İslâm coğrafyası, bulunduğu bölgede yeni İslâmî gurupların, cemiyetlerin, sistem ve
hareketlerin doğumuna şahit olmaktadır. Bazıları bunu sağlıklı bir görüntü olarak kabul etseler
bile, Allah (c.c.)’ın bilebileceği çok vahim, endişe duyulan, tehlikeli ve hastalıklı bir durumdur.
Fakat gurupçuluk, taassuptan uzak, gurupların mensupları arasındaki kardeşlik ruhunu
geliştirici, yardımlaşma, birbirlerine güvenme ve birbirlerini anlayışla karşılama olmuş olsa
iletişim daha kolay olacak, bela ve musibetler azalacaktır. Halbuki durum tamamen aksine
cereyan etmektedir. Gurupçuluk, mücadele ve çekişmeyi artırmakta, ayıp ve kusurları örtme
yerine onları iyice araştırıp ortaya çıkartmak ve yapılan iş üzerinde mücadele etmek suretiyle
Müslümanları meşgul ederek, onların aralarında kin ve nefret yaymaya sebep olmaktadır.
Bugün gurupçuluk, İslâm düşmanlarının, İslâm coğrafyasına yönelip hücum
edebilecekleri uygun bir ortam meydana getiriyor. Bu ortamda, görünüşte İslâmî sembol ve
işaretler vardır ama, görünmeyen yüzü ise yayılmakta olan bir şerdir.
Müslümanlar bu yıkıcı sel ve çoğalan hareket, sistem ve müesseseler önünde şaşkına
düştüler, kime güveneceklerini, kimi doğrulayacaklarını ve kiminle yürüyeceklerini şaşırdılar.
Zaten düşmanlar tarafından istenilen de budur. Çünkü İslâm düşmanları, Müslümanlar
arasındaki bu çelişkilerden ve çekişmelerden istifade ederek onları oyalar, hedefine kolaylıkla
ulaşır. Halbuki Müslümanların değişik hareket ve hizipleşip bölünmelerinin hiçbir gerekçesi
yoktur. Bir cemâatten üç kişi ihtilaf edip ayrılsa, hemen yeni bir cemâat oluşturmaktadırlar.
Geçmişte olan bazı ayrılık ve gurupçuluğun fikri ve anlaşılır gerekçeleri vardı. Her
gurubun taraftarlarının geçerli şer’î delilleri ve içtihatları vardı. Bununla birlikte hepsi ihtilaf
edebiyle ve ilmiyle ahlâklanmışlardı. O edep sınırından bir parmak ucu kadar dahi olsa
ayrılmazlardı. Bugün ise gurupçuluk saygısız ve seviyesiz bir ihtilaf ve bilgisizce bir çekişme,
gereksiz bir kibirlenme silesi oldu.
Bugün guruplar ve hizipler, ganimette ve menfaatte rekabet edip yarışmakta,
fedakarlıktan kaçınmakta ve sıyrılmaktadırlar. Alma konusunda öndeler, verme konusunda ise
sırt çevirmektedirler. Kimse sıkıntıya talip değil, fakat maddi veya manevi bir çıkar göründü
mü herkesten önce atılıyor. Durum böyle olunca gurupçuluk nasıl kabul görebilir, nasıl
sağlıklı olabilir? Bölünmelerden, dağılmalardan, herkesin birbirlerine ters bakmalarından ne
fayda beklenebilir ve nereye kadar gidilir? Müslümanların bu mevzuları çok iyi düşünmeleri
ve insafı elden bırakmadan Allah (c.c.)’ın kendilerini kardeş yaptıklarını unutmamalıdırlar.
Sonuçta İslâm’ın bünyesi sarsılır, fitne evlere ve mescidlere kadar girer, Müslümanlar bu gün
olduğu gibi, düşmanları karşısında eğilir, dinine, namusuna saldıranlar karşısında zelil bir
duruma düşer. Bütün bunlar olurken ve bundan fazlası olurken, İslâm coğrafyasında
gurupçuluk, hizipçilik, ağır bir suç, çok kötü bir görüntü ve kara bir tablodur.
İslâm ümmetinin zaafa düşmesine, tahrip olmasına ve yıkılmasına sebep olabilecek bir
unsurdur. Resûlüllah (s.a.v.) ne kadar doğru buyurmuştur: “İslâm cemâatinden ayrılan bizden
değildir. Allah (c.c.)’ın eli cemâat üzerindedir. Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar.” (Ebû
Davut:2-655). Bütün bunlar olurken bizim görevimiz bunların sebeplerini araştırmak, gereken
çalışmaları yaparak bu olumsuzlukları ortadan kaldırmaya çalışmamız lazımdır. Bugün İslâm
coğrafyası içten tehdit edilmektedir. Bu ise en tehlikeli bir durumdur.
İslâm toplumundaki guruplaşmalardan tehlikeli afetler doğar. Bunlardan en açığı, ya
bir partiye, ya bir cemâate veya bir mesleğe ve bir meşrebe taassup derecesinde bağlanmaktır.
Bu afet büyüyüp koyulaştıkça insanı kör ve sağır eder. Hiçbir hakikati göremez ve duyamaz
hale gelir. Esas olan taassubun hak için, İslâm için olmasıdır.
2
Şu veya bu toplum için taassubun ortaya çıkması düşünce ve tasavvurda, terbiye ve
eğitimde tehlikeli bir bidat ve şiddetli bir çözülmedir.
İslâm için çalışanların ilk görevi, tevhidî birer Müslüman olmalarıdır. Gerçekten, önce
tevhidî Müslüman olurlarsa, kardeş olduklarını anlarlar ve İslâmî çalışmalarındaki düşünce ve
metot farklılıklarında hoşgörülü olurlar. Ama taassupçuluk, hizipçilik öne çıkarsa, hoşgörü
galip gelirse ve toplumsal hisler ve İslâmî hisler üzerinde tahakküm kurarsa, o zaman
hizipçilik şuuru kuvvetlenir, iman şuuru azalır ve fitne ortamı oluşur. Müslümanların
aralarındaki ilişkiler bozulur ve Rabbimizin şu sözü gerçekleşir: “Allah’a yönelerek O’na
karşı gelmekten sakınınız, namaz kılınız, dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan, her
fırkasında kendisinde bulunanla sevindiği müşriklerden olmayınız.” (Rum:32).
Gurup taassupçuluğu İslâm’la çelişir, imanla çelişir. Müslüman esasta İslâm ümmetine
mensuptur. “Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet
olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.” (Enbiya:92).
İslâm kardeşliği tüm Müslümanları birbirine sıkı sıkıya bağlayan bir bağdır. “Mü'minler
birbirinin kardeşidir.” (Hucurat:12). İslâm Müslümanları tüm insanlarla hayır, iyilik ve takvada
yarışmaya, rekabet ortamında birbirleriyle yarışıp ünsiyet etmeye teşvik eder. “Ey insanlar!
Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi
kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en
çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat:13).
Irkçılık ve taassupçuluk, İslâm’ın buğz ettiği ve Resûlüllah (s.a.v.)’ın lanetlediği bir
haslettir. Kur'an; kabile, aşiret, soy, toplum taassupçuluğuna ve ırkçılığına karşı: “Ey iman
edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli
edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. De ki: Eğer
babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar,
kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan,
Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini
getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe:23-24).
Resûlüllah (s.a.v.) da bizi taassupçuluk ve ırkçılıktan sakındırır: “Irkçılık için
savaşanlar bizden değildir. Irkçılık üzere ölenler bizden değildir. Irkçılık için savaşanları
terk ediniz.” (Sünen-i Ebû Davut: 2-753). Irkçılık vahdetle çelişir. Çünkü ırkçılık İslâmî olanı
parçalar, Müslümanlar arasında fitne ve fesada yol açar. Irkçılık Allah (c.c.)’ın şu buyruğu ile
uyum sağlayabilir mi? “Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın;
parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler
idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler
olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.
İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (Âl-i İmran:103). Resûlüllah (s.a.v.)
da buyuruyor ki: “Mü'minler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede bir ceset
gibidirler. Vücudun organlarından biri şikayet ettiği vakit diğer organlar da uykusuzluk
çeker.” (Buhari:7-365). “Mü'minler bir binanın tuğlaları gibidirler.” “Birbirinizle ilişkinizi
kesmeyiniz, birbirinize buğz etmeyiniz, birbirinizi kıskanmayınız. Ey Allah (c.c.)’ın kulları,
kardeş olunuz.” “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah (c.c.)’a yemin ederim ki, insan kendi
nefsi için istediğini kardeşi için de istemedikçe mü'min olamaz.” (Buhari:1-31).
Ya Rabbi! Bizlere hakiki manada İslâm kardeşi olma şuurunu lutfeyle ve bizi
şeriatından ayırma. Amin.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.