Dağ başı yalnızlığı ölümden beter …’’diye ….
Öyle yalnız bir anımda ( ki etrafım çok kalabalıktır… )
Dışımdan sıyrılıp içime doğru bir yürüyeyim dedim …
Kendi Hira’ma doğru adımlarken, şunu fark ettim …
‘’ Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum’’ …
Az gidip uz gidememişim…
Kalemi koydum defterimin arasına ve düşünmeye başladım …
Aslında ben güneşle aynı yaştaydım,
Hatta Jüpiter ve Zeus ile aynı masada ...
Dünya benim harflerimin üzerinde dönüyordu…
Şarka doğru dönüyordu yörüngem..
Ben anadan doğma şarklıydım …
Çünkü güneş içimiz de ki Hira dağından yükseliyordu…
Derken, her gece ve gündüz vaktinde,
Her şiir ve düş saatlerinde, yürüyüşlerim çoğaldı
Kimi gün Afrika’da kimi gün Asya’nın bozkırlarında..
Anadolu’nun her bir karışında, aklımı başıma alıp geziniyordum…
Ayaklarım patlarcasına, yüreğim susuzluktan çatlarcasına …
İçimde bir ateş sarıp sarmalıyordu ruhumu …
Ruh ki özgürlüğün kalesi …
Günlerden bir gün, bir gül bahçesinin kapısından geçerken
Gönlümü gülistan eyleyen Sitare ile karşılaştım …
Kalbimle baktım kalbimle gördüm …
Kalbimi gördüm …
İşte o an neden var olduğumu anlamıştım …
O’nu arıyordum …
Aslında herkes onu arıyordu …
Ve sanırım bulmanın kıyısına varmıştım,
Bir tebessüm, bir esenlik,, bir rahmet menbağı…
Görünüp kaybolmuştu Sitare …
Bir hayal bir düş …
Uyandım, saatim durmuş ben işliyordum ..
Ve bulup kaybettiğimi yeni aramak için yola koyulan bir derviş oluvermiştim …
Şehir şehir, şiir şiir, yürek yürek …
‘O’nu arayan, ‘O’nu anlatan, ‘O’na susayan ..
Bir derviş ….
İbrahim İnecik