İlk önce şunu anlamalıyız: Dini siyasete kimler alet eder. Herhalde dindar olmayanlar alet
ederler. Yoksa bir insan dindarsa, o insanın dini siyasete alet ettiğinden söz etmek çok gülünç olur.
Bir an için Türkiye’nin şartlarına göre konuşalım ve dini siyasete alet etmekten ne
anlaşılmıştır öteden beri, ona bir bakalım: Bir Müslüman düşününüz; bu Müslüman kendini
bildi bileli kulluğunu yerine getiriyorsa, mesela namaz kılıyorsa, oruç tutuyorsa, kadın ise
tesettürüne uyuyorsa ve günlerden bir gün bu memleketteki uygulanan siyaset denince akla
gelen o şeye “bulaşmışsa”, o Müslüman “dini siyasete alet etmekle” suçlanacaktır yüzde yüz.
Peki ama ne yapması bekleniyor böyle bir Müslüman’ın? Siyaset denilince ilk anda akla gelen
o çarpık şeyle uğraşmaya başladı diye “dini siyasete alet etmemek” adına namazı bırakması,
orucu terk etmesi, kadın ise illa şurasını burasını açması mı gerekmektedir bu Müslüman’ın?
Dini yükümlülüklerden sorumlu tutulacağı çağa girdiği günden itibaren, Müslüman’ca
yaşamaya başlamış bir insanın, sonradan bir takım faaliyetler içine girmesiyle birlikte
Müslümanlığını da devam ettiriyor olması, dini siyasete alet etmek midir acaba? Dini siyasete
alet etmek bu olmasa gerektir. Böyle bir kişinin yaptıklarında “dini siyasete alet etmek” gibi
bir suç kesinlikle bulunmamaktadır. Dini siyasete alet etme olsa olsa şöyle olur: Bir insan
Müslüman olduğunu ileri sürmekle birlikte, Müslümanlığının gereklerini yerine getirmiyorsa,
mesela namaz yok, oruç yok ise, fakat siyasete atılarak halkın huzuruna çıktığı zamandan
itibaren sadece gerektikçe, evet sadece siyasetinin gerektirdiği kadar namaz kılmaya
başlamışsa, işte asıl bu adamdır dini siyasete alet eden. Bilinmelidir ki bu tip insanlara İslâm
iltifat etmez ve bunların İslâm’daki hükmü münafıktır.
İslâm kimi insanların yakasına “dini siyasete alet etmek” gibi bir suç işlediği için
yapışacaktır. Kimilerinin yakasında da dini siyasetten ayrı düşündüğü için yapışacaktır. İşte nazik
bir noktaya gelip dayandık. Bu noktada yollar çatallaşmakta, akla kara birbirinden ayrılmaktadır.
Müslüman açısından siyaset demek, yerleşik düzenin öngördüğü ve önayak olduğu
şekilde bir takım partisel çalışmalar içinde bulunmak demek değildir. Müslüman için siyaset
her zaman ve her yerde vardır. Çünkü Müslüman için siyaset esastır. İslam’ı seçen insan,
kendine özgü bir yapısı ve işleyiş biçimi olan bir siyasal hayatı seçen insandır. Bir sorumlu
olarak ibadetlerini eksiksiz bir şekilde yapmaya başladığı çağdan itibaren Müslüman, siyasal
hayata da tam anlamıyla atılmış demektir. Zaten Müslüman’ın yükümlü olduğu ibadetler
arasında siyasal bir varlık göstermesi ve siyasal düzlemde çalışmalar yapması da
bulunmaktadır. Ama bu siyasetin kurallarını başkaları belirlememektedir ve her bakımdan
kendine özgü yapıda bir siyasettir. Bu anlamıyla Müslüman’ın siyasal hayatı, ibadetlerle
yükümlü sayıldığı çağla birlikte başlamaktadır. Bu gerçek anlaşılınca düğüm çözülecektir.
Demek ki Müslüman için siyaset, particilik yapmaktan öte anlam taşımaktadır. Öyle
olunca, Müslüman’ın çok parti esasına dayalı demokratik parlamenter sistemler dışında da
siyasetin tâ içinde bulunması kaçınılmaz bir şeydir.
Hal böyle iken Müslümanların zaman zaman “dini siyasete alet etmek” gibi garip bir
suçlamayla karşı karşıya kalmaları da nereden çıkmaktadır peki? Düşünmeye devam edelim:
Zaman olmuş Müslümanların siyasal bakışları zayıflamış, günlük ibadetlerdeki siyasal çeşniler ve
boyutlar neredeyse yok olmuş, bir namazın, bir orucun, bir zekâtın, bir haccın ve bunlara benzer
daha birçok ibadetin siyasal derinliği kavranamaz hale gelmiştir. Bunu fırsat bilen din karşıtı
çevreler de dini siyasete kolayca alet edebilmişlerdir. Giderek dünyada dini siyasete alet eden
rejimler türemiştir. Tarihin cilvesine bakınız ki, bu rejimler hem suçlu, hem güçlü olmak isteyen
garip bir tutumla, gözlerinin tutmadığı herkesi “dini siyasete alet etmekle” suçlamışlardır.
2
Belki yeteri kadar dikkate alınmayan bir gerçektir ki, mutlak bilginin, mutlak
doğrunun sahibi Yüce Allah (c.c.)’ın çok açık bir siyaseti vardır ve Allah (c.c.)’ın Yüce dini de
asıl itibariyle o ilâhî siyasetin yürürlükte kalması için vardır. Allah (c.c.)’ın dinini, Allah (c.c.)’ın
siyasetine alet etmekten söz edilemez. Çünkü böyle bir iddia, böyle bir şey anlamsız olur
doğrusu. Ama Allah (c.c.)’ın dinini kendi siyasetlerine alet eden kişilerden yada rejimlerden söz
etmek mümkündür. Bu kişilerin ve rejimlerin açık bir suç işlemekte olduğu görülmeli ve hiç
çekinmeksizin dile getirilmelidir.
Günümüzün dini siyasetten ayrı tutmaya özen gösteren, zaten asıl itibariyle “dini
siyasetten ayırma” iddiasıyla ortaya çıkmış bulunan rejimleri, bütün iddialarına karşı
inandırıcı olamamaktadırlar. Bu rejimlerin dini siyasete alet edebilmek için ellerine geçen her
fırsatı en güzel şekilde değerlendirmekten geri durmadıkları da apaçık görülmektedir.
Hususen de camilerden ellerini bir türlü çekmezler. Yine gözden kaçırılacak gibi değildir ki,
bu laik rejimler en nazik zamanlarda dine bel bağlamaktadırlar, dini siyasete alet etmenin en
göze çarpıcı örneklerini sergilemektedirler. Hatta iç ve dış politikalarını ancak ve ancak dini
kendi politikalarına alet etmekle yürütebilmektedirler.
Günümüzün dini siyasete alet eden rejimleri, bu halleriyle, önce kendi laik anlayışları
açısından suçlu duruma düşmektedirler, sonra da Allah (c.c.)’ın yasaları açısından suçlu
duruma düşmektedirler. Bu rejimlerin suçu gerçekten çok büyüktür, şüphesiz ki cezaları da
çok büyük olacaktır.
Dini siyasete alet etmenin esası işte budur ve bu noktada tarihsel bir hesaplaşma
olacaksa ancak bu bakış açısıyla olacaktır.
Şimdi gelelim bunlar şeriattan niçin korkuyorlar? sorusuna! Doğrusu bu “şeriat”
sözcüğü yüzünden az insanın canı yakılmadı şimdiye kadar. Zaman oldu kişiler bu sözcüğü
ağızlarına alamaz oldular. Bakıldı kimin konuşmasında “şeriat” sözcüğü geçmektedir, hemen
onun en münasip, en kestirme yoldan canı yakıldı. Bakıldı kimin konuşmasında “şeriat”
sözcüğü geçmektedir, hemen onun etrafı boşaltıldı ve o insanı yalnızlığa terk etmeye
çalıştılar. Rejim planı iyi yapmıştı. Şeriat kelimesi çok tehlikeliydi. Toplum bütün
unsurlarıyla bu tehlikeye karşı uyarılmalı ve şartlandırılmalıydı. Sonuçta öyle bir noktaya
gelinecekti ki, her kim her ne sebeple olursa olsun bir “şeriat” sözcüğü duyacak yada görecek
olsa anında tepki gösterecek ve duyup gördüğü bu tehlikeye karşı çıkmak için elinden geleni
ardına koymayacaktı. Toplumun tüm unsurları ve hatta şanlı ordu dahil, öyle şartlandırılacaktı
ki, bu konuda “şeriat” sözcüğü nerede görülürse orada hemen başı ezilecekti.
Niçin bu derece aşırı bir tepki, bir düşmanlık gösteriliyordu bu sözcüğe karşı? Şeriat
denildiğinde akla salt İslâm geliyordu da ondan. Öyleyse bu tepki doğrudan doğruya İslâm’a
gösterilmiş bir tepki değil de nedir? Elbette bu tepki doğrudan doğruya İslâm’a karşı
gösterilen bir tepkiydi ve başka bir anlama da kesinlikle alınamazdı. Ne var ki “şeriat
aleyhtarlığı” yapan bu işgüzarlar, bu tepkilerinin doğrudan doğruya İslâm’a gösterilmiş bir
tepki olarak anlaşılmasını asla istemezler ve zaten iş bu aşamaya gelince de senden benden
daha çok İslâmcı kesiliverirler.
Aslında şeriat sözcüğünü ortaya atarak verip veriştiren, ama şeriatı İslâm’la
özdeşleştirenler karşısında İslâm’ı şeriattan dikkatle ayırarak, İslâm’a karşı saygı duruşuna
geçen insanları, kendi mantıklarıyla ve kendi bakış açısından değerlendirecek olursak,
büsbütün de haksız değiller. Bu zihniyette olan tiplerin bu tavırlarından açıkça anlaşılacağı
üzere, adamlar içi boşaltılmış İslâm’a hiçbir zaman karşı değildirler. Ama İslâm’ın
şeraitleşmesine, yani toplumsal bir düzen haline getirilip uygulanmasına şiddetle karşıdırlar.
Ama bütün bunlar işin görünen yüzüdür. Oysa biz asıl işin şimdiye kadar gündeme
getirilmemiş öbür yüzüyle daha çok ilgilenmeliyiz.
3
DİNİ SİYASETE ALET ETMENİN ESASI VE
ŞERİATTAN NİÇİN KORKUYORLAR? -IITürkiye’de
laik uygulamaya geçildiği söylenen bir zamandan beri “şeriat” sözcüğüne
hep tek ve hep aynı anlamın verilmiş olması kimsenin garibine gitmemiştir. Halbuki “şeriat”
sözcüğüne ısrarla hep aynı anlamın yüklenmesinde çok gizli bir hile bulunmaktadır.
Doğrudan doğruya İslâm’a karşı saldırıya geçmek, bir zaman sonra saldırganları haksız bir
duruma itebilecekken, İslâm’a değil ama şeriata karşı çıkıyor görünmek, şeriatı reddetmenin
İslâm’ı reddetmek sayılmayacağı iddiasıyla saldırıyı sürdürmek, belki toplumun kimi
unsurlarını kandırıp kazanabilir ve doğabilecek olası tepkilerin karşı tepkilerle dengelenmesini
sağlayabilirdi. Bu hesap iyi yapılmıştı. Ve bu hesap tuttu. Şeriatın ne olduğunu bilmeyen
bir kısım kafa kağıdı Müslümanları şeriata tavır koydular.
Ama acaba şeriata her zaman tek ve aynı anlamı vermek doğru bir şey midir? Acaba
her “şeriat” denilince İslâm’dan söz edildiği sonucunu çıkarmak, hele hele bu sözcüğün
geçtiği konuşmaları “mevcut düzeni yıkarak yerine dini esaslara dayalı bir devlet düzeni
kurmaya yönelik konuşmalar” olarak yorumlamak mümkün müydü? Şimdi şeriatın bir
“hukuk düzeni” olduğu noktasına geldikten sonra, rahatlıkla daha ileriye gidebiliriz. Şu
sorular etrafında düşünelim biraz da: Aslında yeryüzündeki her rejim bir tür şeriat değil
midir? Şeriatsız bir rejim düşünülebilir mi?
Rengi ve ideali ne olursa olsun, asıl olarak toplumsal hayata yön vermeye talip her
ideolojinin, her sistemin bir de şeriatı yok mudur?
Toplumsal boyutları olan ve insan hayatına kendi açısından bir düzen getirmek isteyen
herhangi bir ideoloji şeriatsız yaşayabilir mi? Mesela kapitalizmi esas alan bir rejimin temelde
bir “kapitalist şeriatı” yani bir “kapitalist hukuk düzeni” yada diyelim ki sosyalizmi esas alan
bir rejimin temelde bir “sosyalist şeriatı” yani “sosyalist hukuk düzeni” bulunmaz mı? Yada
daha dar bir açıdan bakarak ve daha yakın bir örnekten konuşacak olursak, nasıl bir şey
olduğu tam belli olmasa da “kemalist” olduğu söylenen bir rejimin temelinde de bir “kemalist
şeriat” yani “kemalist hukuk düzeni” bulunmaz mı?
Demek oluyor ki her rejimin dayandığı bir şeriatı mutlaka vardır. Ve zaten şeriatsız bir
yönetim de düşünülemez. İnsan için bir hayat tarzı öneren her düşünce, mutlaka kendine
özgü bir şeriata, bir hukuk düzenine oturmak zorundadır.
Mesele bu kadar açık ve basit olduğu halde, tekrar ilk noktaya dönerek soracak
olursak, acaba şimdiye kadar niçin bir şeriat sözcüğü yüzünden birçok insanların canı yandı?
Umulur ki bunun cevabı artık bilinmektedir. Ve umulur ki artık kimse, ağzından çıkan bir
şeriat sözcüğü yüzünden apar topar hapse atılmak istenmesi karşısında suç işlemiş biri gibi
sessiz sedasız kalıp boynunu bükmesin.
Öte yandan, şeriat sözcüğünü duyar duymaz irkilenlerin de bu sözcüğe ister istemez
biraz ısınmaları, daha bir soğukkanlılıkla, daha bir anlayışla yaklaşmaları gerekecektir. Çünkü
nasıl olsa onlarında bir şeriatı vardır. Ve sadece bir sözcük olarak şeriatın korkulacak bir yönü
yoktur. Hâl böyle iken niçin korkuyorlar öyleyse şeriattan? Şeriatı tanımadıkları, şeriatın ne
olduğunu bilmedikleri için herhalde. İşlerine öyle geldiği için de olabilir tabi.
Bu kadar sözden sonra şunu söyleyebiliriz ki, şeriat hak severlerin, hukuk severlerin
tanıdıkça daha çok sevecekleri bir sözcüktür.
Olayın demokratik bağlantısına gelince… “Senin şeriatın sana, benim şeriatım bana”
diyemeyen hiçbir düzenin demokratikliği iddia edilemez. (Zaten iddia eden de yok…)
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.