You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

HÂLÂ VAKİT GELMEDİ Mİ?

HÂLÂ VAKİT GELMEDİ Mİ?

Üye
HÂLÂ VAKİT GELMEDİ Mİ?
Bismillahirrahmânirrahîm
Kerim kitabın kimi soruları insan hayatında derin izler bırakıyor. Bu sorulardan kaçmakta
mümkün değil. Sorularla sorgulanan insan, cevabını ve tavrını belirlemek mecburiyetinde,
gevelemeden, geçiştirme tekniklerine yeltenmeden… Çünkü soruyu soran bizatihi
Allah (c.c.)… İşte sorulardan bir soru:
“İman edenler için hâlâ vakit gelmedi mi?!!” (Hadid:16)
Sorumluluktan kaçmanın önünü kesen bir soru. Yükümlülükleri erteleme girişimlerini
boşa çıkaran bir sorgulama. Zaten dünya Rabbimizin sorularının cevap bulacağı bir salon
değil midir? Kaldı ki bizler daha ruhlar aleminde iken “Elestü birabbiküm?” sorusuna
“belâ” diyerek çıkmışız yola, kitabın sorularından nasıl kaçabiliriz? Sorumuza dönüyoruz:
“İman edenlerin Allah (c.c.)’ı anma ve O’ndan (c.c.) inen hak için kalplerinin haşyet ile
yumuşama vakti daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi
olmasınlar. Onların üzerinden zaman uzadı da kalpleri kasvet bağladı. Ve onlardan bir
çoğu fasıklardır.” (Hadid:16). Sorunun muhatabı iman edenler. Cevap için huşû ve haşyet
gerekiyor. Cevabı zamana bırakmadan, kalbin kasvet bağlamasına fırsat vermeden, cevapsızlığı
giderecek sesi vermek zorunda kalıyoruz. Cevapta muvaffâkiyet, huşû gücü ve kasveti
yenme azmi ile orantılı… O halde önce kasveti görelim. Sonra nasıl bir haşyet ona bakalım.
Kasvet, kulluk bilincinin körelmesi… Atalet ve gaflet kuşatması… Taş kesilmek… Kasılmak…
Gevşemek… Çok boyutlu kasvet… Kalbî, fikrî, siyasî, ekonomik, sosyal kasvet…
Zikirle titremeyen, ayetlerle ürpermeyen, huzursuz, vücut da bir et parçası… Korku, vesvese,
şüphe ve nifak kuşatmasında, şeytanî etkilere açık kalp… Lezzetler ve şehvetlerle dolu, sakat
ve hasta organ… Muhabbet, birlik, sevgi, kardeşlik, arkadaşlık ikliminden yoksun kalp…
Fikrî kasvet… Ya da fikri donukluk… Zihni bulanıklık… Yüzeysellik… Akletmemek,
fehmetmemek, kural tanımamak, diğer bir ifade ile fikirsiz ve düşüncesiz bir zihin…
Maddeye inanan ve her şeyi akıl ile çözmeye çalışan beyin hastası… Zan, heva, cahili birikim
ve ideolojik saplantılar sonucu, vahyin bakış açısından uzak düşmek… Fikrî kasvet zamanla,
zihnî tutsaklığa dönüşüyor.
Siyasî kasvet… İnsanî ve İslâmî değerlerden ödün vere vere eriyip kaybolmak…
Demokratik oyunların şaşâalı dünyasına tav olmak… İki yüzlü, ya da kendini inkâr
felsefesine onay verecek bir mantık açmazı… Yalan, hile, kimlik kaybı ve bitmek bilmeyen
politik cambazlıklar…
Ekonomik kasvet… Her şeye madde gözüyle bakmak… Öncelenmiş dünya… İlkesiz ve
ölçüsüz atılımlar… Serbest piyasa, reklâm, rekabet, rant hesapları… Kalp atışları, borsa ve
döviz kurlarına ayarlanmış bir dünya… Kredi, repo, faiz caddesinde, kabaran iştahlar,
dizginlenemeyen hırslar, sonu gelmeyen arzular… Özgürlük ve erdemin bile kurban edildiği
kâr anlayışları… Ekonomi dininin tehdidi altındaki toplum… Tüketim tutsaklığı… İnsanlarımız
bu kasveti nasıl aşabilecek?
Sosyal kasvetin, modern yaşam seviyesi, ölçüsü… Dayatmacı zorba güçlerin baskılarına
dirençsiz, duyarsız, teslimiyetçi bir toplumsal yapı… Toplumsal dokuları çürüyen, içten içe
kokuşan, güven vermeyen bir cemiyet… Bencil birey, aile ve gayesiz toplum… Üzüntü,
sıkıntı, gürültü ve gerilim mağduru, yaşamı çıkmaza girmiş bir sosyal yapı… Ahlâk, erdem,
onur, iffet, infak çöküntüsüne uğramış, netice çözülme ve çöküş… Yönsüz ve yüreksiz
nesiller… İşte sosyal kasvetin yansımaları…
2
Evet, hayatımıza sinen kâbus, dünyamızı saran kargaşa, kasvet… O halde kasvet
dünyasına tavrımız ne olacak? Kasvete nasıl direneceğiz, karanlığı nasıl yeneceğiz?
İşte dirilmenin ve direnmenin güvencesi HAŞYET!.. Haşyet; saygı yüklü korku…
Uyanık tutan duygu… Korktuğundan kaçmayı değil, sığınmayı gerektiren ruh hali… Sevgi
içeren çekingenlik… İşte kasvetsiz bir dünyanın güvencesi olan dinamikler; huşû, ihlâs, ihsân
ve ittika… Huşû; ilim ve amele anlam kazandıran öz… Hayatta dayanma gücü, kendini
aşabilme azmi, cihad ile özdeşme bilinci, şehadet aşkı… Hulusi kalp… Haşyetullah…
Mehafetullah…
Kalbi tasviye, ruhu takviye, nefsi teskiye ameliyesi… Huşû, yani izzet, erdem, hikmet,
basiret ve feraset ile donanmış olmak… Haşyet… İtminan, istikamet, yakîn ve huzur halini
elde etmek… Nebi (s.a.v.) “Mü’minin ferasetinden sakının, çünkü o baktığı zaman Aziz ve
Celil olan Allah (c.c.)’ın nuru ile bakar.”
Huşû; rahmeti Rahman’a (c.c.), nusreti İlahiyeye davetiyedir.
Kasvet, atalet, rehavet çemberini kırabilme gücü, haşyet…
Söylem ve eylemlerine ruh veren haşyet değil midir? Huşû; İslâm için önce yüreğini ortaya
koyabilmektir. Yüreğini ve bileğini hazır hale getirmektir. Yüreği ile sorumlu olana söylenecek
fazla bir şey kalmamıştır. Yüreğimizi engelleyen yüreksizliğimiz, yani huşûsuzluğumuz…
Yüreklerimizi avuçlarımıza taşıyıp, Rabbimize sunma zamanı gelmedi mi?
Doyumsuzluğun, tahammülsüzlüğün, dirençsizliğin temel nedeni, beşerî haşyetleri
aşıp, haşyetullahta karar kılmamak olsa gerek. Bu düzeyde dünyevîleşmenin huşûsuzluktan
başka izahı olabilir mi? İlimsizlik, zikirsizlik, eylemsizlik, sıkıntılarımızın nedenlerini sorgularken,
soruna huşû ve haşyet noktasından yaklaşmamız gerekmiyor mu? İşte Allah Resûlünün
(s.a.v.) teşhisi: Ebû Derda’dan (r.a.) rivayet edilmiştir. “Dedi ki: Peygamber (s.a.v.) ile beraber
bulunuyorduk. Derken bakışını göğe dikti ve sonra şöyle buyurdu: ‘İşte insanlardan
ilmin aşırılacağı zaman! Nihayet ilim namına hiçbir şeye güçleri yetmeyecektir’ Bunun
üzerine Ziyad b. Lebid el Ensari (r.a.) dedi ki: ‘Kur’anı mutlaka okuyacağız ve onu
kadınlarımıza, çocuklarımıza herhalde okutacağız’ Resûlü Ekrem (s.a.v.) buyurdu ki: ‘Annen
senin hasretine yansın Ziyad! Ben de seni Medine halkının alimlerinden saymakta idim.
İşte Tevrat ve İncil, Yahudi ve Hıristiyanların elindedir, onlara ne faydası var?’ Cubeyr
(r.a.) diyor ki: Sonra Ubade b. Sabit (r.a.) ile karşılaştım ve ‘arkadaşın Ebû Derda’nın (r.a.)
nelerden bahsettiğini işitmedin mi?’ diyerek kendisine Ebû Derda’nın söylediklerini
bildirdim. Ubade b. Sabit (r.a.) şu mukabelede bulundu: ‘Ebû Derda (r.a.) doğru söylemiştir.
Arzu edersen insanlardan kaldırılacak olan ilk ilmi sana hemen anlatayım: Huşû’dur.
Belki umumi bir mescide girecek ve orada huşû içinde bir adam görmeyeceksin.”
Kur’anı Kerimde aynı konu ile ilgili: “…Onlar daha önce kendilerine kitap verilen
(Yahudi ve Hıristiyan) ler gibi olmasınlar. Onların üzerinden zaman geçti de kalpleri
kasvet bağladı (katılaştı).” (Hadid:16)
Alimler secdede, eller duada… Dillerde Kur’an âyetleri okunur iken donukluk,
duyarsızlık… Bitkin, bezgin bir ruh hali…Huşû fukarası insanımız…
Artık, kasvetin yıkımına uğrayan dünyamızı haşyet ile imârın zamanı gelmedi mi?
Yürekte kasvetle başlayan çözülmenin haşyetle önünü alamayan hayata yansıtacağı bir etki
yok demektir.
Günübirlik taleplerin akıntısına terk ettiğimiz ömrümüzü takva ile temellendirmenin
zamanı gelmedi mi? Vahdetten yoksun soğuk dünyalarımızı, İhlâs ile kardeşliğin sıcak
iklimine taşımaktan başka çaremiz mi kaldı? Bizler bu sorulara cevap bulmaya çalışırken,
iman ettiğimiz kitabın soruları iman edenlerin karşısına çıkıyor ve soruyor: “İman edenlerin
Allah’ı anma ve O’ndan inen hak için kalplerinin haşyet ile yumuşama vakti daha gelmedi
mi?” (Hadid:16)
3
HÂLÂ VAKİT GELMEDİ Mİ? -IISecde
ile Allah’a (c.c.) yakınlaşmanın, zikir ile korunmanın, infak ile arınmanın, dua ile
tutunmanın vakti gelmedi mi?
Seherlerde yataklara gömülü bedenlerimizi seccadeye taşıma vakti gelmedi mi?
Çölleşen iç dünyamızı, göz yaşlarımızla yeşertmek için daha vakit gelmedi mi? gelmeyecek
mi?
Ellerimizi taşın altına sokmak için ne bekliyoruz. Sorumlulukları, tehlikeleri göze
almadan, bedelsiz ve çilesiz cennet kapılarının açılabileceğini mi zannediyoruz? Hâlâ vakit
gelmedi mi? Allah’ın (c.c.) izzeti ile izzetlenmenin, boyası ile boyanmanın… Ahlâkı ile ahlâklanmanın…
Ne bekliyoruz… Kimi bekliyoruz…
Rehavetin ağırlığı ile çakılı kaldığımız dünya hayatının çivilerini dişlerimizle teker
teker sökmenin zamanının gelmediğini mi düşünüyoruz? “Katından bize sahip gönder.”
diyen ezilmiş, horlanmış, dışlanmış insanımızın boşlukta kalan elini tutmak için daha ne kadar
beklemek gerekecek? Bu beklemeyi nasıl bir mazeretle kapatacağız? Dillerimizi kardeşlerimizin
etini yemekten çekmenin sırası değil mi? Soğuk ve donuk bir dünyanın, yalnızlığına
mahkum garip ve sefil insanın karamsarlığına bir tebessümle yaşam umudunu veremeyecek
miyiz? İzzetli bir ölümü, zelil bir hayata tercih etmenin şuûruna ne zaman varacağız?
Kosova’dan Keşmir’e uzanan çığlık… Hartum’dan Peşaver’e yükselen alev… Kimi
şeylerin zamanının geçmekte olduğunun ifadesi sayılmaz mı?
Zorba güçlerce maruz kaldığımız şu sinir savaşında metanet ve cesaret sınavına daha
çok mu var?
Eğik başlarımızı dik tutup, zalimlerin başlarının eğik olacağı şartlar daha oluşmadı mı?
Kayıtsız şartsız mantığı ile öğütüme terk ettiğimiz nesillere tekrar kavuşmanın zamanı
gelmedi mi? Evet zamanı kollamak. Rabbimizin önemsediği zamanı önemsemek.
“Asra yemin olsun ki” (Asr:1). “Fecre yemin olsun ki” (Fecr:1). “Kuşluk vaktine yemin
olsun ki” (Duha:1). Resûlün bizi duyarlı kıldığı zamanı: “İki nimet vardır ki, insanların çoğu o
nimetlerin kadrini bilemiyorlar da aldanıyorlar. Bunlar sağlık ve boş vakittir.” (Buhari). Boş
zamanların İslâm’ı ile değil, tüm zamanlarımızı kuşatan bir İslâm’la var olmak… Ertelenmeyen
İslâm… Allah’ın rızasını bu ömre sığdıramayacaksak hangi ömre sığdıracağız?
Allah’ın (c.c.) katında kabul görecek bir hayatı bugün yaşayamazsak ne zaman yaşayacağız?
Yoksa Azrail (a.s.) ile buluşma saatimize daha çok mu var? Yoksa acele mi ediyoruz? Vakitsiz
sözler mi sarf ediyoruz? Yoksa korkularımızı maskeliyor muyuz? Sorumlulukları zamana
yaymak daha mantıklı, sabredin henüz erken, şartlar oluşmadı, evdeki ninenizin başörtüsüne
karışan mı?!! var, sabredin, provokasyona gelmeyin, zaman her şeyi çözer. Özgürlükler ara
dönemlerde kısıtlansa da henüz köle pazarlarında satışa çıkarılmadık. Biraz tedbirli olalım.
Zulüm görsek de beterin beteri var. Sıtma ile kurtulmak var iken, niçin ölelim? Bekleyin, nasıl
olsa elinizden alınan haklarınız, seçim sandığı ile tekrar geri gelecek!.. Uyutmaları nereye
kadar… Korkmanın ecele ne faydası var…
Fakat kimileri çok aceleci. İşte bunlardan biri, Umeyr b. Hamam. Kendini gecikmiş
görüyordu, Bedir gününde… Düşman ile burun buruna… Nebi (s.a.v.) “Genişliği yer ve gökler
kadar olan Cenneti kazanmak için kıyama durun!” buyurdu. Bu emri duyan Umeyr, bir an
yemekte olduğu hurmalara baktı ve “Eğer bu hurmaları yiyip bitirinceye kadar yaşarsam bu
4
uzun bir hayattır.” yani “cennete geç kalmış olurum” dedi. Hurmaları bıraktı. Düşman
saflarına daldı gitti… gecikmedi ve şehid oldu. (Müslim)
Bir de Ka’b b. Malik’in tövbeyi gerektiren tutumu… Sefere çıkmayı erken görmenin
ağır faturası… Tebük, zorlu ve uzun sefer… Ceysul Usre hareket etmişti. Ka’b ağırdan alıyor,
nasıl olsa zamanım var. Biraz geciksem de onlara yetişirim diyordu. Fakat olmuyor…
Ertelenen sorumluluklar, sorumsuzluğa dönüşüyor…
Zaman uzadı, seferden kaldı. Olgun meyveler, soğuk sular, dünya işleri engelledi
seferi… Sonuçta pişmanlık, tövbe ve ödenmesi gereken bedel… Yeryüzü tüm genişliğine
rağmen dar geliyordu ona.
Evet, evet! Ertelenen yükümlülüklerimiz. İş sonrası… evlilik sonrası… Emeklilik,
sonra mücadele tasarımlarımız… Zamanı çalan bizler… Zaman aşımına uğrayan sorumluluklarımız,
hesaptan düştü mü sanıyoruz?
Ve bir tercih yapmak zorundayız. İkilem yok.
Ya Bedir’e gidenlerin Allah’a (c.c.) teslim oldukları gibi her şeyimizle kendimizi Allah
(c.c.) yoluna feda etmek, böylece Bedir’de Allah’ın meleklerle yardım ettiği gibi yardıma hak
kazanmak…
Ya da Abdulmuttalip gibi Allah’ın davasından elimizi çekip davar sürülerimizin
başına dönüp, Kâbe’nin savunması için Allah’tan (c.c.) ebabil kuşlarının devreye girmesini
beklemek… Böyle bir tercihte bulunmanın da mı hâlâ vakti gelmedi?
Ya Rabbi bizleri, mahşerden evvel, dünyada uyananlardan eyle… Âmin.
Velhamdülillâhi Rabbil Âlemîn.

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.