Her zaman ve her yerde İslâm davasına sarılanların önünde dikkatle durmaları ve
düşünmeleri gereken tarihî bir gerçek vardır. İslâm davetçileri bu gerçeğin önünde uzun uzadıya
durup düşünmeleri lâzımdır. Çünkü bunun hem İslâm davasının metodunda hem de yönelişinde
kesin ve büyük tesirleri olacaktır…
Gerçekten de bu dava insanlar arasında bir nesil çıkarmıştır.. Sahabî nesli…
Resûlullah’ın (s.a.v.) dava ve mücadele arkadaşları… (R.Anha). Hem bütünüyle insanlık tarihinde,
hem de genelde İslâm tarihinde eşine rastlanması mümkün olmayan bir nesil… Sonraları da bu
dava onlara benzer nesiller çıkarmaya devam etti… Evet, o nesillere benzer fertler çıkardı tarih
boyunca İslâm davası… Ne var ki, hiçbir zaman bu fertlerin toplamı, o ilk İslâm davasında
olduğu gibi bir yerde bu kadar büyük bir topluluğa ve sayıya ulaşamadı.
Bu açık ve kesin bir gerçektir. Ama bu gerçeğin gizli noktalarını kavrayabilmek için
üzerinde uzun müddet durmak zorunluluğu vardır. Şüphesiz ki bu davanın ana kaynağı olan
Kur’an elimizdedir. Resûlullah’ın (s.a.v.) hem hadisleri, hem pratik sünnetleri, hem de yüce hayatı
satır satır gözümüzün önündedir. Nitekim tarihte bir daha eşine rastlanması mümkün olmayan o
ilk sahabî neslinin önünde de böyle hazır bulunuyordu… Sadece ortalarda görülmeyen
Resûlullah’ın büyük şahsiyetidir. Acaba bütün sırlar bu şahsiyette mi gizliydi?.. Şayet
Resûlullah’ın (s.a.v.) şahsiyeti bu davanın hakimiyeti için ve semeresini (verimini) toplamak için
zorunlu bir şart olsa idi, hiç şüphesiz ki Allahü Teâlâ bu davayı bütünüyle insanlığın davası
kılmazdı. Bu risâleti de risâletlerin sonuncusu yapmazdı. Ve zamanın en son saniyesine kadar
yeryüzünde insanların bütün işlerini bu risâlet (Resullük) müessesesine (kuruluşuna)
bırakmazdı. Hem Hak Teâlâ kendi ayetini korumayı garantilemektedir. Bu davanın da
Resûlullah’tan sonra da devam edip, verimli olacağını açıkça belirtmektedir. Risâlet
müjdesinden yirmi üç yıl sonra Allah (c.c.) Yüce Resûlünü yanına aldı. Ama O’nun (s.a.v.)
arkasından bu dini mübîni, zamanın en son anına kadar bâki kıldı. Şu halde Resûlullah (s.a.v.)’ın
şahsının ortalarda görünmez olması bu gerçeği hem açıklamaz hem de temel bir sebep olmaz.
Öyleyse bunun dışında başka bir sebep arayalım. Bunun içinde o ilk neslin beslendiği ana
kaynağa göz atalım. O ilk neslin beslendiği ana kaynak doğrudan doğruya Kur’an’dı… Evet
yalnız başına Kur’an… Resûlün hadisi ve sünnetleri ise sadece o ana kaynağın eserlerinden bir
eser olarak göze ilişiyordu. Nitekim Hz. Aişe’ye (R.anha) Resûlullah’ın ahlâkı sorulduğu zaman:
“O’nun huyu doğrudan doğruya Kur’an’ın kendisiydi.” diye cevap vermiştir. Öyleyse bu
neslin beslendiği biricik kaynak Kur’an idi. Onlar Kur’an’a göre şekilleniyor ve Kur’an
potasında eriyerek ortaya çıkıyorlardı. Bunun böyle oluşunun asıl sebebi o gün insanlığın bir
medeniyeti, bir kültür ve bilgi hazinesine, bir telif ve etüt yığınına sahip olmaması değildi. O
gün, Roma medeniyeti kültürü, kitapları, kanunları yaşıyordu. Bunun yanı sıra yer yer Grek
medeniyetinin artıklarına da rastlanıyordu. Grek mantığı, felsefesi ve sanatı mevcuttu.
Meydanda bir de İran medeniyeti, sanatı, şiiri, mitolojisi, inançlar manzûmesi ve idarî sistemi
var idi. Hint ve Çin medeniyetleri de vardı. Gerek kuzeyden ve gerekse güneyden Arap
yarımadasını İran ve Roma medeniyeti sarmışlardı. Yahudi ve Hıristiyanlar ise Arap
yarımadasının kalbinde yaşayışlarını sürdürüyorlardı. Şu halde bu ideal neslin doğuş, oluşma,
varolma devresinde Allah’ın (c.c.) kitabından başka hiçbir kaynağa sarılmayışı, cihan
medeniyetinin ve cihan kültürünün dünya çapında çoraklaşmış olmasından değildi. Aslında bu
daha önceden plânlanmış olan bir projenin ve belirli bir metodun icabıydı. Nitekim bunu
Resûlullah’ın (s.a.v.) Hz. Ömer’in (r.a.) elinde gördüğü Tevrat’tan bir sayfaya karşı kızarak:
“…Allah’a kasem ederim ki, Musa sağ olup da aramızda yaşasaydı bana uymaktan başka bir
şey yapmazdı.” sözünde beliriyor. Şu halde Resûlullah (s.a.v.) bilerek o ideal neslin ilk oluş
devresinde başka kaynaklardan beslenmemesini istemişti.
2
Aslında Allah’ın Resûlü (s.a.v.) kalbi, aklı tertemiz, düşünce ve karakteri tertemiz yeni
bir nesil meydana getirmek istiyordu ve bu neslin Kur’an’ın içine aldığı ilâhî nizamın dışında
başka bir tesire kapılmamasını arzu ediyordu…
Şu halde bu ideal nesil yalnız başına bu ilâhî kaynaktan beslenmişti ve bu beslenmenin
sonucu olarak tarihteki o eşsiz durumu kazanmıştı… Sonra ne oldu? Ne oldu da karıştı o
kaynaklar? O ideal nesli takiben gelen nesiller ne oldu da bu kaynağa Grek felsefe ve
mantığını, İran düşünce ve mitolojisini, Yahudi hurafelerini, Hıristiyan metafiziğini ve başka
başka kültürlerin artığını karıştırdı… Şüphesiz ki o eşsiz nesille sonradan gelen bütün nesiller
arasındaki ayrılığı meydana getiren en büyük sebep doğrudan doğruya bu ilk kaynağa başka
başka kaynakların karıştırılması idi. Ayrıca kaynağın tabiatından ayrılmış olmanın dışında bir
başka esaslı sebep daha vardı. O da, bu eşsiz ideal neslin beslendiği ana kaynağa yaklaşım ve
algılamadaki ayrılıktı…
O ilk nesil Kur’an’a yaklaşırken kültür ve inceleme maksadı ile veya zevk alma,
eğlenme arzusuyla yaklaşmıyorlardı. Ve onlardan hiçbir kişi Kur’an’ı okurken sadece
kültürünü artırmak için okumuyordu. İlmî ve fıkhî iddialarına yeni bir dayanak eklemek ve
böylece âlim desinler davasında değil idiler. Onlar Kur’an’ı okurken Allah’ın (c.c.) emirlerini
öğrenmek için okuyorlardı. Kendileriyle ilgili, içinde yaşadıkları toplumla alâkalı olarak, hem
kendilerinin ve hem de bulundukları toplumun hayatıyla alâkalı neler söylediğini anlamak için
okuyorlardı. Bu kitabın emirlerini alırken, duyar duymaz yaşamak için alıyorlardı. Tıpkı harp
meydanındaki askerin bir üst kademeden gelen günlük emirleri alır almaz hemen uygulamaya
koymak için okuyorlardı Kur’an’ı… İşte bunun içindir ki onlardan hiçbirisi gelen emirler
hususunda tembellik etmiyorlardı. Çünkü ne kadar tembellik ederse o kadar omuzuna vazife
ve sorumluluk yüklenecekti. İbn-i Mesud’un (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şerifte, onlar beş on
ayet ezberleyerek onunla amel edip hayata hemen geçiriyorlardı gelen emirleri…
İşte bu şuur… Hareket için emir alma şuuru… idi onlara Kur’an’dan ufuklar açan.
Bilgi hazinelerini önlerine saçan… Şayet onlar bu Kur’an’a doğrudan doğruya bir bilgi, etüt
ve araştırma maksadıyla göz atmış olsalardı hiçbir şeyin ufku açılmazdı. Halbuki Kur’an
kendi varlıklarına karışmıştı onların ve onları hem kendi içlerinde, hem de günlük
yaşayışlarında pratik bir nizamın uygulayıcısı haline getirmişti. Artık onlar için Kur’an
zihinlerin içeride sıkışıp kalan, sayfaların arasında boğulup duran bir kaynak olmaktan çıkmış,
hareket eden bir kültür patlaması, bir kültür devrimi haline gelmiştir. Ve böylece hem hayatın
akışını hem de olayların yönünü değiştiren etkenler meydana getirmiştir.
İşte Kur’an’a ancak bu ruhla sarılanlara Kur’an bütün hazinelerini açar. Yani hareketi
doğuran bir bilgi ruhuyla… Şunu iyice bilmek gerekir ki, Kur’an zihnî eğlenceyi temin eden
bir kitap değildir ve bunun için gelmemiştir. Bir edebiyat, bir sanat kitabı, bir tarih ve hikaye
kitabı da değildir. Her ne kadar Kur’an’ın içerisinde bunlar varsa da… Kur’an bir hayat kitabı
olarak gelmiştir. Tertemiz ve ilâhî bir nizam olarak… Ve işte Hak Teâlâ (c.c.) bu nizamla
ayırıyordu onları: “Biz Kur’an’ı parça parça gönderdik ki, sen onu insanlar üzerinde dura
dura okuyasın ve onu tedricen inzal ettik…” Bir defada inmedi bu Kur’an… Yeni yeni
doğan ihtiyaçlara göre nâzil oldu… Düşünce ve görüşlerde, toplum ve hayattaki sürekli
gelişimler uygun düşerek… İslâm cemaatinin pratik hayatında karşılaştığı amelî problemlere
uygun olarak… Ve çok kere özel bir durum olarak ve belli bir olay için inen bir veya birkaç
âyet insanlara ruhlarında olan duygulardan söz ediyordu. İçinde bulundukları durumu onlara
anlatıyor, açıklıyordu. Ve bu durum karşısında nasıl hareket etmeleri gerektiğini plânlaştırıyordu.
Düşünce ve hareket konusundaki hatalarını düzeltiyordu. Ve bu konularda onları
Rableri olan Allah’a (c.c.) bağlıyordu. Allah’ın (c.c.) evrende hakim olan sıfatlarını öğretiyordu
kendilerine… Ve işte o zaman manevî bir havada, Allah’ın kontrolü altında, ilâhî gözetimi
içinde yaşadıklarını yakînen hissediyorlardı.
3
EŞSİZ BİR KUR’AN NESLİ -IIVe
işte bu yüzden pratik hayatlarını Allah’ın (c.c.) bu sağlam nizamına uygun olarak
şekillendiriyorlardı. Emirleri yaşamak, uygulamak için alma metodu işte o ilk nesli meydana
çıkaran sebep… Onlardan sonra gelen nesilleri de ortaya çıkaran faktör, sebep de eğlence ve
etüt etmek için emirlere göz atmak yoluydu. Hiç şüphesiz ki, bütün nesilleri o biricik eşsiz
nesilden tamamen ayıran en başta gelen sebep de bu ikinci sebeptir. Bu arada üzerinde
durulması gereken bir üçüncü sebep daha var. O nesillerden bir insan İslâm’a girerken, giriş
kapısında cahiliyet devrindeki kendi geçmişiyle alâkalı her şeyi tamamen sıyırıp atıyordu.
İslâm’a girdiği an her şeye yeniden başlıyordu ve önünde cahiliyet devrinde sürdüğü
hayatından büsbütün yeni bir devrenin başladığını hissediyordu. Bundan dolayı cahiliyet
geçmişindeki alışkanlıklarının hepsini dikkatle gözetiyor, şüpheyle izliyor ve onların İslâm’a
hiç uymayan pisliklerden ibaret olduğunu hissederek çekingen davranıyordu. Ve işte bu
anlayışla alıyordu İslâm hidayetini… Şayet bir kere olsun nefsine yenilirse geçmişteki
alışkanlıkları bir kere daha onu çekerse, bir defaya mahsus da olsa, İslâm’ın emirleri
karşısında hata ederse… İşte o anda günaha daldığını, yanıldığını anlıyordu. Ve başlıyordu
çırpınmaya, Kur’an hidayetine uygun bir hayata kavuşmak için… O neslin şuurunda geçmişteki
yaşadığı cahiliyet devriyle, yeni yaşamağa başladığı İslâm hayatı arasında zihnen tam bir
fikrî ayrılık vardı. Ve işte bu şuurlu fikrî ayrılıktan doğuyordu onun çevresindeki cahiliyet
toplumuyla olan ilişkileri ve toplumsal alâkaları… Bir kere o neslin Müslüman’ı içinde
yaşadığı cahiliyet toplumundan son noktasına kadar ayrılıyordu. Ve İslâm toplumuna en ince
noktasına kadar bağlanıyordu. Hatta bir takım müşriklerden bile bir şeyler aldığı zaman ticarî
hayatında ve günlük işlerde bu ayrılık tamamen kendisini hissettiriyordu. Halbuki zihnî
ayrılık ayrı şeydir, günlük işler ayrı şeydir. Ayrıca o nesil içinde bulunduğu cahiliyet
toplumundan, onun örfünden, düşüncelerinden, adet ve ilişkilerinden tamamen sıyrılmıştı.
Ve bu sıyrılış tevhid akîdesinin şirk akîdesinden, cahiliyet düşüncesinin varlık ve
hayat konusundaki İslâm düşüncesinden sıyrılmasından kaynaklanıyordu. Bu sıyrılış yeni bir
kumanda altındaki yeni bir İslâm kitlesine katılmaktan doğuyordu. Bu kitlenin ve bu
kumandanın bütün emirlerini ve sorumluluklarını tamamen benimsemiş olmaktan dolayı
ortaya çıkıyordu… Ve işte burasıydı yolların ayrılış noktası… Ve yeni yol bu noktadan
başlıyordu. Engin ve sonsuz bir yürüyüştü bu… Bununla beraber de cahiliyet toplumunun
omuzuna yüklediği her türlü geleneklerin, düşüncelerin ve hakim olan değer ölçülerinin
baskılarından kurtuluş gerekiyordu. Meydanda Müslüman’ın yüz yüze geldiği eziyet ve
baskılardan başka hiçbir şey kalmamıştı. Ne var ki bu baskı ve eziyetler Müslüman’ın
göğsünde son bularak erimiş ve artık Müslüman ruhlarda cahiliyet düşüncesinin baskısı ve
geleneklerinin bir tesiri kalmamıştı.
Biz de bugün bir cahiliye içerisinde yüzüyoruz… Tıpkı İslâm’ın ilk geldiği günlerdeki
gibi… Hatta daha da katı… Çevremizde bulunan her şey cahiliyet damgasını taşıyor…
İnsanların düşünceleri ve inançları, âdetleri ve gelenekleri, kültür kaynakları, sanatları ve
edebiyatları, prensipleri ve nizamları… Hatta çok kere İslâm düşüncesi sandığımız şeylerin
pek çoğu da bunun içinde… Onlarda bu cahiliyetin yapısını taşıyorlar… İşte bunun için
İslâmî değerler ruhlarımızda doğruca yer etmiyor. Kafalarımızda İslâm düşüncesi açık ve net
olarak belirmiyor… Ve bu yüzden İslâm’ın ilk devrelerinde ortaya çıkardığı şekilde bir İslâm
topluluğu, bir ideal nesil çıkmıyor aramızdan.
Öyleyse, İslâmî hareket metodu gereğince gelişme ve oluşma devresinde içinde
yaşadığımız ve bir kısmını meydana getirdiğimiz cahiliyete ait her şeyden sıyrılmamız lâzım.
Ve başlangıçta o er kişilerin uzandıkları saf ve temiz kaynağa başvurmamız gerekir. Hiçbir
şüphenin karışmadığı ve bulaşmadığı, Allah’ın (c.c.) teminatı altında olan ana kaynağa… O
4
kaynağa dönmeli insanın ve bütün varlıkların oluş gayesiyle ilgili, varlıklar ve insanlarla
Allah arasındaki her türlü münasebetlerde, ilişkilerde düşünce sistemimizi o kaynaktan almalıyız.
Hayat düşüncemizi, değer hükümlerimizi, ahlâkî ölçülerimizi, siyasî, idarî ve ekonomik
sistemlerimizi ve her türlü hayat sistemimizi ve prensiplerimizi hep oradan almalıyız.
O kaynağa başvururken de emirleri yaşamak ve uygulamak için almalıyız. Yoksa
sadece eğlenme, etüt etme ve bilgi alma arzusuyla değil… O kaynağa başvururken bizden ne
istediğini, nasıl olmamız ve ne yapmamızı öğrenmek için başvurmalıyız. Tabii bu yolda
yürürken elbette Kur’an’da edebî güzelliklerle, asırlara ışık tutan kıssalarla ve kıyamet
sahneleri ile karşılaşacağız… Bu ilâhî kitaptaki vicdan mantığıyla yüz yüze geleceğiz. Ve
daha bunun gibi eğlence ve etüt sahiplerinin istediği her şeyi göreceğiz. Ne var ki bütün
bunlar bizim ana hedefimiz olmayacaktır. Bizim ana hedefimiz şunu bilmektir: Kur’an bizden
ne yapmamızı istiyor? Hangi evrensel düşünce sistemini benimsememizi emrediyor? Kur’an
bizden Allah düşüncemizin nasıl olmasını istiyor? Ahlâkımızın, pratik hayat sistemlerimizin
nice olması gerektiğini arzu ediyor?
Sonra tabii olarak cahiliye toplumunun, cahiliye düşüncesinin, cahiliye geleneklerinin
ve cahiliye kumandasının baskılarından kurtulmamız gerekecektir… Bilhassa kendi
ruhumuzda… Bizim için önemli olan bu cahiliye toplumunun pratik yaşayışıyla uyuşmak
değildir. Onun dostluğunu kazanmak da bizim vazifemiz değildir. Onun bu özellikleriyle,
cahiliye sıfatıyla uyuşmamız mümkün değildir. Bizim vazifemiz ilk önce kendi nefsimizi
değiştirmektir ki, sonra da bu toplumu değiştirelim… Toplumun pratik hayatını temelden
değiştirelim… Evet, İslâm nizamıyla ve İslâm düşüncesiyle temelden çatışan bu hayatı…
İlâhî nizamın bizden istediği şekilde yaşamamızı engelleyen bu cahiliyeyi…
Yolumuzdaki ilk adımımızla bu cahiliye toplumunun ve onun değer ölçülerinin,
düşünce sisteminin üstüne çıkmaktır. Yolun yarısında onunla karşılaşmamak için az veya çok
düşünce sistemimizden ve değer ölçülerimizden taviz vermemek, vazgeçmemektir… Biz ve
onlar yolların ayrılış noktasında bulunuyoruz… Bir adım bile olsa onların izini takip edecek
olursak, hiç şüphesiz ki biz, bütün dengemizi kaybeder ve yolu kaybederiz…
Elbette bu uğurda şiddetle karşılaşacağız… Bir çok sıkıntılarla yüz yüze geleceğiz ve
omuzlarımıza çok ağır fedâkarlıklar yüklenecektir… Ama bununla birlikte o ilk neslin
yolunda yürümek istiyorsak bu konuda bir seçme yapacak değiliz… Evet Allah’ın (c.c.)
nizamını yerleştiren ve cahiliye nizamına üstün kılan neslin yolunda…
Elbetteki durumumuzun özelliklerini ve metodumuzun tabiatını iyice kavramış
olmamız büyük faydalar sağlayacaktır. O eşsiz ideal neslin çıkışı gibi bir çıkış hareketine
girişebilmemiz için elbette yürüdüğümüz yolu iyi bilmemiz zaferin işaretlerinden olacaktır…
Velhamdülillâhi Rabbil Âlemîn.