İslâm hem fert hem de toplum için karşılıklı bir çok hak ve ödevler tanımıştır. Fert ve
toplumun dayanışma halinde olması için her ikisinin menfaatlerini gözetmiş ve korumuştur.
Maddî ve manevî hayatın bütün sahalarında kusurlu bulduğuna sınırlı cezalar koymuştur. Her
fert ilk önce kendisine ait olan vazifeleri en iyi şekilde yapmakla sorumludur. Şahsî işlerinin
düzene konması, güzelleştirilmesi Allah (c.c.)’a karşı bir ibadet sayılır. Çünkü şahsî işin verimi
toplumun faydasınadır: “Deki: (dilediğinizi) yapın. Çünkü hareketinizi Allah da, Resûlü de,
Mü'minler de görecektir.” Herkes toplumun menfaatlerini bir vekil, bir muhafız gibi
korumak zorundadır.
Hayat, fırtınalı denizde yol alan bir gemi gibidir. Onun selâmetinden bütün yolcular
sorumludur. Yolculardan hiçbiri ferdî hürriyetine dayanarak gemiyi delmeye kalkamaz. Bir
hadis-i şerifte: “Allah (c.c.)’ın hudutlarında duran ve onu aşan kimselerin meseli, aralarında
kur’a çekmek sûretiyle bir kısmı alta, diğer kısmı üste düşen geminin yolcuları gibidir.
Altta olanlar susadıkları zamanda üsttekilerden su isterlerdi ve derlerdi ki: Eğer geminin
altını biraz delersek ihtiyacımız kadar buradan su alabilir, böylece üzerimizdekilere hiç
eziyet etmeyiz. Eğer onları kendi hallerine bırakırsanız ve onlar da dilediklerini yaparlarsa
helâk olurlar. Eğer ellerinden tutar kurtarırsanız bütün gemidekiler kurtulur..” (Buhari-
Tirmizi). Bu hadis-i şerifle, yaşanan hayatın gerçeklerini düşünmeden sadece bir takım
görüşlerin ve düşüncelerin dış manalarına göre hareket eden ferdî ve kısır düşünce ve
hareketler yerine genel faydaların birleştirilerek uygulamalar yapılmasına işaret edilmektedir.
Aynı zamanda bu gibi durumlarda ferde ve topluma düşen vazifeler canlı olarak resmedilmektedir.
Şu hâle göre hiçbir fert genel menfaatlere uyma hususunda kendisini yükümlülükten
soyutlayamaz. Her fert cemiyet içinde çoban ve sürü durumundadır. “Hepiniz çobansınız,
hepiniz sürüsünden mes’uldür.” (Buhari- Müslim). Toplumda her türlü iyilik ve doğruluğun
yerleşmesi için fertler arasında yardımlaşma vaciptir: “İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak
hususunda birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın.”
(Maide:2). “Bir de içinizde öyle bir cemaat bulunmalıdır ki, (onlar herkesi) hayra
çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar.” (Âl-i İmran: 104). Her fert
kendiliğinden diğer bir ferdi iyiliğe davetten sorumludur. Kötü yolda gideni iyiliğe davet
etmeyen günahkârdır. Ve bu günahtan dolayı azap görecektir: “(Allah buyurur:) Tutun onu
da (ellerini boynuna) bağlayın. Sonra onu alevli ateşe atın. (Bundan) sonra da onu, yetmiş
arşın uzunluğunda bir zincir içinde oraya sokun. Çünkü o, büyük Allah’a inanmazdı.
(Kendisi) yoksula yemek (yedirmek şöyle dursun başkalarını da) vermeye teşvik etmezdi.
Onun için bugün burada kendisine (acıyacak) hiçbir yakın (ve dost) yoktur. ‘Gıslin’ (ehli
cehennemin kanla karışık irinleri, yahut cehennemde bir ağaç) den başka yiyecek yoktur
ki, onu (bilerek) hata eden (kafir)lerden başkası yemez.” (Hakka:30-37).
Fakirin ekmeğini korumakta ısrar etmemek, küfrün ve dini yalanlamanın işaretlerinden
sayılmıştır: “Dini yalan sayanı gördün mü? İşte o yetimi itip kakar. Yoksulu doyurmaya
teşvik etmez.” (Maun: 1-3). Her fert gördüğü kötülüğe mani olmak, o kötülüğü ortadan
kaldırmakla yükümlüdür ve sorunludur: “Sizden biriniz bir kötülük görürse onu eliyle
değiştirsin. Buna gücü yetmezse dili ile (değişmesi için söylesin) yahut kalbi ile (buğz etsin).
Bu (sonuncusu) imanın (amelin) en zayıfıdır.” (Müslim-Ebu Davud-Tirmizi-Nesâi).
Böylece fertler, millî toplum içinde oluşan bütün kötülüklerden (kendileri o kötülüğü
yapmasalar dahi) sorumludurlar. Çünkü millet (ümmet) bir bütündür. Kötülük onu rahatsız
etmektedir. Onu bu sıkıntılardan rahatsız edici şeylerden kurtarmak ve korumak her fert
2
üzerine vaciptir. Yetişmekte olan gençliğin kötü yola sapmalarına göz yumulur, sorumlu
olduğu halde onlara doğruları gösterip hak yola yönlendirilmezse, bunda bütün millet dünya
ve ahirette suçlanır ve cezalandırılır: “Bir memleketi helâk etmek istediğimiz vakit onun
nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarına emrederiz de orada (bu emre rağmen) itaatten
çıkarlar. Artık o (memlekete) karşı azap hak olmuştur. İşte biz onu kökünden mahv-ü helâk
etmişizdir.” (İsra:16). Milletin ekseriyeti (çoğunluğu) bu kötülüğü yapmamış olsalar bile onların
suskunluğu bu genel helâke hak kazanır: “Bir de öyle fitneden sakının ki o, içinizden yalnız
zulmedenlere çatmaz (genele de yansır ve hepsini perişan eder)..” (Enfal:25). Bunda asla zulüm
yoktur. Bir millet ki, onda kötülükler almış yürümüş, bir millet ki, açıktan işlenen bu
kötülükleri önlememiş, o millet çözülmüş, helâka yüz tutmuş, yıkılmaya mahkum olmuştur.
Böyle olunca çözülmeler, yıkılmalar normal hatta gerekli bir neticedir. İsrail oğulları, milletin
kötülüklerine karşı koymayıp onları düzeltmediklerinden Peygamberlerinin lânetine hak
kazanmışlar, neticede yıkılmışlardır: “İsrail oğullarından olup da küfredenlere, Davud’un
da Meryem oğlu İsâ’nın da diliyle lânet olunmuştur. Bunun sebebi isyan etmeleri ve ifrâda
sapmaları idi. Onlar işledikleri herhangi fenalıktan birini vazgeçirmeye çalışmazlardı.
Hakikat, yapmakta devam ettikleri (o hâl) ne kötü idi.” (Maide:78-79). Bir hadis-i şerifte şöyle
buyurulmaktadır: “Benî İsrail arasında Musa (a.s.)’ın ölümünden sonra bir çok kötülükler
baş gösterdi. Zamanın alimleri nehy ettiler, fakat mani olamadılar. Bununla beraber
kötülük sahipleri ile birlikte oturmakta, yiyip içmekte beis görmediler. Bu sebeple Allah, o
alimlerin kalplerine kasvet ve milletin isyanına rıza gösteren bir meyil verdi. Böylece bütün
milletin kalbi karardı, hakkı kabulden imtina ettiler. Bunun üzerine onlar, Davud (a.s.) ve
İsâ (a.s.)’ın lisanı ile (Zebur ve İncil’de) lanet olundular. (Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz
ayakta dayanmış oldukları yerde oturarak) Devamla: Nefsim yedi kudretinde olan Allah’a
yemin ederim ki, (Bu lânet) onlar hakka meyledinceye kadar (devam etti).” (Ebu Davud-Tirmizi).
Hakikî Mü'minlere gelince, onlardan Kur'an: “Mü'min erkekler de, Mü'min kadınlar
da birbirinin velileri (dostları ve yardımcıları)dir. Bunlar (insanlara) iyiliği emrederler,
(onları) kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar.” (Tevbe:71) diye bahseder. “Ey iman edenler, siz
nefisleriniz (i ıslah etmey)e bakın. Kendiniz doğru yolu bulunca sapanlar size zarar
veremez.” (Maide:105). Bazıları bu ayet-i kerimeye yanlış mana verdiler. Bu ayet, münkeri ret
etmeyenler hakkında sükût ediyor dediler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) böyle diyenleri reddederek; “Ey
Nas, sizler bu ayet-i kerimeyi okuyorsunuz. Fakat murad edilen manada anlamıyorsunuz. Ben
Resûlullah (s.a.v.)’tan işittim. Buyurdular ki: (Bir kimse zalimi görürde elindekini almazsa
(yani zulme mani olmazsa) Allah (c.c.)’ın cezasını umumîleştireceği umulur). Resûlullah
(s.a.v.)’tan işittim, buyurdular ki: (Islâhı mümkün olduğu halde, ıslâh edilmeyen kötülüklerin
içinde yaşayan bir kavim yoktur ki, Allah (c.c.)’ın o kavim için azabını umumîleştireceği
umulmasın).” (Ebu Davud-Tirmizi).
İslâm’ın gayesine uygun en sahih tefsir budur. Ayet-i kerimede ise zikredilen hususlar
ferdin yapması lazım gelen vazifeleri açıklamaktadır. Kimseye mütecaviz (sataşan-saldıran)
bulunmayan sapıklıklar sahibine aittir. Başkasına nasihat düşer.
Millet zayıfları korumakla sorumludur. Onların faydalarını gözetir, korur, hatta icâp
ederse bu uğurda çarpışmak zorundadır: “Size ne oluyor ki, Allah yolunda erkekler, kadınlar
ve çocuklar uğrunda düşmanla çarpışmıyorsunuz?” (Nisa:75). Henüz küçük olan yetimlerin
mallarını korumak yine millet üzerine bir zorunluluktur: “Yetimleri nikah çağına erdikleri
zamana kadar (gözetip) deneyin. O vakit kendilerinde bir akıl ve salâh gördünüz mü
mallarını onlara teslim edin. Büyüyecekler (de ellerine alacaklar) diye bunları israf ile tez
elden yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetimin malını yemeye tenezzül etmesin)
kaçınsın. Kim de fakir ise o halde örfe göre (bir şey) yesin. Artık onlara mallarını teslim
ettiğiniz vakit karşılarında şahit bulundurun. Tam bir hesap sorucu olmak bakımından
Allah yeter.” (Nisa:6).
3
FERTLE TOPLUM VE TOPLUMLA FERT
ARASINDAKİ DAYANIŞMA -IIHadis-
i şerifte: “Dul kadına ve fakire bakan, Allah yolunda mücahede eden veya
gece uyumayıp ibadet eden ve bütün gün oruç tutan kimse gibidir.” (Buhari-Müslim-Tirmizi-Nesâi).
Yine toplum fakir ve sakat kimselerin yiyeceklerini temin etmek zorundadır. Zekat mallarını
alıp yerli-yerine kullanır. Eğer yetmezse, bu ihtiyaçların giderilmesi milletin zenginleri
üzerine farz olur. Bir fert, bir geceyi aç geçirirse, onu doyurmak için yarışmadıkça bütün
millet o gece günahkârdır. “Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksulu
yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helâl demeden mirası yiyorsunuz. Malı
aşırı biçimde seviyorsunuz. Ama yeryüzü parça parça döküldüğü, Rabbin(in emri) geldiği
ve melekler saf saf dizildiği zaman (her şey ortaya çıkacaktır). O gün cehennem getirilir,
insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var! (İşte o zaman
insan:) "Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!" der. Artık o gün, Allah'ın
edeceği azabı kimse edemez. O'nun vuracağı bağı kimse vuramaz.” (Fecr:17-26). Bir hadis-i
şerifte: “Aç bir kimseyi bir gece barındıran her hâne sahibi Allah’ın zimmetinden beri
olur.” (Müsned, Ahmed ibni Hanbel) buyurulmuştur. “Nezdinde iki kişilik yemeği olan üçüncü birini
getirsin… dört kişilik olursa beşinciyi, yahut altıncıyı…” (İttifakla rivayet).
İslâm ümmeti bütün olarak bir ceset gibidir. Aynı duyum ile hisseder. Uzvundan birine
isabet eden bir acıdan diğer âzâlar da şikayet eder. Bu Peygamberimiz (s.a.v.)’in buyurdukları
bir ifade şeklidir: “Mü'minler karşılıklı sevgi, merhamet ve afiyetlerinde tek ceset gibidirler.
Bir uzvun şikayeti üzerine diğer âzâlar ona yardım ve himayeye koşarlar.” (İttifakla rivayet).
Mü'minler arasındaki dayanışma ve yardımlaşma hakkında diğer bir hadis-i şeriflerinde:
“Mü'min, Mü'mine karşı ayakta duran binanın birbirlerine yaslanan unsurları (duvarları)
gibidir.” (Buhari-Müslim). Bu hayatta karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma için tasarlanan şeklin
en ideal olanıdır. Sosyal suçlar, bu esas üzerine (çok şiddetli olarak) kurulmuştur. Zira
İslâm’da yardımlaşma her ferdin hayatını, malını ve mukaddesâtını koruma esasına dayanır.
“Her Müslim’in diğeri üzerine kanı, ırzı ve malı haramdır.” (Buhari). Bu sebeple
öldürmede, yaralamada en uygun ceza olarak “kısas” uygulaması geçerli kılındı. Öldürmenin
cezasını küfrün cezası ile bir tuttu. “Kim bir Mü'mini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî
kalıcı olmak üzere cehennemdir.” (Nisa:93). “Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın muhterem
kıldığı cana kıymayın. Bir kimse zulmen öldürülürse, onun velîsine (hakkını alması için)
yetki verdik.” (İsra:33). “Tevrat'ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun,
kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (Her yaralama misli ile
cezalandırılır).” (Maide:45). İslâm kısası teşvik eder. Onu bir millet için hayat unsuru olarak
görür: “Ey sâlim aklı sahipleri! Kısasta sizin için (umumî) bir hayat vardır. Tâ ki (katilden)
sakınasınız.” (Bakara:179).
Böylece kısasla ümmetin hayatı, toplumun varlığı ve bütünlüğü sağlanıyor ve korunuyor.
Zina ile toplumda, fertler arasında hürmet kaybolur, fuhuş yayılır, zamanla toplumun
birliği, dirliği, huzuru bozulur, nesiller soysuzlaşır. Zinanın cezası, evli erkek ve kadın için
recm, evli olmayan kadın ve erkekler için yüz sopa olarak sınırlandırılmıştır: “Zina eden
kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe
inanıyorsanız, Allah'ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın.
Müminlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.” (Nur:2). Namuslu, iffet
sahibi erkek ve kadınlara iftira ederek onların ırz ve hasiyetlerini zedelemek isteyenler seksen
sopa vurularak cezalandırılır. Çünkü bu iftira, zinaya çok yakındır. Zina Müslümanlar
arasında buğz ve düşmanlık meydana getirir. Zinanın işitilerek yayılmasına sebep olur.
4
Hırsızlığın cezası da şiddetlidir. Çünkü hırsızlık insanın huzurunu bozar, karşılıklı
emniyet ve güveni sarsar: “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve
Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin.” (Maide:38). Bugün bazı kimseler bu cezayı aşırı
bulurlar. Halbuki İslâm, toplumun selâmet ve emniyeti ve genel dayanışmasını, ahengini
dikkate alarak hareket eder. Bu suç gizli işlenen bir suçtur. Gizli işlenen suçların cezası
ağırdır. Bu suç, zorunlu bir ihtiyaç, kendisini ve ailesini açlıktan kurtarma gibi bir durumda
işlenmişse cezası uygulanmaz: “Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının
hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur.” (Bakara:173).
Şüphe ile had kalkar. “Şüphelerle had’de durunuz.” (Abdullah ibni Abbâs rivayeti). Meselâ:
Açlık bir şüphedir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.)’in hilâfeti zamanında böyle uygulanmıştır.
Toplumun emniyet ve huzurunu bozanlar öldürülür, el ve ayakları kesilir veya sürülür: “Allah
ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası
ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama
kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir.” (Maide:33).
Çünkü toplum içinde fitne ve fesat çıkarmak ferdî suçlardan çok daha ağır ve şiddetli
ceza gerektirir.
Böylece İslâm; hayatın denge, gelişme ve yükselmesinde fert ve toplum için birliği,
huzuru sağlayarak sosyal dayanışmayı meydana getirir. Fert için kendisine zararlı olmayacak
bir sınıra kadar bütün hürriyetleri tanır. Bu hürriyet, toplumun karşısında değil, hizmetindedir.
Toplum için, bir çok haklar tanımakla beraber, ferde de aynı seviyede hizmet ederek
en salim ve doğru yolda, hayatta erişilmek istenen en yüce hedefe varabilmesi için bazı
zorunluluklar koymuştur. Böylece:
1- Mutlak vicdan hürriyeti.
2- Tam insanî eşitlik.
3- Kuvvetli, sosyal dayanışmadan ibaret şu üç temele göre, Sosyal Adaletin
yerleşmesi ve İnsanî Adaletin gerçekleşmesi mümkün olacaktır.
Rabbimiz buyuruyor: “Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık
kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa,
onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz.” (Enbiya:47).
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.