kulluk etmekle emrolunmuşlardı. Ortak koşa geldikleri şeylerden uzaktır O. (Tevbe 9/31) Hevâsını ilah edinen kişiyi gördün işte! Ona sen mi vekil olacaksın. (Furkan 25/43) Ona göre bu ayetler, irade ve buyruklarına uyulan kişileri, iktidar sahibi liderleri ve insanların kendi nefislerini ilah edindiklerini izah etmektedir. Dolayısıyla emir ve talimatları din ya da yasa olarak kabul görüp itaat edilen gerçek kimseler ilah yerine konmaktadır. Dolayısıyla, ilah yerine konan şeyler sembolik olabileceği gibi, kendisinden daha üstün bir otorite tanımaksızın kanun yapanlar da olabilmektedir. Çünkü birilerini ilah ya da rab edinmenin ilk şartı bu kimselerin din ve yasa koyucu olarak, Allah‘ın ne vazettiğine bakmaksızın bizatihi helal ve haram olanı tayin edici mevkide görmektir18 Mevdûdî‘ye göre evrende hâkim olan kuralları Allah koyduğu için evren uyum içerisinde ve ―Müslüman olarak‖ varlığını sürdürmektedir. Evrendeki bu mükemmel düzen gibi toplumsal hayatta da şaşmaz bir nizam istiyorsak bu ancak Allah‘ın otoritesini kabul edip, O‘nun kanunlarına boyun eğmekle mümkündür. Mevdûdî Dört Terim‘i(ilah, rab, ibadet ve din) anlamlarını merkeze çekmiş ve Kur‘an‘ın tamamını bu yeni anlamlara hizmet edecek şekilde okumuştur. Hz. Adem‘le başlayan vahiy ve peygamberlik sürecini ve insanın yaratılış gayesini ‗Allah‘ın yeryüzündeki hâkimiyetini gerçekleştirme‘ olarak değerlendirmiştir. İslâmî bir devletin kurulmasını dinin gönderiliş gayesi olarak ele almış ve insanı yeryüzünde Allah‘ın siyasal egemenliğini kuracak halifeler olarak görmüştür. Mevdudi‘ye göre; Allah (cc), Hz. Âdem‘i yarattıktan sonra tüm insanlıktan bir sadakat yemini almış ve onları kendisinin halifesi olarak yeryüzüne gönderdiğini bildirmiştir. O halde insan malik değildir, o sadece Allah'ın temsilcisidir ve kendisine gerçek Hâkim tarafından verilenler dışında hiçbir güce sahip değildir. Mevdudi, halife kavramıyla ilgili olarak ayetlerin ışığında bazı açıklamalar yapmış ve aşağıdaki şekilde yorumlarını dile getirmiştir. "Gerçek şu ki, biz emanetleri göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir."(33/Ahzab:72) Burada "emanet" kelimesi, Kuran‘a göre yeryüzünde insana verilen "hilafet" görevi yerine kullanılmıştır. İnsana isyan ve itaat etme seçeneğinin ve bu özgürlüğü kullanırken kendisine sayısız yaratık üzerinde hâkim olma yetkisinin verilmesi kaçınılmaz olarak insanın yaptığı hareketlerden sorumlu olmasını ve iyi amelleri için mükâfatlandırılıp, kötü amelleri için cezalandırılmasını gerektirir. İnsan bu güç ve yetkileri kendisi kazanmadığı gibi, bilakis bunlar kendisine Allah tarafından ihsan edildiği ve Allah'a bu güçlerin iyiye veya kötüye kullanılmasının hesabını vereceği için bunlar, Kuran‘ın başka yerlerinde hilafet, burada ise emanet olarak tanımlanmıştır.‖19 Mevdûdî‘nin kurguladığı devletin başarılı olmasında en önemli yeri halife almaktadır. Her bir ferdi Allah‘ın halifesi konumundaki üyelerin toplum içerisinden en üstün nitelikleri kendinde toplayan kişiyi seçmelerini liderlik için çözüm olarak sunmaktadır. Bu devletin temelinde egemenliğin sadece Allah‘a ait olması yatmaktadır. Şeriat insanlar arasında adaleti ve huzuru sağlayacak yegâne kanunlar olarak sunulmaktadır. Mevdûdî, Dört Halife dönemini ideal İslâmî sistem olarak görmekte ve daha sonra Müslümanların kurdukları devletleri İslâmî olmadıkları gerekçesiyle eleştirmektedir. İslam Anayasasını oluşturacak kaynakları Kitap, sünnet, icma‘ ve ictihad olarak sıralamaktadır. Sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah‘ın, insanlara göndermiş olduğu şeriatın da sonsuza kadar geçerli olacağı görüşündedir. Mevdûdî bütün bu düşüncelerden hareketle İslâmi bir devlet modeli ortaya koymaya çalışmış ve bu amaçla uzun yıllar liderliğini yaptığı Cemaat-i İslâmî Partisi‘ni kurarak düşüncesini hayata geçirmek istemiştir. Mevdûdî‘nin düşüncelerinin etkilerini Mısır başta olmak üzere birçok ülkede ve Türkiye‘de de görmek mümkündür.


KONU DEVAM EDİCEKTİR...EN SON BÖLÜMDE ALINTI YAPILAN KAYNAKLARINIDA SUNUCAM İNŞ...
Ve aŞk İnsanın aLnına Dokundu !

SubHane RabbiyeL aLa...
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
HAYATINI İSLÂMA ADAYAN ÂLİM VE MÜFESSİR: EBU’L-A’LÂ EL-MEVDÛDÎ Kimdir ? Yaşam amacı
cezakallahu hayr, fakat bu şekilde tek yazı tipi ile okumak yorucu oluyor gerekli yerlerde font ve boyut değişimi yaparak düzenlersen daha güzel olacaktır.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.