Hamd ancak Allah’adır. O’na hamd eder, O’ndan yardım diler, O’ndan bağışlanmayı
ister, O’nunla ve yine O’na sığınırız. Nefislerimizden ve işlediklerimizin şerrinden de yine
O’na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirmiş ise onu sapıklığa götürecek hiç kimse yoktur. Ve
şahitlik ederim ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) O’nun kulu ve Resûlüdür.
Hicretten 13 yıl önce Ramazan ayında Hz. Muhammed (s.a.v.)’in önderliğinde başlayan
İslâm inkılabından sonra, ihtiyarlamış olan hayat yeniden can buldu, gençleşti, dinçleşti.
Kur'anî ve nebevî nurun insanlığa bir güneş gibi doğmasından sonra, dünyayı kara bulutlar
gibi örten cehalet, dalalet ve kör taklit yok olmaya başladı. İslâm güneşinin parladığı günden
sonra hayatın tamamı iman rengine dönüşmeye başladı. Bütün bir hayat, insan, toplum,
madde, ruh, ilim, amel savaş ve barış top yekün imanî bir karakter kazandı. İslam’ın insanlığı
kölelikten özgürlüğe kavuşturan büyük inkılabının ortaya çıkışı ile beraber öyle harikulade
olaylar meydana geldi ki bu, dağları söküp yerinden taşımak, denizleri kurutmak, elementleri
birbirine kalb etmekten daha azametli bir şey idi. Bu inkılap öyle büyük bir değişimdi ki,
hayatın kalbine ve ruhuna kadar nüfuz edip, tarihin akışını değiştirdi, insanlığın kaderine bir
yön verdi, zamanın vicdanında yer etti. Çünkü İslâm inkılabının temelleri kainatın cevherinin
derinliklerinde ve beşeriyetin vicdanında fikrî olarak yaşamakta, hayatın bütün alanlarına kök
salmaktaydı. İşte o günden bugüne İslâm, Müslüman insanın, Müslüman ailesinin, Müslüman
hükümetin terbiyesiyle azami derecede ilgilenmiş ve ihtimam göstermiştir. İslâm ferdin aklını
ilimle, ruhunu akide ve ibadetle, bedenini de temizlik ve sporla terbiye edip, tıp ilmiyle
kendini korumasını ve şifa bulmasını istedi. İslâm insanın nefsini, güzel ahlâkla ahlâklanması,
kendini bilmesi, izzet, şecaat, cömertlik, enaniyetini red, sonra bilim, doğruluk, emanet,
tevazu ve sabır gibi sıfatlarla donanması için eğitti. İslâm insanlığı Allah’a, hayra ve imana
çağırdı. İnsanları rahatsız eden eziyetleri bertaraf etmesi, insanı, gözünü haramdan sakındırması,
nefsini zinadan koruması, Müslümanlarla arasında selâmı yayması, onlara eliyle ve
diliyle zarar vermemesi için sosyal içerikli olarak olgunlaştırdı. İslâm neseplerinin birbirine
gayr-i meşrû olarak karışmasını yasaklayarak, ailevî bünyenin kutsiyetini korumak için
evliliği teşvik etti. Ayrıca tüm aile fertlerine namazı, gücü yetenlere zekâtı, onlara ilim
öğretmeyi, onları muhafaza etmeyi ve cehennem ateşinden sakındırmayı emretti. İslâm
bununla beraber, tüm kötülüklerden korunmanın esaslarını, nefislerin fısk ve fücura, aşağılık
bir ahlâka sapmaması için açık bir biçimde ortaya koydu. Yabancı evlere ve bu evlerde oturan
ailelerle; burada izin isteyerek girmenin adabını, gözü helal olmayan şeylerden sakındırmanın
usulünü, kadınların yabancılara gösterilmesi haram olan yerlerini göstermemesi ve yabancı
erkeklerin yumuşak sözlerine aldanmamaları ve bunun hikmetleri hakkında da açıklık getirdi.
Tüm Müslüman toplumu, bekarları evlendirmeye, insanları namuslu olmaya teşvik etti ki,
nikah imkanı ve ortamı doğsun. Yine İslâm, Müslüman toplumun her bakımdan sağlıklı bir
şekilde eğitilmesine özen gösterdi. Ve bunun için topluma kardeşliği, yardımlaşmayı, birbirimize
merhamet etmeyi, eşitliği, adaleti, hayırla nasihatı, ümmetin hayati sorumluluk gerektiren
meselelerinde özellikle dayanışmayı, emr-i bil maruf ve nehy-i anil münkerle muamele
etmeyi, hayırla ve sabırla özgürlük ve bağımsızlık için karşılıklı tavsiyede ve yardımlaşmada
bulunmayı emretti. Topluma faizi, içkinin her türlüsünü, kumarı, cinayeti, zinayı, hırsızlığı,
yol kesmeyi, zalime yardımı, zalim yöneticilere itaati, yağcılığı, nifakı ve kıskançlığı haram
kıldı. Yine İslâmî bir devlet kurmayı, Müslüman bir idare gerçekleştirmeyi, yöneticilere
şûrâyı, adaleti, emaneti, hakları sahiplerine vermeyi ve Allah (c.c.)’ın indirdiği ile hükmetmeyi
buyurdu. “Ey Muhammed! Onlar arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet.” (Maide:48).
Böylece Allah (c.c.)’ın hakimiyetini kabul etmenin farziyeti, dinde kesin olarak sabit
olmuştur. Bu da imanın apaçık ve tartışılmaz mantıki bir sonucudur.
2
Allahü Teâlâ (c.c.) bütün kainatın yaratıcısıdır. Her şeye mâlik olmak da O’nun
hakkıdır. “O Allah ki, göklerin ve yerin sahibidir. O ne bir çocuk edinmiştir, ne de O’nun
mülkünde bir ortağı olmuştur. Her şeyi O yaratmış ve her şeye de belli ölçüyü O
koymuştur.” (Furkan:2). O halde kainatı yaratanın onda tasarruf hakkı vardır. Böyle olunca
hüküm, emir ve yasak ancak bu kudrete sahip olanın elindedir. Bunun neticesi olarak
Müslüman’ın iman etmesi gereken şu olmalıdır. Yaratan da, mâlik olan da, bir olan da
Allah’tır. Öyleyse hakim birdir. O da kendinden başka ilâh olmayan, hükmedenlerin
hükmünce en adaletli olanı ve en üstünü Allah’tır. Allah her şeyin yaratıcısı ve mâlikidir. Hak
sahibi ancak O’dur. Mülkünde uygulanacak olan nizamı razı olup seçen ve bunu bir kanun
gereği yürütecek olan da O’dur. Egemenlik ancak Allah’ındır. “Hüküm ancak Allah’ındır.
Ancak kendisine kulluk (ibadet) etmemizi emretti.” (Yusuf:40).
Allah (c.c.) bütün kainatı kendisine kulluk ve itaat etmesi için yarattı. “Cinleri ve
insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat:56).
İbadet Allah (c.c.)’tan başkası için yapılmaz. O halde ibadetle emretmesi de Allah
(c.c.)’ın hüküm verdiği ve takdir ettiği emirlerdendir. İbadet: Allahü Teâlâ (c.c.)’nın razı olup
emrettiği şeylerin tamamına boyun eğip tevazu ile yapmaktır. Demek oluyor ki; Hakimiyetin
sadece Allahü Teâlâ (c.c.)’ya ait olduğunu kabul etmek, O’na kulluğun icabı olan emirleri
yerine getirmeyi, yasaklarından kaçınmayı ve hükmüne gönül rahatlığı ile teslim olmayı
gerektirir. İşte o zaman “Hüküm Allah’ındır” kavramı, idrak sahibi Müslüman’ın zihninde
Allah (c.c.)’a ibadetin hakikati olarak tecelli edebilir. Bu da Müslüman’ın hayatının ancak
Allah (c.c.)’ın emri ve hükmü doğrultusunda olmasındadır. Hareketleri, davranışları ve
yaşayışında Allahü Teâlâ (c.c.)’nın emir ve yasaklarını aşamaz. Düşüncesi, akidesi, çevresinde
olan insanlar ve topluluklarla olan ilişkisi, Allah (c.c.)’ın emri ve hükmüne uygun olmak
zorundadır. O, Allah (c.c.)’ın emrettiği bütün ibadetlerde, şeraite uymuş, Allah (c.c.)’ın
gönderdiği ilâhi metot ve programı, din ve devlet, akide ve kanun olarak kabul etmiş, bunu
omuzlamıştır. “Hakimiyet ancak Allah’ındır” demek, yalnız Allahü Teâlâ (c.c.)’nın mâlik,
amir ve şeriat koyma hakkına sahip olduğu ve O’nun dışında hiç kimsenin kanun koyma ve
hükmetme hakkının olmadığını ifade etmektir. Kanun koyma yetkisi, böylece mahlukattan
hiçbirinin olmadığı gibi, ne bir heyetin, ne bir partinin, ne de herhangi bir parlamento veya
halkın, ne de insanlardan bir kimsenin hakkı değildir. İnsanlar ancak Allah (c.c.)’ın koyduğu
şeraiti, O’nun egemenliği altında yürütürler.
Allah (c.c.)’ın indinde delil olmayan bir şeyi helal ve haram kılmak demek, Allah (c.c.)’la
hakimiyet noktasında bir savaş ve Allah (c.c.)’ın gayrısına kulluk edilmesi için insanlara yeni bir yöntem
koymaktır. Ondan da ötesi bu, Allahü Teâlâ (c.c.) ile uluhiyet konusunda da bir boy ölçüşmedir.
Ancak, insanlara emrettiği ve yasakladığı her şeye boyun eğdirmeye çalışan,
dilediğini yapmaya zorlayan ve kanun olarak koyduğu şeyin karşısında saygı duymalarını
isteyen kişi; Allah (c.c.)’ın mü'minlere kendisini reddederek inkâr etmeyi ve ondan beraatlarını
ilan etmelerini istediği tağutların cümlesinden olmuştur. “Kim tağutu inkâr eder ve Allah’a
iman ederse, çözülmesi mümkün olmayan bir kulpa yapışmıştır.” (Bakara:256). “Ey
Muhammed! Sana ve senden önce indirilene iman ettiklerini sananları görmedin mi?
Onlar tağuta gidip onun hükmüyle hüküm vermek istiyorlar. Halbuki onlar o (tağutu)
inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları açıkça uçsuz bucaksız bir sapıklığa
götürmek istiyor.” (Nisa:60). “Onlar cahiliye hükmünü mü arzu ediyorlar? Derin bir inançla
inanmış bir kavim için Allah’tan daha güzel hüküm sahibi kim olabilir?” (Maide:50). “Hayır,
senin Rabbine yemin ederim ki, Ey Muhammed! Onlar aralarında çıkan çekişmelerde seni
hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme nefislerinde hiçbir darlık duymadan tam bir
teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa:65).
Ya Rabbi! Bizleri, Senin ve Resûlünün hükmüne gönül rahatlığı ile teslim olanlardan
eyle. Amin.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.