sonuca gidemedikleri zaman, değişik uygulamalarla savaşı farklı zeminlerde sürdürme yoluna
gitmişlerdir. Bâtılın başvurduğu yöntem; aslî kimliği ile muvaffak olamayınca kendini haktan
göstererek hakkı engellemek istemiştir. Maksadı bâtılı hakka karıştırarak, hakk üzerinde
tereddüt ve haktan saptırmayı hedeflemiştir. Bâtılı hakk ile delillendirmek… Şirk zehirini,
tevhid kâsesinde sunmak… İslâm’ın şiarlarını küfre kılıf olarak kullanmak… İsyanı, haramı
haklı gerekçeler üzerine bina etmek… Tehlikenin en korkunç tarafı, Müslümanları İslâm’la
aldatmak. “…Aldatan sizi Allah ile aldatmasın.” (Lokman:33). Çok aldatıcı şeytanın Allah’ın
(c.c.) rahmetine güvendirerek aldatması… Şeytanî sistemlerin Allah’ın (c.c.) dinini kullanarak
Allah’ın (c.c.) kullarını saptırması… Evet, Allah (c.c.) ile aldatmak… Putçuların, putlarla değil
de Allah (c.c.) ile aldatması ne kadar mânidar… Beşerî din ve ideolojilerin öğretisi ile mümkün
olmayanı Kur’anî söylem ile sağlamaya çalışmak… Şeytan, Hz. Âdem (a.s.) ve Hz. Havva
validemize (r.a.) yanaşmaya nasıl yol buldu? Şeytanî kimliğini gizleyip, dost kılığına
bürünerek, manevra alanı yakaladı. İyiliksever bir nasihatçi yaklaşımı ile sonuç aldı. “Derken
şeytan birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve :
Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı,
dedi. Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim diye yemin etti.” (A’raf: 20-21). Ne kadar
da müşfik ve masum bir üslup… “Yasak ağaca” çekmek için kullandığı kimlik önemli
mesajlar içermekte… Melek yüzlü (!) şeytan, melek olmanın formülünü göstermiş oluyor…
İşte dünden bugüne şeytan ve taraftarlarının, Hududullaha tecavüz için başvurduğu yöntem…
Şeytânî sıfatların tutmadığı yerde Rahmanî örtü ile örtünmek… İblisin söylemini İslâmî
leştirerek saptırmaya kolay yol bulması… Hedefi İslâm olanları, batıl yollarla, ucuz hesaplarla
cahiliye bataklığına çekmesi… Her türlü “İzm’in” sahnelenmesi…
Samirî… İsrailoğullarını altın buzağıya çağırırken davasını ortaya koyuş tarzı dikkat
çekici… Sizleri yeni bir dine, başka bir ilâha davet ediyorum şeklinde konuya girmiyor. Hz.
Musa’nın (a.s.) Tûr-i Sînâ’ya gidişini fırsat bilerek gerçekleri çarpıtma yoluna başvuruyor.
Samirî buzağısını şöyle takdim ediyor: “Bu adam (Samirî) onlar için, böğürebilen bir
buzağı heykel icat etti. Bunun üzerine (Samirî ve ona uyanlar): İşte dediler, bu sizin de,
Musa’nın da ilahıdır. Fakat o unuttu.” (Tâhâ: 88). Samirî buzağı heykelini Hz. Musa (a.s.)’nın
ilahıdır etiketi ile sununca etkili oldu. Hem de Hz. Harun (a.s.)’un tüm direnişine rağmen.
Firavunun tehdit ve şiddetine karşı direnebilen israiloğulları, Samirî’nin buzağısı ile
çözüldüler. Çünkü “Musa’nın ilahıdır” diye çağrı gerçekleşiyordu. Tarihten günümüze tevhid
mücadelesinin karşısında hayati tehlike: Samirizm… ve çağdaş Samirîler, altın buzağılar…
Resmî İslâm söylemi…
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) tevhidî etkinliğini kırmak, toplumun vahye olan yönelme
istek ve arzusunu kontrol altında tutmak için müşrikler ne gibi yollara başvuruyorlardı?
Putlarına ve şirk sistemine yaslanarak tutunamayan Mekke şirk kadrosu, halkı tutabilmek için
nereye sığınıyorlardı? Son çare, kendilerini Hz. İbrahim (a.s.)’in dinine nispet etmek…
Hidayette olduklarını iddia edip kendilerini aklamak… Bu ümmetin firavunu durumunda olan
Ebu Cehil yüksek sesle, haklılığını kitlelere ispatlamak için şöyle dua ediyordu: “Allah’ım
akrabalarla bağını kesen ve bize bilinmeyen şeyleri getirenlerle aramızı hallet. Allah’ım iki
bölükten en sapkınını ve akrabalarla arasını kesenden yarın intikamını al…” Ebu Cehil son
aşamada putlarla değil Allah (c.c.) ile tevhid ehlini tehdit ediyor ve halkını böylelikle tutmaya
çalışıyordu. Mekke’nin zalim müşrikleri, İslâm’ın yükselişine mani olmak için Daru’n
Nedve’de ciddi tahliller yapıp, mü’minlere karşı uygulayacakları tavırları belirlemeye
2
çalışıyorlardı. Kamuoyunu nasıl kendi taraflarına çevireceklerinin plânlarını yapıyorlardı.
Çürüyen sistemlerini nasıl kurtarabilirlerdi. Yahudilerle işbirliğine gidip, onlardan savunma
taktikleri alıyorlardı. Toplumsal muhalefetin önünü alabilmek için gündem oluşturuyorlardı.
Müşrikler, Yahudilere soruyorlardı: “Kâbe’yi ziyarete gelen hacılara su ikram eden, Kâbe’yi
imâr eden bizler mi daha doğru yoldayız yoksa Muhammed (s.a.v.) ve ashabı mı?” Yahudiler
“siz” cevabını veriyorlardı.
Egemen şirkin, çözülmenin ve çökmenin önünü alabilmek için takındığı tavır…
Tevhidî özelliklere, tevhidî alametlere ve değerlere tutunmak… Kâbe’ye sığınarak, Kâbe’nin
Rabbine kulluğu engellemek… Kâbe’nin anahtarlarını taşıma şerefini, örtüsünü değiştirme
izzetini işleyerek, İslâmî hareketin önünü tıkamak…
Allah’ın (c.c.) evine bu kadar emek verenlere kim ne diyebilirdi ki?.. Kâbe’nin onarımını,
bakımını, imâna alternatif tutmak…Ama Yüce Rabbimiz (c.c.) onların bu hesaplarını boşa
çıkartıyordu: “Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı imâr etmeyi, Allah’a ve ahiret
gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerle bir mi tutuyorsunuz? Halbuki onlar
Allah katında müsavi değillerdir. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe: 19).
Üç yüzü aşkın putla kuşatma altında tuttukları Kâbe’yi sırası gelince siper edinmekten
ve bâtıl davalarına malzeme yapmaktan bir sakınca görmüyorlardı. Zihinleri karıştırmada
oldukça maharetli, ustalıklı bir tavır… Bu uygulamaları yalnız Mekke cahiliyesine mal etmek,
onlara aitmiş gibi görmek mümkün mü? Halkı Müslüman olan ülkelere, cahilî otoritelerin
yaptıkları bundan çok mu farklı? Aynı mantığın ve taktiğin günümüze nasıl taşındığını
kolaylıkla görebiliyoruz, şahit oluyoruz: “Yetmiş bin camiye din görevlisi atayan bir sisteme
nasıl küfür diyebilirsiniz?” iddiası, camileri kalkan edinip sistemin tağutî karakterini
gizlemekten başka ne ile izah edilebilir? Bu eksende diyanetin kuruluş amacı, toplumun
İslâmî taleplerini kontrol altında tutmak değil midir? İslâm’ın, camiye yüklediği anlam ve
önem hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık ve nettir. En büyük zalimi tanımlarken
Kur’an, mescidleri harap etmeyi hedefleyenleri gösteriyor: “Allah’ın mescidlerinde O’nun
adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim
vardır?” (Bakara: 114). Mescid, cami bu derece önemli iken Medine döneminde Resulullah’ın
(s.a.v.) emri ile bir mescidin yıkıldığını görüyoruz: “Bir de zarar vermek, inkâr etmek,
mü’minler arasına tefrika sokmak ve daha önce Allah ve Resulüne karşı savaşmış olan
adamı beklemek için bir mescid kuranlar ve: (Bununla) iyilikten başka bir şey istemedik,
diye mutlaka yemin edecek olanlar da vardır. Halbuki Allah onların kesinlikle yalancı
olduklarına şahitlik eder.” (Tevbe: 107).
Dırar Mescidi… İsmi mescid… Okunan ezan… Kılınan beş vakit namaz. Fakat bunlar
Resulullah’ın (s.a.v.) mescidi yıktırmasına mani olmuyor. Çünkü bu mescid: Küfür, zarar, nifak,
fitne ve terör karargâhı.
Daha da önemlisi; bu konuda mescidle gelen tehlikeye karşı Resulullah (s.a.v.)
Rabbimiz (c.c.) tarafından uyarılırken, yine aynı Kur’an-ı Kerim kilise ve havraların korunmasını
istiyor. Şöyle ki: “Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere
yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısım ile def
edip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın (c.c.) ismi çokça anılan manastırlar,
kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah kendisine (kendi dinine) yardım
edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.” (Hacc:40).
Oldukça çarpıcı bir gerçek; mescid yıktıran Allah (c.c.), kilise ve havraların yıkımını
engelliyor. Anlaşılan şu ki, kiliselerle emellerine ulaşamayan şer güçler, mescidlerle bunu
gerçekleştirmek yoluna gidiyorlar. İşte bu sırada cami, kiliseden daha tehlikeli bir özellik arz
ediyor. Başka dinlerin insanlarına ibadet özgürlüğü tanıyan İslâm, cami ile İslâm’ı vurmak
isteyenlere karşı duyarlılık telkin ediyor. Uyanık olmamızı istiyor.
3
HANGİ İSLÂM? -IIHz.
Peygamber (s.a.v.) belki de Uhud’ta aldığı yaradan daha ağırını, Mescid-i Nebevi’de
arkasında safta duran İbn-i Ubeyes Selül hareketi mensuplarından almıştır. Müşriklerin
Bedir’de kılıçları ile vuramadıkları darbeyi onlar dilleri ile gerçekleştirdiler. İşte Kur’an’da
çizilen münafıkların portresi: “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider,
konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her
gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah kahretsin
onları! Nasıl bu hale geliyorlar?” (Munafikûn: 4). Kahrolasıcalar… Asırlar boyu birbirlerini
takip eden tehlike… İbn-i Übey’den, İbn-i Sebe’ye… Ondan da günümüze yansıyan çizgi…
Sebeizm’in bir başka rengi yerli Oryantalizm…
Allah (c.c.) dinine bu yolla gelecek tehlikeyi Kur’an öylesine önemsiyor ki, tehlikeyi
anlatma tarzı çok dikkat çekici: “…Onun durumu köpeğin durumuna benzer. Üstüne
varsan da dilini sarkıtıp solur, bıraksan da çıkarıp solur…” (A’raf: 175).
Bel’am ve köpekleşmek… Allah’ın (c.c.) nasip kıldığı ilimle İslâm’a ihanetin ismi
köpekleşmek… Kitabın hükümlerini arkaya atmak… İlâhî hükümleri tağutun iradesi
doğrultusunda yorumlamak… Basit çıkarlara dini basamak yapmak… İslâmi diriliş ve
direnişi Kur’an’la dizginleme çabasıdır köpekleşmek… Bir diğer Kur’ânî tespitte: “Tevratla
yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin
durumu gibidir…” (Cuma: 5).
Merkepleşmek… Kitabı pratik hayata taşımamak, hayatın dışında tutmak… Kitabı
resmi ideolojinin payandası (dayanağı) yapmak… Sahip olunan ilim ile, cahiliyeyi kutsamak
(kutsal tanımak). Şirk doktrinlerini (öğretilerini) İslâm ile karıştırıp kaynaştırmak… Batı
ideolojilerini din ile örtüştürmek… Beşer patentli bir İslâm’ı Allah’a (c.c.) nispet etmek…
İslâm devletini, devlet İslâm’ı ile engellemek… İslâm’ın yolunu kesmek için İslâm üretmek…
Modernizm, reformizm, akılcılık kıskacında, rejimin istediği şekle sokulmak istenilen İslâm
kimin İslâm’ı?..
İslâmî mücadeleyi çepeçevre kuşatan tehlike… Cübbeli şeytanlar… Tağutların kutsal
sayıldığı minberler… Deccalizmin aklandığı mihraplar… “Hadimül Harameyn” sıfatı ile
ümmete musallat olan hainler… Kiralık beyinler… Satılık kalemler… “Devletin yüksek
menfaatleri” namına işlenen cinayetler, dayatılan zulümler…
Tüm bunlar ne anlama gelir? Egemen güçlerce korunan İslâm’la, kovulan İslâm’ın
kavgasıdır sürüp giden…
Cahili otoritelerin sermaye yaptığı, savunduğu İslâm, aslında Allah’ın (c.c.) dininin
yolunu kesmek çabasından başka bir şey değildir. Büyük tehlike, şeriata karşı savaşanlar mı
yoksa, uyuyan Müslümanlar mı?
Sormak lâzım hangi İslâm?
Irsî İslâm mı? Örfî İslâm mı? Resmî İslâm mı? Yoksa şer’î İslâm mı? Allah’ım! Sen
kendi İslâm’ını başka İslâm’lardan koru!..
Velhamdü lillâhi Rabbil Âlemîn.
ALINTI DEGİLDİR