Hayatın hep cıvıl cıvıl, renkli bir şekilde geçmeyeceğini ve dünya zevklerinin sınırlı ve geçici olduğunu “öteki tarafa” göçenlerin yurdundan bakınca anladım... Işığı sönmüş sahneden bakılınca anlaşılıyor... Aksi halde hikâye!..
Azrail (a.s.)’ın sadece emekliye ayrılanlara uğramadığını, mezar taşlarındaki ölüm tarihlerinden doğum tarihini çıkarınca öğrendim. Ben bunu burada değil orada öğrendim. Kabristandaki her mezar taşı adeta birer “muallim.” Her ölü en içten ve samimi duygularla dirilere hayata bakış açılarının ne olması gerektiğini bir ya da iki cümleyle öğütlüyor.
Acaba “diri” iken de böyle mi düşünüyorlardı? Zannetmiyorum. Zira ölen alkolik komşumuzun taşında:
“Acırım, ölümün kendisinden uzak olduğunu zannedenlere diye yazılmış olması tezimi doğruluyor zaten...
- Madem ölümün insana çok yakın olduğunu biliyordun da niçin kendine çeki düzen vermedin?” Öyle ya...
Şerefli biri olarak yaratılan insanoğlunun ikiyüzlü bir karakterle yaşadığını öğrendim... Ben bunu kabristanda öğrendim... Aksi halde öğrenemezdim...