You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

EMEK ÜCRET SORUNU VE ÜRETİM DÜŞÜKLÜĞÜNÜN SEBEPLERİ islami açıdan

EMEK ÜCRET SORUNU VE ÜRETİM DÜŞÜKLÜĞÜNÜN SEBEPLERİ islami açıdan

Üye
EMEK ÜCRET SORUNU VE ÜRETİM DÜŞÜKLÜĞÜNÜN SEBEPLERİ islami açıdan
Bismillahirrahmanirrahim
İslâm nazarında emek, sahip olmanın ve serveti artırmanın biricik vasıtası olduğundan
ekonomik ve sosyal değerlerin temelinde de yer almaktadır. İslâm çalışmayı kutsal, çalışan eli
şerefli ve mübarek sayar. Peygamberimiz (s.a.v.) çalışmaktan şişmiş el için: “İşte Allah ve
Resulünün sevdiği el bu eldir” buyurmuşlardır. Ayrıca: “Çalışması sebebiyle yorgun olarak
akşamlayan, kendini affettirmiş olarak akşamlamıştır.” Başka bir hadis-i şerifte: “Allah
sanatkar, işçi kulunu sever.” “Hiçbiriniz, el emeğinin ürünü olan yemekten daha güzelini
yememiştir” buyurmakla da çalışmanın ve emeğin değerini belirtmiştir. Bunun yanında İslâm,
gerektiği zaman Kadı’ya yeni tedbirler alma hakkını veren genel esaslar, devlete de gerekli
bulduğu anda işçi hakkını koruyacak kanunlar yapma yetkisini verir. Bu geniş hareket alanı
ve bu engin serbestlikle, karşılaşılacak her istisnaî halin, her sürpriz krizin hakkından gelmek,
sosyal adalet ilkeleri ve İslâm prensipleri ışığında mümkün olacaktır. O İslâm prensipleri ki,
bir yanda yoksulluk, bir yanda refah ve şımarıklık meydana getiren malın, belli ellerde birikip
kalmasını haram kılmıştır. Servetin sırf zenginlerin tekelinde olmaması, İslâm’ın temel
ekonomik ilkesidir. “Ki bu sayede servet sadece zenginlerinizin arasında dolaşıp duran bir
devlet olmasın.” (Haşr:7).
Ücret konusunda bu sonucu doğuracak her kanun bozuk ve İslâm’a çelişiktir.
İslâm çalışma saatlerini de şu genel esasa bağlar: “Ne zarara uğratılmak, ne de zarar
vermek.” Bir çalışma sistemi işçinin sıhhatini bozuyor, zarurî istirahatını elinden alıyor,
şimdiki veya gelecekteki huzuruna zararlı oluyorsa, o sistem zulüm sistemidir. İslâm böyle bir
sisteme göre çalışmayı reddeder. Devlet bu esasları göz önünde bulundurarak ona göre kanun
yapar. Çalışma usulü her zaman yenilenen, sürekli olarak değişen bir usuldür. Şartları, icapları
bir halde kalmaz. Bu yüzden İslâm, çalışma konusunda bir takım ana ilkeler benimsemekle
birlikte, işçi meselesini belli kanunlarla dondurmaz. Bu konuda değişen hayat şartlarını,
zaman zaman insanlığın edindiği tecrübeleri dikkate almayı ve genel menfaatler üzerinde
önemle durmayı esas bilir. Böylece İslâm gerçek anlamından uzaklaştırılmamayı, ruhu ve
esaslarını zedeletmemeyi temin etmiş olur.
Ferdî mülkiyet konusuna ilişkin bir noktanın açıklandırılması gerekiyor. İhtikâr
meselesi… Gerçekten de ihtikârın iş, ücret ve mülkiyetle yakın alakası vardır. Çünkü ihtikâr
çoğu zaman iş ve para sahiplerinin piyasaya el koyması sebebiyle işçilerin, patronun tahakkümüne
girmesini doğuruyor. İhtikârı hüner sanan fert ve şirketlerin eli altındaki işçilerin
durumu, derebeylik düzenine göğüs germekle aynıdır. Şu farkla ki, derebeylik toprakta
vurgunculuk, ihtikâr da sınıflar arasında vurgunculuktur.
İslâm, devlet dairelerinde ve genel hizmetlerde bazı imtiyazlara karşı olduğu gibi, bu
imtiyazlar yoluyla belli bir sınıfın, malı stok edip piyasayı soymasını da yasaklar.
Bugün “Kurumları millîleştirme” dedikleri şey, İslâm’ın temel prensiplerinden
biridir. Yurdumuzda türlü şekillerde fertlere veya şirketlere tanınan imtiyazlar, tamamıyla
İslâmî olmaktan uzaktır. Birincisi; her şeyden önce bu imtiyazlar, işçiye ve fiyatlara
tahakküme yol açıyor. İkincisi; bir takım zulüm yollarıyla servetin, topluma yararlı olmayan
ellerde toplanması sonucunu doğuruyor. Üçüncüsü; bu imtiyazlar, çoğu kez üretimin
durdurulmasına ve hizmetlerin aksamasına sebep oluyor. Bunun içindir ki, genel hizmetlere
yarayan kurumlar ümmetin malı olmalı ve gelirleri fertlerin veya holdinglerin değil, devletin
hazinesine akmalıdır. İşte İslâm budur…
2
Bu arada imkan eşitliğine de bir nebze temas edelim: İslâm, hangi şekilde olursa olsun
eşitliğin ortadan kaldırılmasına müsaade etmez. İslam zenginlik, renk, ırk, imtiyazlı bir
aileden doğma gibi sebeplerin ortaya çıkardığı farklılığı kesin olarak reddeder. Gerçi İslâm,
istidat ve mukadderatta farklılığı kabul ediyor. Fakat ilk nazarda herkese imkanların eşit
olarak tanımasını öngörüyor. Bundan sonra birisi sadece ve sadece istidadıyla önde gidiyorsa
bu başarı, İslâm’ın kabul ettiği tek üstünlüktür. İslâm sınıflaşmaya da müsaade etmez. İslâm
açısından bugünkü mevcut düzene baktığımızda, onun haddi aşan çirkefliklerini görüyor,
apaçık çirkefliklere şahit oluyoruz. Sosyal gidişi rayından çıkmış görüyoruz, daha neler
neler… İşler İslâm’a göre düzenlensin, o zaman toplum binası bugün olduğu gibi zulüm,
tefrika ve fesada dayalı kalmayacaktır. Çünkü İslâm insan fıtratına en uygun sistemdir.
Ayrıca toplumumuzda keskin bir kılıç gibi boynumuza dayanan büyük bir tehlike
vardır. Bu tehlike millî üretimin düşmesine, bazen de büsbütün felce uğramasına yol açan,
sosyal yıkıntılara sebep olan ahlâk bozukluğudur. Ahlâk bozukluğu aynı zamanda vicdanların
kararmasına, toplumu ayakta tutacak toplumsal şuurun kaybolmasına, toplumu yükselme ve
ilerlemeye sevk edecek inancı yok etmeye sebep olur.
İslâm ruhî sefalete, ahlâk bozukluğuna iki yolla çare bulur: Önce sefaleti doğuran
maddî sebepleri ortadan siler, ikinci olarak da ferdin ruhunu kötülüklerle savaşacak bir
inançla doldurur. Bu inanç ruhtaki boşluk ve bozuklukları ortadan kaldırarak ferdi Allah (c.c.)’a
yükseltir. İnsan vücudundan daha önemli bir şeyi hedef gösterir. Bu hedef ferdin yaşadığı
toplumun bir parçası olduğu insanlık ve imandır.
Ruhu çorak, şahsiyeti cüceleşmiş, vicdanı kararmış olanlar bu hedefleri anlayamazlar.
İnsan kendini maddî ve manevî evrensel bir inançtan yoksun bırakınca, başıboş bir yaratık,
zavallı bir köle durumuna düşer. İnsan için inanmak bir zarurettir. Halbuki günümüzde durum
hiç de iç açıcı değildir. Mevcut hasta düzenin içimizde geliştirdiği bir sadakatsizlik,
vicdansızlık, çalışma ve görev fesadı öyle bir hale geldi ki, her adımda izlerini görmek
mümkündür. Devlet dairelerinde kol gezen “seçilmişler” felaketi, ortaya bir
“dokunulmazlar” ve “patronlar” grubu çıkardı. Öyle bir hal ki, ne hesabı soruluyor, ne ceza
verilebiliyor, ne de bunun sonu geliyor. İş ve işçi müesseselerinde adaletsizlik ve
güvensizlikten doğan başıbozukluk, işçiyi bozgunculuğa sevk etti. Emeğin karşılığının
verilmediği, adaletsiz, düzensiz bir ortamda anarşi artık rahattır. İmkanların eşit tanınmaması,
millî serveti bir hiç haline getirdi. Servetin belli ellerde toplanması, belirli bir zümrenin
karaborsacılığı ve doymazlığı, milyonları geçen kitleyi tembelliğe, uyuşukluğa, kahvehanelere
hapsetti. Böylece insan yığınları sadece tüketen ve fakat üretmeyen topluluklar haline geldi.
Çünkü bu insanlar iş bulamıyor. Devlet ise yatırım projelerinin finansmanı için para
bulamıyor. Çünkü devlet, para babalarına karşı sonsuz bir şefkat ve zarar vermeme kaygısı
içindedir. Onların holdinglerinden adil olan bir vergi alamaz. Bu yüzden bütçesi yalnız
işçinin, memurun, esnafın vergisine dayanır. Halkın çalışmaya olan inancının sıfıra
düşürüldüğü ve akîdenin besleyici vicdan hassasiyetinin kayboluşunu da bu tabloya ekleyince,
İslâm’dan başka hiçbir gücün kurtaramayacağı, korkunç bir felaket halkası meydana gelir.
İslâm bütün varlığı ile tembelliğe karşı çıkar, tembelliğe götüren bütün sebeplerle
savaşır. İslâm tembelliğe karşı hem şuur, hem de vicdan alanında tavır koyar. Fiil ve olaylar
alanında da tedavi yolları koymuştur. Hangi renk ve biçimde, hangi şekil ve desende olursa
olsun, İslâm’ın en büyük düşmanı uyuşukluk, tembellik ve işsizliktir. İslâm kapitalist
zümrenin serveti elinde toplamış olması yüzünden, ortaya çıkacak işsizliğe de düşmandır.
Karşılık gayrete ve ücret emeğe göredir. Hiçbir iş yapmadan oturan ve oturduğu yerden mal
yığanların serveti haram, mülkü haramdır. İslâm’a göre devlet, bu patronlar zümresinin
elindeki serveti, toplumun faydası için işletmek zorundadır.
3
EMEK ÜCRET SORUNU VE
ÜRETİM DÜŞÜKLÜĞÜNÜN SEBEPLERİ -IIİslâm,
tembellik ve rahat oturma meylinden, dilencilik gibi kolay geçinme
kurnazlığından doğan işsizliğe de karşıdır. Çalışacak güçte oldukları halde asalak geçinenleri
“Kıyamet günü yüzlerinde bir kıymık et olmadan gelirler” şeklinde vasıflandırır. Dindarlık
ismi altında da çalışmadan, işsiz güçsüz oturmak İslâm’da yasaktır. Zaten ibadet günlük
hayatın bütününü kapsamaz. Onun belirli bir vakti vardır. “Namaz yerine getirilince
yeryüzüne dağılın.” (Cuma:10).
Hayat alanında da insanlara yararlı olacak işlerin yerine, vakti nafilelerle geçirmek
İslâmî bir anlam taşımaz. Nafilelerin de zamanı vardır.
Netice olarak iş İslâm’a bırakılırsa, her derde mutlak bir çare bulunacaktır. Kahvehanelerde
tembel tembel oturan yüz binler, toptan çalışmaya sevk edilecektir. İş bulamayanlara
devlet mecburi olarak iş sahaları açacak, bu suretle toplumda meydana gelen bir çok
olumsuzluklar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Çalışmak yemek gibi gereklidir. Zira
çalışmak ruhun ve bedenin zekatı, İslâm’ın kutsal ibadetidir. İşsizlik toplumu alt üst eder.
Devlet bu kötülükten toplumu korumalı, kötülüklerin sebeplerini ortadan kaldırmalıdır.
İslâm’da devlet toplumu, madde ve manada en yüksek refah düzeyine çıkarmakla yükümlüdür.
Ya Rabbi! Bizlere emirlerine uyan, nehiylerinden kaçan bir düzende, İslâm bayrağı
altında yaşamamızı lutfeyle. Amin.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.