Nihayetinde her şeyin bir oyun olduğunu bildiği halde sahneden bir türlü inemeyen, rollerinde mahsur kalmış oyuncular gibi bu devrin insanları.
Hiç kimse fotoğraflardaki görüntüsünü kendine benzetemez. Fotoğraf makineleri olmayanı çekemeyeceğine göre, demek hepimiz kendimiz hakkında içimizde ürettiğimiz bir imajla yaşıyoruz.
Gerçek nedir? Sandığımız şey mi? Ya başkalarının sanıları? Hepsinin toplamı mı? Geçmişte sandıklarımız ve bugünküler mi? Ya gelecektekiler? Öyle ya, yeni şeyler olacak gelecekte ve yeni sanılara götürecek bizi. Hem bir de sanıp sonra vazgeçtiklerimiz var! Zamanın bir yerinde sandığımız, sonuna kadar inandığımız, dümeni gösterdiği yöne kırdığımız devasa bir sanılar yığını. Aynı zamanda zengin bir yanılgılar, hatalar, pişmanlıklar, kırılmalar koleksiyonu da diyebiliriz buna. Sana yanıla tükettiğimiz bir hayat, hayatlar... İnsan; gerçeğin ancak yanılgılara, yani hatalara, yani sanılara kapalı bir yerde aranıp bulunabileceğini keşke en başta akledebilse... Bu kadar yormadan kendini, bu kadar örselemeden...
Tamamlanamaz biçimde eksik, çoğaltılamaz biçimde az, güçlendirilemez biçimde zayıf, değiştirilemez biçimde muhtaç... Evet o: İnsan!
Yanıldığını farkedebilmek, tökezlediğini bilebilmek, çuvalladığını anlayabilmek ve kendi başına hiçbir şey olmadığını kabullenebilmek... Bu da asgari Hayat Bilgisi, insan olana!
Kendi aklımızı, fikrimizi, duygularımızı kılavuz alarak gidebileceğimiz en son ve gerçeğe en yakın nokta; aşılamaz kifayetsizliğimizin görünür hale geldiği noktadır.
Gerçekten bilebileceğimiz ilk şey; bilemediğimizi ve bilemeyeceğimizi bilmektir. Bu bizi Bilen"e götürür ve gerçek de orada başlar.
Çoğumuz bir ömür boyu bunun aksini ispata çalışır, kendi gölgemizi kovalar dururuz.
Yaşadığımız devrin her gün daha da büyümekte olan koca bir fiyaskoya dönüşüyor olması bundan... İnsan, kendi sınırsızlığına inandırıldı ve aç, muhteris, kibirli tanrılar biçmeye kodlandı kendi güdük, kifayetsiz varlığından.
Örneği küçültelim ve herkesin bir çıkmaz sokağın sınırsız genişlikte bir cadde olduğuna inandırıldığını farzedelim. Trafiğin neden sürekli kilitlendiği, neden tıkandığı, neden çözülemez biçimde düğümlendiği belli değil mi?
Yanlış repliği okuyor insan, yanlış rolü oynuyor, sonu olmayan bir tragedyada debeleniyor, isyan ettikçe boğazına kadar oynadığı oyuna bulanıyor.
Yüzündeki bu ağır makyajla kendini görme şansı da yok.
...
Gerçek nedir?
Çaresizce cevabını arıyoruz küçük akıllarımızla uzun zamandır. Oysa bize gereken sorunun kendisidir. "Soru"nun sürekli kılınmasıdır.
"Sormaktan gayrısına ermez bizim aklımız" dedi eskiler, "cevabın sahibi var!"
Kime ki gerçeğin bir zerresi bağışlandı, soruya teslim olduğu için...
gökhan özcan