You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Dar'ul-Harb'te Çocukları Okula Göndermenin Hükmü

Dar'ul-Harb'te Çocukları Okula Göndermenin Hükmü

General
Dar'ul-Harb'te Çocukları Okula Göndermenin Hükmü
Dar'ul-Harb'te Çocukları Okula Göndermenin Hükmü

[Resim: budizmeng32.jpg]
[Resim: booklet_for_schools_534px_w.jpg]
[Resim: Komünist-Hesaplar-Tutmadı.jpg]
İslâm’ın mahkûm olduğu ülkelerin okullarında, çocukların şirkten uzak yetişme özgürlüğünün olmadığı, kimsenin üzerinde pek durmadığı bir durumdur.
Mustevlilerin (işgalci) maşalarının elleriyle yaptırılan inkılaplara, okullarda (Milli (!) Eğitim) dahil edilmiştir.
Konuyla ilgili olarak Muhammed Kutub, “Yirminci yüzyıl cahiliyesi” adlı kitabının 334. sayfasında, sömürgeciliğin İslam akidesini yıkma yöntemlerinden bahsederken şöyle diyor:
“İslamı bilmeyen bir kadın nesli ortaya çıkarmak kaçınılmazdı. Bunun yolu eğitimdi… Daha önce erkekler üzerinde denenmiş olan sömürgeci metodla eğitim. Siyonist haçlı sömürgeciliği, Türkiye’de, Mısır’da, Arapistan’da, Hindistan’da, (Afganistan’ın kurulmasından önce) Endonezya ve Afrika’da özgürlük(!) hareketlerini destekledi. Kadınların hem sömürgeciler, hem hükümetler, hem de misyonerler tarafından kurulan okullardaki eğitim sistemine göre okumalarını teşvik edip yönlendirdi ki böylece sadece hissî olarak İslam’dan uzak olan değil, aynı zamanda dinden nefret edip iğrenen bir kadın nesli yetiştirebilsin.
Siyonist haçlı sömürgeciliği Müslüman kadını Müslüman olsun diye eğitmedi. Ancak kendilerinin de ifade ettiği gibi “özgür” olsun diye eğitti. Bu özgürlük, İslam’dan kurtulmak anlamında bir özgürlük… Okullarda ve üniversitelerde yeni bir genç nesil yetiştirdiler. İşte bugün İslam aleminde varlığını sürdüren bu nesil, Siyonist haçlı sömürgeciliğin nihâî hedefiydi çünkü İslam akidesinden geri kalan kırıntıları yok etmeyi işte bu nesil gerçekleştirecekti.”

Asrımızın, halkından müslüman vatandaşların da olduğu Dar'ul Harb'lerin tağuti eğitim kurumlarının asıl maksat ve hedeflerinin neler olduğu akıl sahibleri için zaten bellidir, ortadadır.


[Resim: im.jpg]
Tağuti düzenlerin işleyişini ve amaçlarını iyice kavrayacak olursak , yapmamız gerekenin ilk olarak öğrenci ve öğretmen olarak şirk planyasından geçmeme hakkı için mücâdele etmek olduğunu anlarız.
Okullardaki küfür - şirk kokan söz ve hareketler, müslüman halkın başörtüsü sorunundan çok fazla önemsenmesi gereken en ciddi problemlerdir.
Başörtüsünden daha öncelikli sorunlar ortadayken, varsa yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya veya Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı bazı memleketlerde yaşasaydık, biz bu tağutların okullarından (rejimlerinden) razı mı olacaktık?
Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana ve baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştıracak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren büyüklerine evlât şöyle diyecek:
"Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, 'Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e itaat etseydik!' derler. 'Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/beylerimize ve büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar' derler. 'Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov." (Ahzâb, 66-68)
Dar'ul harbte yaşayan müslümanların sıkıntılarından biri de çocukların okutulması sorunudur. Tehlikeli bir durum olmakla beraber, müslümanların bir an önce alternatif medreseler oluşturması gerekmektedir.
Çocuklarımız evde saksıdaki çiçekler gibi yetiştirilemeyecekler, bu topluun sorunları ve dertleriyle meşgul olup mucadele etmeye hazırlanacaklardır. Aksi taktirde büyük bir kısmı iki lafı bir araya getiremeyen , karşısındaki insanla sohbet edip tebliğ yapamayan, pisikolojisi bozuk içe kapanık nesiller meydana gelecektir ki bunlarla bir cemaat devlete yürüyemeyecektir.
Tabi bu medrese oluştururken, zengin müslümanların haricinde fakir müslümanlar da dikkate alınmalı.
Bu sureç içerisinde müslüman velilerin, çocuklarına azami dikkat edip sahip çıkmalı, çocuğun eğitimini tağuti düzene göndermeden vermeye çalışmalıdır.
Çocuğunun eğitimiyle maddiyat sebebiyle ilgilenemeyen, alternatif bir eğitime veremeyen müslümanların da çocuklarına okula gitme esnasındaki küfür, şirk, haram meselelerini izah etmeli, bunlardan sakındırmaya çalışmalıdır.

Zira Rabbimiz Allah c.c. şöyle buyurmaktadır :
“Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır.” (Tahrim / 6)

Hz. Ömer (r.anh.) bu ayeti duyduğunda Rasulullah (s.a.v.)e şöyle sormuştur:
“Ya Rasulullah! Kendimizi ateşten koruruz. Ancak çocuklarımızı nasıl koruyabiliriz?” diye sormuş; Rasulullah (s.a.v.) :
“Allah’ın sizi sakındırdığı şeylerden onları sakındırır ve Allah’ın size emrettiği şeyleri onlara emrederseniz. İşte bu şekilde onları korumuş olursunuz” demiştir..
Bu konuyla ilgili Rasulullah (s.a.v.) Müslüman babaların çocuklarına karşı görevlerini şu şekilde vurgulamaktadır:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.” (Buhârî, I, 215)

Şehid Seyyid Kutub'un kardeşi Muhammed Kutub, Vakîuna el-Muasır kitabı sayfa 503'te, günümüz okullarının durumu ve amaçları hakkında şöyle demektedir:
“Şüphesiz bu okullar cahiliyye devrinin boyasıyla boyanmışlardır. İslam düşmanları bu okulları açarken bizleri dinden çıkarmak için açmışlardır. Müslümanları tamamen dinden çıkarmayı başaramamış olsalar da içinde anlatılan vatancılık, kavmiyetçilik, laiklik, sosyalizm gibi kavramların özendirilmesi günah olarak yeterlidir. Bu okulların hedefi insanları Allah’a kulluk etmekten uzaklaştırmaktır.” (Vakîuna el-Muasır , 503)

Hepimizin çok iyi bildiği gibi, bugün tağuti düzenin okullarında çocuklar her sabah Putun ve tağuti rejimin simgesi Bayrağın karşısında sıraya geçerek ant içerler. Ant ismi konularak söylenen bu sözlerin içerisinde şirk, küfür cümlelerde bulunduğu malumdur.

İslam'da And-Yemin sadece Allah adına yapılır. Yemin sâdece Allah adına yapılır. Meselâ “Vallahi, Billahi, Tallahi” gibi. “Babamın başı için, çocuğumun başı için”; “Oğlumun ölüsünü göreyim” şeklinde yaratılmış birinin başına veya hayatına yemin etmek de câiz değildir. Aksi taktirde başkası adına yapılan And'lar ehl-i sünnet akidesine göre küçük şirk içerir.
“Babalarınıza, annelerinize ve putlara yemin etmeyiniz. Allah’tan başkasına yemin etmeyin, Allah’a da ancak yemininizde doğru olduğunuz zaman yemin ediniz.” (Ebû Dâvud, Eyman ve’n-Nuzur: 5)
"Kim yemin edecekse Allah'a yemin etsin veya sussun”(Buhari, Eyman 3).
Kim Allah'tan başkasına yemin ederse kafir ve ya müşrik olur"(Tirmizi)
"Kim lat ve Uzza adına yemin ederse "la ilahe il lallah" desin" Kim arkadaşına "gel kumar oynayalım" derse sadaka versin.(Buhari, Muslim)
Bununla beraber bu cümleleri söyleyen çocuk ergenlik çağına gelmediği sürece şirke girmez. Rasulullah(s.a.v.) "3 kişiden kalemin kaldırıldığını" buyurmuş ve bunlardan bir tanesinin de "ergenlik çağına gelene dek çocuk" olduğunu bildirmiştir.
Şunu bilmeliyiz ki "hükmün varlığı illetin varlığına bağlıdır".
Bu meselede illet ise tekliftir. Yani ergenlik çağına girmektir. Çocukta olmadığı için çocuk küfür sözlerinde ya da amellerinde bulunsa bile kâfir olmaz. Bununla beraber bazı alimler çocuk küfür bir söz söyler ya da amel işlerse kâfir olur demişlerdir.(El-Fıkhu Ala Mezahibi-l Erbaa, 5/434)
Önemle bilmemiz gereken başka bir konu da; kişi ister mükellef olsun ister mükellef olmasın heykel veya tağutu temsil eden bayrağın önünde durursa hemen küfrüne hükmedilemez.
Akla şöyle soru gelebilir:
"Daha önceden bu bayraklar İslam devletini temsil ediyordu. Şimdi de aynı bayraktır."
Hayır, Allah’ın indirdiği ahkâmı terk edip yasaklayan tağutların bayrakları küfrün şiarlarıdır. Kim onlara tazimde bulunursa küfre girer.
Ancak muvahhid bir Müslümanın elinde küfrün şiarı olan bir bayrağı görmemiz sonucunda onu hemen tekfir edemeyiz. Onun bu bayrağı taşımasında niyetini-kastını açığa çıkarmamız ve tevilini öğrenmemiz zaruridir.

Bu bayrak ve heykel onların şiarlarındandır. Malum olduğu üzere şiarlar yalnız başına küfrü gerektirmez. Ancak bununla birlikte menfaat ve zarar inancı olursa o zaman heykelin ve bayrağın önünde duran küfre girer ve cahiliyye devrindeki puta tapan putperestler gibi müşrik gibi olur. Çünkü putperestler hem putun karşısında tazim ederek dururlardı hem de putlardan menfaat ve zarar inancı taşırlardı. Ama heykel veya bayrağın önünde durup yapılan tazim; menfaat ve zarar inancı taşımıyorsa sahibinin şirkle itham edilmesi için yeterli değildir.
Çünkü bu durum , sahibini direk olarak küfre götüren bir durum değildir. Bilindiği üzere Kâbe’de 300’ün üzerinde put mevcutken Rasulullah (s.a.v.) orada rabbine ibadet ediyordu.
İslam dini öncesinde Allah'a ibadet secdesinden başka, insanların yüksek mertebede, makamda gördükleri şahıslara da saygı secdesi yaptıkları bilinen bir gerçektir.
-"Ne zaman ki, onlar Yusuf'un yanına vardılar, işte o zaman Yusuf anasını ve babasını kucakladı, yanına aldı ve "Buyurun Allah'ın dilemesiyle güven içinde Mısır'a girin" dedi.
- Anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine oturttu ve hepsi birden Yusuf için secdeye kapandılar. Bunun üzerine Yusuf dedi ki: " İşte bu durum, o rüyamın çıkmasıdır. Gerçekten Rabbim onu hak rüya kıldı."(Yusuf 99 -100)

Saygı secdesini İslam nesh etmiş kaldırmıştır.
Hadis Hadisin kaynakları ise Ahmed bin Hanbel’in Musnedi, Taberani, İbni Mace, Bezzar gibi kaynaklarda Abdullah bin Ebi Evfa, Suheb-i Rûmî; Ebu Zabyen ve Zeyd bin Erkam gibi sahabilerden şu manada hadis gelmektedir.
Hadisin rivayetlerinden bir tanesini aktaralım :

Abdullah bin ebi Evfa diyor ki ; Muaz , Şam’dan gelince Rasulullah’a secdeye kapandı.
Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Ey Muaz bu da ne ?”
Muaz dedi ki: “Ben Şam’a vardım. Orada şuna denk geldim ki, Şam’daki Hırıstiyanlar Oskoflarına, patriklerine secde ediyorlar. İçimden şunu arzuladım ki “biz bunu Rasulullah’a da yapalım ve yaptım”
Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Yapma, çünkü ben bir kişinin başka birine secde etmesini emredecek olsaydım kadının kocasına secde etmesini emretmiş olurdu. Allah’a yemin olsunki kadın beyinin hakkını ödemeden Rabbinin hakkını ödeyemez”
…….
(Sunen-i İbn-i Mace, Bab: Hakku-z Zevc Alel Mir'eh, Hadis No: 1843 ; İbn-i Mace, Abdullah bin Ebi Evfa'dan (r.aleyh) rivayet etmiştir. Ahmed B. Hanbel, Musned)

Rasulullah (s.a.v.), Muaz b. Cebel'i tekfir etmemiştir. Bu olay ile Saygı secdesi kaldırılmış , caiz olmazdığı bildirilmiştir.
İbadet secdesi ise sadece Allaha yapılmaktadır. Allah'tan başkasına İbadet ve menfaat beklemek kastı ile yapılırsa sahibini muşrik kafir yapar!
Bu gibi konularda Şeyh Makdisi şöyle diyor:
"Kafirlerin küfre delaleti açık olmayan bayrağını veya simgelerini taşımak , devlet dairelerinde veya meydanlarda asılmış resimlerin altında bulunmak.
Bunların hiç birisi tekfir için yeterli birer sebep niteliğinde değildir. Bayrak sebebiyle insanları tekfir edenler, bildiğimiz kadarıyla şu iki sebebe binaen bunu yapmaktadırlar;
Birincisi : onları yüceltmek ve saygı göstermek, putlara sevgi ve tazim göstermek gibidir ilkesi. Halbuki bu doğru ve iyi bir tespit değildir. Putları yüceltmek , ilahlaştırma ve kulluk manasındadır. Korku ve umudun bulunduğu bir ibadettir. Bunu yapanlar putlara korku ve ümit bağlarlar, putların fayda ve zarar verdiğini ve Allah Tealaya yaklaştırdığını düşünürler.
Yüceltme fiilinde korku ümit ilahlaştırma sevgi ve sevap düşüncesi yoksa, ibadet veya şirk anlamına da gelmez. Aşırılık ve abartma ile yapılması halinde, buna yol açabilecek bir kapı niteliğini alır. Aynı şekilde her sevgi ve korkuda ibadet değildir. Mutlaka bunların ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir.
Kimsenin, bu bayrak ve buna benzer simgeleri ibadet niteliğiyle yücelttiğini bilmiyorum. Sadece abartma kabilinden bir yüceltme bulunmaktadır. Şirke yol açabileceği endişesi taşıyan, ama kendisi şirk olmayan yüceltme, abartma, saygı ve tazim olsa olsa Rasulullah (s.a.v.) in yasakladığı, yöneticilere saygı adına ayağa kalkma türünden bir meseledir.
Rasulullah(s.a.v.) hasta iken oturarak namaz kıldığında sahabe(r.anhum) un oturmadığını görünce onları bundan nehy etmiş ve şöyle demiştir:
‘Az önce nerdeyse Bizans ve İranlıların yaptığını yapacaktınız. Kralları otururken onlar ayakta dururlar. Siz bunu yapmayın.’ (Muslim)
İmam Ahmed’in rivayetinde ise şöyle geçmektedir:
‘ Acemin birbirlerine saygı göstermek amacıyla ayağa kalktığı gibi sizde ayağa kalkmayın.’ (Musned c.5 s.253-256)

Sahabe (r.anhum) un bu şekilde davranması, küfür anlamı taşımamıştır. Elle selamlama, saygı ve tazim gösterme, ayağa kalkma gibi günümüz devletlerinin ortaya çıkardığı bu törenler, İslam devletini yok eden , Müslümanları bölüp parçalayan , İslam’ın bayrağını indiren bu yönetimler ve devletlerin simgelerine saygı anlamı taşısa bile ,mücerret olarak küfre götüren bir ibadet anlamı taşımaz.

Bu mesele için 'Saygı ve bağlılık içinde Allah a kulluk edin' (Bakara 238) ayetini delil göstermekte doğru değildir.
Uzunca ayakta durmak anlamında kullanılsa bile, ayette geçen kunuttan maksat , namaz ve içinde dua bulunan ibadetlerdir. Yoksa herhangi bir amaçla mübah olan ayakta durma veya yasaklanan saygı ve hürmet için ayakta durma manasında değildir. Bu duruşların hiçbiri ibadet veya küfür niteliğinde olmaz.
Alimler, kunut sözcüğünün on kadar manası olduğunu belirtmişlerdir. (Şevkani; Neylul Evtar, Kitabul-libas)



Bu sebeble bir Müslümanın veya çocuğun bu tip heykellerin ve bayrakların önünde durduğu görüldüğü zaman bunun sebebinin kendisine sorulması lazımdır. Menfaat ve zarar inancı olursa küfre girip müşrik olmuş demektir.

Okula çocuklarını gönderen velillerin, Tağuti rejimin okul küfürlerini iyice öğrendikten sonra, çocuklarının anlayabileceği ve uygulayabileceği şekilde izah etmeli ve çocuğunu yakın takibe almalıdır.
Mesela, Okula giriş "tören tazim"lerinden sonra (okulun dış kapısında) çocuğunu okula bırakmalı, ant içme merasimleri yapılırken put sahibine ve sevicilerine küfr edip buğz ettirilmeli; kız erkek karışık (karma eğitim) oturmasına müsade etmemeli gerekirse sorumlu öğretmenle görüşülüp bu konuda hassas olduğumuzu bildirmeliyiz.
Okulun giyim kuşamında İslam'a aykırı tarzlara uymayıp sabote etmek, tağutu övüp dua eden andı izah edip tehlikeli lafızları uyarmalı, tağuti düzenin bayramlarını ya da düzen kurucularının ölüm bayramlarının törenlerine vs. çocuğunu kesinlikle bırakmamalıdır.
Her ne kadar bu okul meselesi tehlikeli durumlar söz konusu olsa da, buna çözüm bulamayan, çocuğunu elinden geldiğince yetiştirip sakındıran veliler ve çocukları, haram işlemiş olsalar da tekfir edilmemelidirler
Üstte saydığımız "sakınma tedbirlerini" almayan, yada alamayan vurdumduymaz ihmalkar veliler , çocuklarını okula gönderemezler.

Evet, Bedir cihadında muşrik esirler, müslümanların okuma yazma bilmeyenlerine okuma yazmayı öğretmesine izin verilmiş, bu sayede özgürlüklerine kavuşan muşrik öğretmenler olmuştu. Tabi buradaki şartlar günümüze ne kadarı benzer ne kadarı benzemez ayrı bir meseledir.

Okula giden çocuklar ve velileri hakkında ifrata kaçarak tekfirde aşırılığa düşen gençler, meseleyi ilmi şekilde araştırmak yerine yüzeysel ve sığ bir biçimde "putun karşına geçti, and içti" vs diyerek hemen basitçe tekfire yönelmektedirler.

Bu arkadaşlar, meseleye ilmi açıdan bakacak olsalar, tağutu bilip sakındırmaya çalışan veliler ile sevip sakındırmayan, rejimden razı olanlardan ayırım yapmadan aynı kefeye koyma zulmünü yaptıklarını fark edeceklerdir.
Evet kişi çocuğunu okula gönderir, çocuğunun eğitimini tamamlayarak tağutlara bağlı bir birey olmasını hedefliyor ise bu zaten apaçık küfürdür.

Bunun dışında günümüz ortamında Müslüman bir kimsenin çocuğunu bu okullara göndermesi haramdır. Ancak çocuğunu bu okullara gönderen babayı, “Küfre rıza göstermek küfürdür” diyerek tekfir etmek yersizdir.
Çünkü bu durumda küfre açık delil olacak bir şey yoktur. Ayrıca Hanefilere göre rıza, bir işi seve seve yapmak demektir. Müslümanın ise bu okullarda yapılan küfrü ve münkeri sevmesi söz konusu bile olamaz.
Çocuğun velisi durumunda olan babaya gelince, işte konunun en ihtilaflı tarafı burasıdır.
Acaba babanın bu fiili küfre rıza kapsamında değerlendirilebilir mi? Bir kimse velayeti altındaki kimselerin küfre girmesine rıza göstermesi sebebiyle kafir olur mu?
İlim ehli arasında bu konu oldukça ihtilaflıdır.
Ulemanın ekserisi kişinin bizzat kendisine yönelik küfre rızasını küfür kabul etmekle birlikte, bir başkasının küfrüne rıza göstermesinde ise ihtilaf etmişlerdir.
Alimlerin ekserisi bunu küfür kabul ederlerken, bir kısmı ise bir başkasının küfrüne rıza göstermenin küfür olmayacağını söylemişlerdir. Bilhassa Hanefi alimleri bir amirin, emri altındakilere küfürle emretmesini dahi küfür olmayacağını söylemişlerdir.
Bununla beraber, bir başkasının küfrüne rıza göstermenin tezahüründe sadece amel yeterli midir?Yoksa kavli bir beyan da şart mıdır?
İşte asıl ihtilaf edilen husus bu noktadadır.

İlmi az olan bazıları, bu insanlar söz konusu küfürlere razılar diye sırf okullara çocuklarını gönderdikleri için onları tekfir etmektedirler. Yani göndermenin razı olmak olduğunu söylerler. Ancak çocuklarını okullara gönderenlerin çoğu sadece ve sadece okuma - yazma, matematik vs. gibi ilimleri öğrenmek için çocuklarını gönderirler. Bu gibi insanların hallerini şu şekilde inceleyebiliriz:

1)Büyük bir kısmı okuldaki küfürlerden herhangi bir şekilde haberdar değillerdir. Kişi haberdar olmadığı fiilden nasıl razı olabilir ki?!
Çoğu veliler çocuklarının okulda ne yaptığını okuduğu kitapların ne içerdiğini bilmemektedir ve hayatı boyunca bu veli bir okul kitabını dahi açmamıştır.

2)Okuldaki küfürlerden haberdar olanlar ise iki bölümdür:

A) Onlardan razı olduğunu açıklayanlar. Böyle insanlar çocuklarını okula göndermeseler de küfürden razı oldukları için kâfir olmuşlardır.

B) Okuldaki küfürlerden haberdar olup razı olmadığını söyleyenler. Her ne kadar göndermeyi rızanın alameti olarak kabul etsek bile sözlü ikrarla karşı geldiği zaman (yani kişi açık bir şekilde küfürden razı olmadığını ikrar ettiği zaman) ona (göndermek rızaya alamettir sözüne) itibar edilmez.

Demokrasi, laiklik, sosyalizm rejimleriyle idare edilen ülkelerin okullarında öğretilen küfri akideleri fark edip dini hassasiyete sahip olan insanlar söz konusu küfür akidelerini kabul etmediklerini ve çocuklarını uyardıklarını söylemektedirler. Bazıları ise okuma yazma bilmesinin önemli olduğunu başka bir İslami alternatif bulunmadığı için çocuğunu bu okullara gönderdiklerini söylemektedirler.
Bugün devletlerin çoğunda eğitimin belli yıllar için mecburiyeti vardır (8 yıl-12 yıl). Çocuğunu göndermeyen ise hapse, mali zararlar, ev haczi gibi sıkıntılara maruz kalabilme cezaları kanunlarında mevcuttur. Yani ikrah şüphesi söz konusu olabilir.

İlim yerine duygusallığa kapılanların terennumu:
''Çocuğu okula göndermek bi'zatihi küfürdür.'' Zannı


Allah imam Şevkani ye rahmet etsin doğru söylemiştir: Dedi ki: “Dinini tehlikeye atmak isteyenler ise ancak kendi aleyhlerine bir cinayet işlemiş olur.''
Bu söz ile ilim, hikmet, iman ve Allah’tan korku ile dolu olan eski muhakkik âlimlerimizin sözleri arasında bir mukayese yap, hüküm senindir.
Dediler ki: ''Küfre razı olmak mutlak bir şekilde küfür değildir. Küfre razı olmak ancak istihzan (kabullenmek ve iyi görmek) sebebi ile küfür olur''
Onların delilleri ise Musa(as)’ın Firavunun ölene kadar kâfir kalması için beddua etmesi ve daha başka deliller.
“Musa dedi ki “Ey Rabbimiz! Sen Firavun'a ve adamlarına şu dünya hayatında göz kamaştırıcı zenginlik ve bol bol servet verdin. Ey Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz! Onların mallarını sil süpür ve kalblerine sıkıntı düşür. Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.” (Yunus 88)

Keşmiri (rh) şöyle der: Bazı âlimler, bir şahsın kâfir olarak ölmesi için beddua etmenin küfür olmadığına dair bu ayeti delil gösterdiler. Tabiî ki eğer bedduanın sebebi küfrü beğenmesi değil, Allah Tealanın bu kişiden intikam almasını temenni etmek ise bu küfür değildir. Bu görüşü şeyhu'l-islam Havahir Zade benimsemiştir. Dolayısıyla onların(âlimlerin) başkasının küfrüne razı olmak küfürdür sözü mutlak bir şekilde anlaşılmamalıdır. Bilakis beğenmek şartına bağlanmalıdır.
Ancak ''Zahira'' kitabının muellifi şöyle demiştir:
İmam Ebu Hanife’den, başkasının küfrüne razı olmanın küfür olduğuna dair bir rivayet bulduk ve ayrıntısını görmedik. Hâlbuki Ebu Mansur Maturi den nakledilen görüşe göre ayrıntı vermek gerekir.
Dolayısıyla meselede ihtilaf vardır ve kabul edilmeye şayan görüş şudur ki:
Küfrün kendisinden razı olmak, yani küfür olduğu için küfre razı olmak küfürdür. Bu şart önemlidir.
Hâlbuki küfrün elim azabın sebebi olacağı veya Allah ın kaderinden olduğu için küfre razı olmak küfür değildir.
Mekke’nin fethinden gelen sahih hadis bu görüşü destekler.
Burada kast ettiğimiz hadis ibn Ebi Serah ile Osman(r.anh) ın hadisidir. Nebi (s.a.v.) sahabelerden birsi kalkıp onu öldürsün diye durumun başında susmuştur. Daha sonra tövbesini kabul etmiştir.
(Bu hadisi ibn Ebi Şeybe Ebu Davud Nesai ibn Merdebey Sa'd(ra)dan rivayet etmişlerdir siyerde meşhurdur.)
Alimlerin bir kısmı, kişinin sadece amelinin küfre rıza gösterdiğine dair yeterli bir delil olduğunu söylerlerken alimlerin bir kısmı ise, rızanın kalbin ameli olduğunu, kalbin amelinin ise ancak kavli bir beyanla sabit olabileceğini, bu sebepten dolayı kişinin küfre rızasının amel ile değil söz ile sabit olacağını söylemişlerdir.

Bu görüşte olan alimlere göre, çocuğunu tağuti rejimin okullarına teslim eden bir velinin bu ameli onun küfre rıza gösterdiğine delalet etmemektedir. Bilakis sözlü olarak çocuğunun bu fiillerinden razı olduğunu beyan etmesi gerekir.
Burada ihtilafları zikretmekteki amacımız bir tercih yapmak değil, bilakis konu üzerinde ihtilaf olduğunu açığa çıkarmamızdır. Zira tekfir hükmü ancak muttefekun aleyh bir şekilde sabit olur. İhtilafın olduğu yerde tekfirden bahsetmek mümkün değildir.

Bu ihtilaflara binaen, çocuğunu okula gönderen bir babanın kat’i suretle haram olmasına karşılık bu kişinin küfründen bahsetmek, kafir olacağını söylemek hatalı ve tehlikeli bir görüştür. Çünkü konu üzerinde ciddi ihtilaflar mevcuttur.

Baştan beri saydığımız sakıncalı durumlara rağmen Dar'ul Harb'te muttakilerin çocuklarını okula göndermeyip eğitimlerini özel olarak vermeleri takdir edilecek bir davranıştır. Böyle müslümanlar ancak tebrik edilebilirler.

Fakat yukarıdaki sıkıntılı ve sakıncalı durumları bilerek çocuğunu okula gönderdiği halde, ant törenlerinden ve sakıncalı eğitim bilgilerinden sakındırıp bilgi donanımını yükleyebilen veliler; bunları yapmayan , tağuti düzeni ve okulları kendinden gören, benimseyen ve kendi çocuğunu tağuti rejimde görev almasını benimseyen bihaber vatandaşlar gibi kesinlikle tekfir edilemezler!

Bir müslüman, okuldaki fitnelerden çocuğunu sakndıran, tağuta küfr edip buğzettiren, bayram ve törenlerine iştirak ettirmeyen kardeşlerini, bu meseleden dolayı, ilmi nassları asli mecrasından çıkararak yorum ve teville tekfir ederek kafir muamelesi yaparak uzaklaşması ancak fitne ve fesada sebeb olur. Zaten tağutla uğraşan müslümanların başına bir de kendisi musallat olmamalıdır.

Bu konuda tekfirden ziyade müslümanlara düşen bir an önce "nasıl kendi medreselerimizi kurup, İslam'ca bir eğitim ve okul nasıl oluşturmalıyız" sorusuna çözüm aramaktır.
Muvahhid bir veli, öncelikle çocuğuna Kur’an’ı ve tevhidi öğretmeye çalışmalıdır.
Bununla birlikte Kur’an’ın indiği dil olan Arabca dilini öğretmeye çalışmalı, kendisinin öğretecek imkânı yoksa Arabca ilimlerinin ve İslami ilimlerin öğretildiği bir okula (medreseye) çocuğunu göndermelidir.
Çocuk bir taraftan İslami ilimleri alırken diğer taraftan da özellikle (dışarıdan bitirmek tercih sebebi) lise diploması alabilir ve bu sayede yurt dışında (özellikle Arab dünyasında İslam ilimlerinin öğretildiği) birçok üniversitede okuma imkânı kazanabilir.
Çocuğunu tüm bu anlatılanlara rağmen radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn, yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından Cumartesi ve Pazar günleri, hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir. Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir. Bir mahallede 5-10 velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları için alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi olmadıklarındandır.
Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı müslümanca değerlendirmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlemelidir. Her akşam, okul, TV., sokak gibi çocuğu etkileyen tüm etkenler ana-baba tarafından gözden geçirilmeli, özellikle şirk unsurları en hassas ölçüyle tespit edilip izâle edilmeli, yerine tevhîdî özellikler geçirilmelidir.
Unutmamalıyız ki, yaşlıyken öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine yazılan yazı gibidir.

Çocuğu okula göndermenin küfür (kayıtsız şartsız kafir) olmaması, onun helal olması anlamına gelmez!

Bilakis söz konusu tagutun okulları bu zamanın en büyük fitnelerindendir. Söz konusu okullardaki akidevi, ahlaki ve terbiyevi bozukluklar pek çoktur. Bazı kimselerin "çocukları tagutun okullarına göndermek; küfür değildir" dersek, insanlar hemen cesaretlenip, çocuklarını hemen okula gönderir" diyorlar.
İnsanların çocuklarını okula göndermemeleri için bunu sıkı tutarak, göndermenin küfür olduğunu söyleyerek tekfire kadar gitmektedirler ki bu da tehlikeli ve ifrata düşmektir.
Allah Tealanın dinine yapılan her muhalefeti sınıflandırarak bunlara uygun isim (mekruh küçük/büyük günah küfür gibi..) ve ceza vermiştir. Dinimizde bir eksiklik yoktur. Din tamamlanmıştır. (Maide 3)

Böyle söyleyerek şeriatta sanki bir eksiklik varmış gibi bunu tamamlamaya çalışıyorlar.
Mesela ‘zina küfür değildir’ desek bazı cahil insanlar zina edebilir. Onlara ‘zina küfürdür’ desek belki zina etmezler… ‘Zina küfürdür’ dediğimiz için bazı cahil insanlar zinadan vazgeçerse; bu sözün doğru olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla biz Allah’ın koymuş olduğu sınırları aşmayız… Dinimizi sahih nasslarla anlatırız. Zaten Allah Teala isteseydi Cehennemi yaratmadan insanların bir günah dahi işlemesini takdir etmezdi. Lakin çeşitli hikmetlerin gerçekleşmesi için bunu takdir etti. Dolayısıyla, Allah ın dininin bir vasiye ihtiyacı yoktur.

Şeyh Makdisi, okulların fesadlarını ayrıntılı bir şekilde anlatan yaklaşık 300 sayfalık bir kitap yazmıştır. İslam dünyasından çeşitli okulları önek göstermiştir. Şeyh Makdisi'nin tekfir konusunda taviz vermediği herkes tarafından bilinmektedir. Buna rağmen ne bahsedilen eserde ne başka eserlerinde nede diğer alimler çocuğun okula gönderilmesinin küfür olduğunu söylememiştir. Hatta getirdiği bazı örneklerde sanki Türkiye okullarından bahsediyormuş gibi görülebilir. Hatta bazı okulların Türkiye okullarından daha kötü olduğu görülüyor. Buna rağmen Şeyh Makdisi çocuğunu o okula gönderenleri tekfir etmemiş onların eleştirirken bile haklarında sık sık Müslüman ifadesi kullanmıştır.


Şeyh Makdisi; Fesad Medreseleri kitabında şöyle demektedir:
Bayrak sadece hakim sistemin sembolüdür. Bilindiği gibi bütün muvahhidlerden istenen; ister put ister kanun ister taş ister anayasa ister hükümet ister güneş yada ay olsun bütün tagutları inkar etmesidir. Bu ibadet ister ruku ederek saygı göstererek itaat ederek vs. olsun fark etmez. Bir muvahhidin çocuklarına bunu öğretmesi bu şekilde yetiştirmesi gerekir. Çünkü bu LA İLAHE İLLALLAH ın gereklerindendir. Muvahhid bir Müslüman’ın vazifesi ise öncelikle bu fesat medreselerine çocuğunu göndererek onu bozguna uğratmak yerine, çocuklarına bu tagutlardan beri olması gerektiğini öğretmesidir. Batıl olup kendisine saygı gösterilen her şeyde, bu temel ilkenin göz önüne alınması gerekir.
Allah’a saygı gösterircesine saygı gösterilen, Allah’ı severcesine sevilen bu bez parçasına saygı göstermemesini emretmelidir. Ancak ne yazık ki günümüzde koyun sürüleri mesabesinde olan insanların bir çoğu bu bez parçasına Allah’a gösterilmesi gereken saygıdan daha fazlasını göstermektedir. (Fesad Medreseleri 94-95)

'Türkiye’nin durumu farklıdır !' Zannı :


Bu şüphe onların diğer İslam ülkelerindeki halkı tekfir etmemelerine mazeret olmaktadır. Bu şekilde Müslümanların ekseriyetini tekfir etmekten kurtulmuş olurlar. Çünkü Müslümanların ekseriyetini tekfir edenlerin harici olduklarında şüphe yoktur. Yoksa tekfirde sadece Türkiye ile sınırlı kalmayacaklardır. Aynı şekilde bu şüphe, bu grubun selef âlimlerine ve muasır cihad âlimlerine muhalefet etmemek için bir bahane olmuştur. 'Bu âlimler Türkiye’nin durumundan haberdar değildirler' sözü ile kendilerini (iç duygularını yatıştırmaya) ikna etmeye çalışırlar. Ama sadece kendilerini kandırırlar.

İlk olarak bu söz gerçekten doğru ise yani Türkiye halkının durumu diğer İslam ülkelerinin halkından farklı ise bu durum; ehliyeti ve ilmi olmayan kimselere böyle hassas bir konuda konuşma hakkı vermez. Ancak durum muteber âlimlere iletilir ve onlardan bir bilgi gelene kadar durmak gerekir.

İkinci olarak ise; küfür konusunda sayı ile değil, nevi ile davranılır. Yani bir küfür fiili işleyen kâfir olduğu gibi 15 küfür fiili işleyende kâfirdir. İkisi de İslam’ın gözünde birdir.

Misal verecek olursak, Türkiye okullarında 15 küfür akidesi öğretiliyorsa ve başka Müslüman ülkenin okulunda sadece bir tane küfür akidesi öğretiliyorsa iman ve küfür yönünden her iki okula çocuk göndermek aynı olur.


Aynı şekilde ülkeler arasında farklılığa bakarken küfür eylemlerle, günah fesat ve ahlaki bozukluklar arasında ayırım yapmak gerekir. Şüphesiz ki Türkiye, Tunus gibi ülkeler bu yönden daha ağırdır. Toplumlarında munkerler, içkiler, zinalar.....daha yaygındır. Ancak ilim ehli duygusal bir şekilde davranmamalıdır. İslam veya küfür hükmü vermek için halkın fesatlarına değil şeriatın ölçülerine bakılmalıdır.


Şeyh Makdisi; Akidemiz kitabı, Küfür babında şöyle buyurmaktadır :
"Tağutların okullarına buğzeder, onlardan uzak durmaya çağırırız. Eğitim ve öğretim olarak bu okullara giden kimseleri tekfir etmeyiz. Ancak bu kurumlara giden kimse küfre ortaklık eder veya onu caiz kılar ya da küfre çağırırsa, onu tekfir ederiz.
Şeriatın yasakladığı bir durum olmadığı sürece, faydalı dünyevi ilmin öğrenilmesine engel olmayız. Vesileleri terk etmeye çağırmayız.
Nesilleri Tevhid üzere terbiye etmeye ve Allah’ın dininin sadık askerleri ve yardımcıları olmaları için, din ve dünya işlerinde onları bilinçlendirmeye teşvik ederiz."
“Zalimler, nasıl bir inkılab ile devrileceklerini pek yakında görecekler!” ( Şuara 227)
Rabbim; ümmeti aşırılardan muhafaza etsin.
Rabbim; müslümanlara merhamet etsin..
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 16-02-2013, Saat:05:15 PM, Düzenleyen: karadamlalar.
General
RE: Dar'ul-Harb'te Çocukları Okula Göndermenin Hükmü
bu yazılar ne yav okunmaz :D fontunu değiştireyim
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
Üye
RE: Dar'ul-Harb'te Çocukları Okula Göndermenin Hükmü
Kardeş güzel yazı Allah razı olsun. Baştan epeyce bir okudum bir baktım daha yaklaşık olarak çeyreğini okumuşum hızlı hızlı geçtim artık. Ama çok üzüldüm. Demek öğrenci iken küçük şirke giriyormuşuz. Bunun içinde ayrıca tövbe etmek gerek. Evlenme isteğim bir kez daha sönmüş oldu. bu ülkede yaşıyorsak çocuk okutmak zorunlu maalesef. bari ben yandım aile kurup çocuk olursa çocuklarımı da yakmayayım Sad
Bunu ilk beğenen sen ol.
Profesör
RE: Dar'ul-Harb'te Çocukları Okula Göndermenin Hükmü
"İlim Çinde de olsa gidip araştırın, bulup alın." (bk. Acluni, Keşf'ü-l Hafa, I/138; Beyhaki, Şuabu'l- İman, II/254)

bu hadisi şerif varken
sorun nedir ??

Çin'nin hangi tür bir kültüre sahip olduğunu bilmeyen yoktur sanırım.



ama size göre şimdi bu hadis de uydurmadır gülücük
"Ey Sevgili!..
Bir geceliğine değiş tokuş etseydik yüreğimizi,
Taşıyabilir miydin acaba bendeki seni!..
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Dar'ul-Harb'te Çocukları Okula Göndermenin Hükmü
bana göre değil hadis ulemasına göre o hadis uydurmadır, ve hatta o hadisi kitabına alan acluninin o kitabı da uydurma hadisleri tanıtma amacıyla yazılmış bir kitaptır. mana olarak doğrudur diyebiliriz kısmen, fakat müslümanı günaha sokacak ortamda bahane ilim oluyor sonra bakıyorsunuz bir süre içinde müslümanın müslümanlığı gidiyor ama ilim(!) var Allaha şükür(!). günümüz okullarına çocuk yollanacaksa veya okunacaksa da dikkatli olunmalıdır ve imkan varsa gidilmemesini tavsiye ediyorum. bununla birlikte kendim gidiyorum Allah tez kurtulmayı nasip etsin hayırlısıyla.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Dar'ul-Harb'te Çocukları Okula Göndermenin Hükmü
moderatörler başlığın "Darul Harbte..." kısmını "Küfür diyarında..." olarak değiştirebilir mi?
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
Acemi Üye
RE: Dar'ul-Harb'te Çocukları Okula Göndermenin Hükmü
Allah razı olsun, güzel yazı ..

“İslam davetçilerinin bir zorlama, bir tehlike ve cizye olmaksızın “davet-ul islamı” izhar ettikleri zımmiler kendi baskıları altına alamadıkları her dar, darul islamdır. Ama içerisindeki durumlar bu anlattıklarımızın zıddına iseler o zaman o belde darul küfürdür".
(Kitab-u Usuliddin / El-Bağdadi)

Daru'l küfür ve daru'l harb arasında bir fark yok Wallahu Alem ..
Bunu ilk beğenen sen ol.
Acemi Üye
RE: Dar'ul-Harb'te Çocukları Okula Göndermenin Hükmü
Ancak ben bazı muteahhirin şunu zikrettiklerini gördüm: Şayet (Bu üçüncü kısımda) zikredilenin içerisinde müslümanlar (Ahkam-ı şeriatle hümetmekten) men olunmuyorlarsa orası Daru'l İslam’dır. Yok müslümanlar (Kafirlerin istila ve hakimiyetleri altına giren yerlerde ahkam-ı şeriatle hükmetmekten) men olunuyorlarsa, o zaman o belde Daru'l küfürdür.
(Ravdatu't talibin / İmam Nevevi)


“Darul harb içerisinde küfür hükmünün galip olduğu yerdir.”
(El ikna / Hicavi )
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Dar'ul-Harb'te Çocukları Okula Göndermenin Hükmü
kardeş bu darul harb tanımlaması vs genellenebilecek bir durum değildir. alimlerin fetvaları dönemlerinin şartlarına göre düşünüldüğünde doğru kabul edilir ki bunu ben de kabul ederim fakat günümüz türkiyesine tamamı ile darul harb diyemiyorum. ibn teymiyyenin mardin hakkında verdiği fetvayı hatırlayalım, o günün mardininde Allahın indirdiği ile hükmediliyordu ve halkı müslümandı. bugün Allahın indirdiği ile hakimler hükmetmese de ben Türkiye toplumunu toptan, tek tek, tamamı ile tekfir etmiyorum. dolayısıyla bizim değişmez şeklinde baktığımız şey kuran ve sünnettir, alimlerin getirdiği/sistemleştirdiği şeyler her çağı kapsayacak şeyler olmayabilir. darul harb fıkhını yüzeysel olarak incelersek rahatça tüm dünyayı darul harp ilan edebiliriz. evet yöneticiler açısından bakarsak her yerde küfür hakim ve aktardığın alimden gelen söz de doğru küfür diyarı darul harb diye de anılabilir. fakat darul harb fıkhında o bölgede yaşayan insanlar zahiren kafir olarak tanınırlar, namaz kılmaları dahi onları müslüman bilmek için yeterli sayılmaz. ayrıntılı konular yani, ahmed kalkanın "darul harp mı darul harap mı" diye bir kitabı vardı okumak henüz nasip olmadı fakat orada da benim dediğime benzer şeyleri demişti ahmed hoca Allahu alem. uzunca incelenmesi gereken konular, hem fıkhı iyi bilen hem de günümüz şartlarını iyi bilip iyi yorumlayan alimlerin çalışması gerekli bence üzerinde.
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 24-02-2013, Saat:10:12 PM, Düzenleyen: karadamlalar.
هل أنا حقاً أنا ؟
RE: Dar'ul-Harb'te Çocukları Okula Göndermenin Hükmü
bu biraz aydınlatıcı olur sanırım..

Günümüz Toplumunun konumunu tespit etmede güzel ve Farklı Bir Yaklaşım
Günümüz toplumunun konumunu tespit etmede faydalı olacağına inandığım Mehmed Alagaş'a ait olan bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Kendisi Darulharp/Darulküfür gibi tanımlamaların yanlışlığına dikkat çekmekte ve yeni bir ''Dar'' fıkhına olan ihtiyacımızı dile getirmektedir:
''Bazı kimselerin zikrettiği "İslam'ın hakimiyetindeki bir belde İslam'ın hakimiyetinden çıkarsa, bu belde tekrar İslam'ın hakimiyetine girinceye veya kıyamete kadar dâr'ul harptir.." görüşü, Kur'an'ı Kerim'e muhalif bir görüştür.
Kur'an'ı Kerim'in beyanına göre birçok kavme peygamber gönderilmiş ve bu kavimlerden bazısı belli bir süre İlahi dine teslim olduktan sonra sapıklığa ve dalalete düşmüşlerdir. Dikkat etmemiz gereken husus, şanı yüce Rabbimiz dalalete düşen bu kavimlere yeni bir peygamber gönderdiği zaman, bu peygamberlerini dâr'ul harp fıkhıyla yükümlü tutarak "Bu kavim daha önce benim razı olacağım din üzereydi. Bunlar tekrar bu dine teslim oluncaya kadar bunların kanları, canları, malları sana mubahtır." şeklinde bir hüküm beyan etmemiştir.
Kur'an'ı Kerim'e muhalif görerek benimsemediğimiz mezkûr görüşe göre İspanya, İspanya’da ikamet eden müslümanlara göre dâr'ul harptir ve buradaki müslümanlar dâr'ul harp fıkhıyla yükümlüdürler. Bu görüşü benimseyen müslümanların bir kısmı tekfir ve tahkire devam ederek tebliğe muhtaç olan insanları tebliğden uzaklaştıracak, bir kısmı ise harbi olarak gördüğü insanların mallarını gasbedecektir.
Sonuçta ne olacaktır?
İslam'dan bihaber olan İspanyol, karşısında bir gaspçı, bir soyguncu olarak gördüğü müslümanları nasıl değerlendirecektir? Bu müslümanların daveti nasıl karşılanacak, İslam cemaati nasıl teşekkül edecek ve nasıl genişleyecektir?
İspanya örneğini idrak eden "Ancak bulunduğumuz konum, zaman süreci bakımından İspanya'dan farklıdır." diyen kardeşlerimize, Kur'an'ı Kerim'in zaman sürecine ilişkin ölçüsünü belirtmemiz gerekir.
Kur'an'ı Kerim'de müslümanlara hitap eden ve müslümanların gayrimüslimlere karşı tavırlarını belirleyen İlahi hükümler, hikmetli bir gelişim göstermektedir. Uyarıp korkutma ve onlardan gelen eziyetlere sabır ile başlayan tevhidi tavırlar, müslümanların konum ve seviyesine göre değişmektedir.
Cahiliyenin yerleşip kökleştiği toplumlarda tevhidi mücadeleye talip olan müslümanlar, cahiliye mensuplarını uyarıp korkutma ve kurtuluşa çağırmakla yükümlüdürler.
Peki, hangi toplum, cahiliyenin yerleşip kökleştiği bir toplumdur?
Cahiliyenin yerleşip kökleşmesi için ne kadar süre geçmesi veya kaç nesil yaşanması gerekmektedir?
Kur'an'ı Kerim'in bu konuya ilişkin hükmü net ve açık olup, muhtelif surelerde zikredilmektedir.,
“O ( Kur'an), Aziz, Rahim (olan Allah'ın) indirdiğidir. Babaları (yakın ataları) uyarılıp-korkutulmadığı için kendileri gafil olan bir kavmi uyarıp korkutman içindir.” (36-Yasin 5,6)
Bu Rabbani ölçüyle yaşanılan toplumların değerlendirilmesi; caddelerdeki, kulüplerdeki, diskoteklerdeki gençliğin ve onların emekli kahvesinde pinekleyen babalarının ve yakın atalarının incelenmesi gerekir.
Yaşanılan dünyadaki mustazaflar ve müstekbirler, cahili eğitim ve kültür aşamasından geçmişler, bilerek veya bilmeyerek birçok cahili görüşleri benimsemişlerdir. Şeytani otoriteler tarafından uzun yıllardır sürdürülen propaganda faaliyetleri ile hak gizlenmiş, batıl ise hak olarak empoze edilmiştir.
Osmanlı dönemindeki saltanat sistemi, padişahlık ve saraylardaki ihtişamlı yaşantı ile kafası doldurulan yeni nesillere, bu çarpıklığın yegâne nedeni olarak dinin istismarı gösterilmiştir. Bu başlangıçtan sonra dinin istismar edilmemesi için din ile dünya işleri ayırması(laiklik) gerektiği izah edilmiştir.
Bunu yeterince izah etmiş olacaklar ki, beş vakit namaz kılmalarına rağmen bu sapık fikirleri savunan kitleler oluşmuştur. Bu kimseler tağut için çalışmakta ve çeşitli sloganlar altında tağut için savaşmaktadırlar. İslam'ı bilmeyen bu kimseler, İslam dini üzere olduklarını zannetmekteler ve bel'amların cennet vaadleriyle avunmaktadırlar.
Bunun yanı sıra İslam'ı savunmaya çalışan müslümanlarda da menfi değişiklikler meydana gelmiş ve bu kardeşlerimiz de insanları doğrudan doğruya Allah'a değil, dolaylı olarak çeşitli gruplara, kişisel görüşlere ve beşeri yollara çağırma gafletine düşmüşlerdir.
Bu gibi davetlerle ve cahili propaganda ile karşılaşan insanlar, bütününü ve gerçeğini kavrayamadıklarıİslam'a karşıçıkmakta ve kabul etmemektedirler. Mesela bazı ülkelerde İslam'ın sosyal adaleti halka sunulmamışken, bu insanlar İslam'ın ceza hukuku ile yüz yüze getirilmişlerdir. İslam'ı bu ceza-i müeyyidelerden ibaret görüp, bu müeyyidelere göre değerlendiren birçok insan, İslam gerçeğini kavrayamamışlar ve rahmetini idrak edemedikleri İslam'a karşı cephe almışlardır.
“Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çevirmektedirler.”(21-Enbiya24)
“Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine de henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar.” (10-Yunus 39)
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi halkında müslüman olan birçok ülkede dindar geçinen büyük çoğunluğun yaşadıkları ve yansıttıkları din, İslam değildir. Kişisel menfaatlerle gölgelenen, grupsal veya partisel çıkarlar için vasıta olarak kullanılan, beşeri eğilimlerle tevil ve tahrif edilen din, kesinlikle ve kesinlikle İslam değildir.
Ne yazık ki düşünen birçok insan, kendilerine yansıyan bu çarpık olguyu İslam olarak anlamışlar ve bu anlayışla İslam'a karşı olumsuz tavır takınmışlardır. İslam'a talip olan insanların bile, gerçek bir İslam'ı kavrayamadıkları bir dönemde; kendilerine yansıyan çarpık din anlayışına karşıçıkan zümreyi "Gerçek İslam'a karşıçıkıyorlar!." diyerek 'Harbi' olarak yaftalamak haksızlıktır. Değil günümüzde, cumhuriyete geçiş döneminde bile dine karşı tavır koyanların, gerçek İslam'a mı yoksa bid'atlar, hurafeler ve saltanat sistemiyle gölgelenen din anlayışına mı tavır gösterdikleri, incelenmesi ve göz önüne getirilmesi gereken bir meseledir.
Yaşadığımız çağda müslüman aydın, müslüman entelektüel kimlikleriyle ortaya çıkan ve İslam'a göre yabancı olan bu kimliklerle meselelere çözüm arayan bir zümre bulunmaktadır. Doğu-Batı ilişkisini inceleyerek doğunun içinde bulunduğu vahim durumu, Batı sapıklığının bir yansıması olarak gören bu aydınlar, çözüm konusunda karşı oldukları batının tesirinde kalmaktadırlar. Batı anlayışının kökeninde, herhangi bir olumsuz durumla karşılaşıldığı zaman bu olumsuz durumu meydana getiren dış sebeplere yönelme ve sebeplere karşı mücadele vardır. Bu batıcı yaklaşım, kendilerine müslüman entelektüel denilen kesim üzerinde de görülmektedir. Bu kimselere göre yegane suçlu ve menfi durumların yegane müsebbibi Batı'dır.
Tek yönlü olan bu yaklaşım, İslami bir yaklaşım değildir. Çünküdünya tarihinin her döneminde bâtılı benimseyen, bâtılı yaşayan ve bâtılı yansıtan insanlar bulunmaktadır. Müslümanlara yüklenen ilk görev bâtılı yıkma veya bâtılı yok etme değil, hakkı bilip hakka sarılarak batılın olumsuz tesirinden kurtulmaya çalışmaktır. Hakkı bilen, hakkı yaşayan ve haktan taviz vermeyen toplumların, batıl propagandalardan etkilenmeleri çok güçtür. Herhangi bir toplum batıl görüşlerden etkileniyor ve batıla meylediyorsa, bu olay söz konusu toplumun haktan uzaklaştığına ve değişip bozulduğuna işarettir. Nitekim şanı yüce Rabbimiz Kur'an'ı Kerim'de "Gerçekten Allah kendi nefislerinde olanları değiştirip-bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz."(13-Ra'd 11) buyurmaktadır.
Dünyanın hiçbir yöresinde kendileri doğru yolda olup da, sapanların etki ve gücü ile batıla düşmüş bir kavim gösteremeyiz. Çünkü doğru yolda bulunan ve bu yola teslim olan müslümanlara Rabbimiz "Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez"(5-Maide 105) buyruğu ile beyan edilen vaadi vardır.
Bu ilahi vaadin ışığında, şeytan ve dostlarının müslümanlar üzerinde hiçbir nüfuzlarının olmadığını kavrayabiliriz. “Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı gücü yoktur. Onun zorlayıcı gücü (nüfuzu, sultası, hâkimiyeti) ancak onu dost edinenler ile onunla O'na (Allah'a) eş koşanlar üzerindedir.“ (16-Nahl 99.100)
Firavun konumundaki birçok müstekbirin ve emperyalist ülke olan Amerika ve Rusya'nın, halkında müslüman olan ülkelerdeki şeytani tahakkümlerinin nereden kaynaklandığı, zikredilen ayet-i kerimelerde beyan edilmektedir. İlk sebep onların dost kabul edilmesi, İkinci sebep ise onları mutlak güç sahibi görerek, gerçek güç ve kuvvet sahibi olan Allah'a eş koşulmasıdır.
Emperyalizm birçok bölgedeki varlığını, silah zoru kullanmadan yürütmektedir. Çünkü bu bölgelerdeki halk, cahili propagandanın tesiriyle sömürü ve zulme karşı pasifize edilmiştir. Firavunlara karşıçıkmaları gerekirken, Firavunlarla birlik olup Musalara karşıçıkmaktadırlar.
İlahi din anlayışının böylesine tahrif edildiği bir bölgeye, dâr'ul İslam veya dâr'ul harp diyebilir miyiz?
Bu iki konuya şartlanmış olanlar, Nuh (a.s.)'ı hangi dar kavramına dâhil edeceklerdir? Açıkça bilinmektedir ki tufan gerçekleşinceye kadar Nuh (a.s.) ve beraberindeki mü'minler ne dar'ul İslam fıkhını ve ne de dar'ul harp fıkhını uygulamışlardır.
Müctehit imamların dar'ul harbe ilişkin öne sürdükleri birçok görüş, zamanında ve mekânında doğru olan isabetli görüşlerdir. Mesela dâr'ul İslam olan bir belde müstevlilerin istilasına uğrar ve İslam fıkhı yürürlükten kaldırılırsa, bu belde dâr'ul harp olmaktadır. Dâr'ul harp olan bu beldede İslam fıkhını yürürlükten kaldıran müstevliler harbidir. Çünkü bunlar hangi dine savaş açtıklarını ve kimin hükmünü yürürlükten kaldırdıklarını bilmektedirler. Dâr'ul harp fıkhına göre bu harbilerin kanı, canı, malı müslümanlara mubahtır. Bu harbileri öldürmek caiz olduğu gibi bu harbilere destek olanları da öldürmek caizdir. Çünkü bunlarda harbi hükmündedir.
İşte dâr'ul harp fıkhını kapsamına alan bu dönem bazıülkelerde yaşanmadan veya kısmi olarak yaşanmışsa da netice almamadan geride kalmıştır. "Geride kalmıştır" diyoruz, çünkü bu dönemden günümüze gelinceye kadar birçok toplumsal değişiklikler meydana gelmiştir, Şeytani propagandalar vasıtasıyla batılı benimseyen ve batılı destekleyen kitleler oluşmuştur. Kendilerine verilen cahili kültür ile batılı destekleyen bu insanlar harbi değildir. Bu gibi toplumsal değişmeleri gözönünde bulundurmadan dâr'ul harp fıkhını günümüze veya geleceğimize uzatmak, Kur'an'ı Kerim'ie uyuşmayan bir yaklaşımdır. Çünkü Kur'an'ı Kerim'de toplumsal değişiklikler dikkate alınmış ve İlahi din anlayışları tahrif edilerek, cahiliyenin yerleşip kökleştiği toplumlarda tevhidi mücadele ile görevlendirilen müslümanlar, cahiliye mensuplarına harp açmakla değil, onları uyarıp-korkutmak ve kurtuluşa çağırmakla görevlendirilmiştir.
Bu görev yerine getirilirken muhatap alınan cahiliye mensubu, kanı, canı, malı mubah olan bir harbi olarak değil, kurtulması umud edilen bir insan olarak kabul edilmektedir.
Kur'an'ı Kerim'de dâr'ul İslam ve dâr'ul harp kavramları geçmemekle beraber, değişik peygamber kıssalarında o peygamberlere yüklenen görevler zikredilerek, hangi konumun fıkhı verildiği beyan edilmektedir. Bu durumu değerlendirdiğimizde, dar meselesinin üç ayrı boyuttan önem kazandığını ve değiştiğini görmekteyiz. Bu üç boyut; toplumun yapısı, müslümanların durumu ve üçüncü olarak gayrimüslimlerin İslam'ı nasıl anladıkları ve bu anlayışla İslam'a nasıl yaklaştıklarıdır.
Mesela cahiliyenin yerleşip kökleştiği bir toplumda yaşayan müslümana göre içinde bulunduğu ülke dar'ul cahiliyedir. Bu ülkede yaşayan müslüman, şeytani otoriteye karşı mücadele verirken; bu mücadelesini otoriteden ziyade şeytani otoriteyi destekleyen ve yaşatan halka karşı yoğunlaştırır. Rabbani mesajı gücünün yettiği bir çerçevede yaygınlaştırmaya çalışır.
Halktan belli bir kesim şuurlanırsa, meselesini idrak eden bu kesimin şeytani otoriteleri desteklemeyeceğini ve dolayısıyla şeytani otoritelerin yıkılacağını bilir. İşte bu toplumun içinde yaşayan müslümana göre dar'ul cahiliye olan bu ülke; bir İslam devleti kurulduğu zaman, bu devlette yaşayan ve imama biat eden müslümanlar tarafından dâr'ul harp veya dâr'ul sulh olarak kabul edilebilir. Çünkü İslam devleti herhangi bir ülkenin konumunu belirlerken, o ülkede yaşayan halkı değil, yönetimi esas alır. İslam devletinin ilişkisi ve mücadelesi halktan ziyade yönetimledir. Bir ülkenin konumunu belirlerken, bu iki farklı durumu birbirinden ayrı değerlendirmeliyiz.
Bulundukları ülkede tevhidi bir mücadeleye girmekle yükümlü olan müslümanların, bu ülkenin konumunu kendilerine göre tespit etmeleri gerekir. Çünkü yaşamaları gereken fıkıh, kendilerinin içinde bulundukları durumun fıkhıdır.
Halkında müslüman olan birçok ülkede yaşanılan konum, cahiliye konumudur. Bu ülkelerdeki şeytani tahakkümler gücünü ve yaşama fırsatını, cahiliyeyi bilerek veya bilmeyerek benimseyen halktan almaktadırlar. Bulunduğumuz konumda yaşamamız gereken fıkıh, dâr'ul cahiliyede bulunan müslümanların yaşamakla mükellef oldukları fıkıhtır. Dâr'ul harp fıkhı ile dâr'ul cahiliye fıkhı arasındaki farklar ise, müslümanların gayrimüslimlere karşı davranış ve yaklaşımlarında belirginleşmektedir.
İslam'ı bilerek reddeden kâfirler ile İslam'ı bilmeden reddeden cahillerin hepsi, İslam'a göre gayrimüslimdirler. Kâfirler ve cahiller gayrimüslim olmalarına rağmen, İslami ölçülere sahip olan müslümanların kâfirlere ve cahillere karşı tavırları farklılık göstermektedir. Hakkı bilmelerine rağmen inkâr eden kâfirleri tekfir etmek caiz iken; cahillerin tekfir edilmeleri caiz değildir. Bu kimselerin net ve açık bir tebliğle uyarılmaları ve kurtuluşa davet edilmeleri gerekmektedir. Çünkü bütün peygamberler, insanları cennete davet etmeden cehenneme terk etmemişlerdir. Cahiliyeyi bilerek veya bilmeyerek destekleyen insanlarıİlahi hükümlerle uyarmışlar, bu insanları merhamet duyguları ile Allah'a kulluğa ve ebedi kurtuluşa davet etmişlerdir. Rahman sıfatının ışığında yapılan bu tebliğ eylemini soğuk harp olarak değerlendirmek ve dâr’ul harp çerçevesine dâhil etmek ise ayrı bir yanılgıdır.
Yaşadığımız çağa yeni bir peygamber göndermeyecek olan Rabbimiz, cahiliye mensuplarını uyarıp korkutma görevini Resulullah (s.a.v.)'i kendilerine örnek alan öncü müslümanlara yüklemektedir. Bu kutlu müslümanların dünyaya yansıtacakları Rabbani mesaj ise elbetteki Kur'an'ı Kerim'dir.
Cahiliyeyi muhatap alan ve cahiliye mensuplarını Allah (c.c.) ile karşı karşıya getiren Kur'an'ı Kerim ayetleri, belli meselelerden başlamakta ve kendisine özgü bir gelişim göstermektedir.
Cahiliyeyi muhatap alan bu tebliğde; Allah inancı netleştirilmekte, cahiliyenin batıl görüşleri çürütülmekte, doğru ve gerçek bilgi verilmekte, bu bilginin gerektiği tavır emredilmekte ve sonuç olarak akıbet bildirilmektedir. Bu çizgide yapılan tebliğ ile cahiliye mensubu hangi hükme karşıçıktığını, kime karşı savaş açtığını ve neyle tehdit edildiğini net ve açık bir şekilde bilmektedir. Nitekim İslam'a göre uyarıp korkutmanın gerçek mahiyeti de bu şekildedir.
Dâr'ul harp görüşünü bilinçsizce savunan ve Rabbani tebliğin mahiyetini bilmeyen kimseler, bu görüşü savunduğumuz için bizleri zor olandan kolaya sığınmakla itham edebileceklerdir.
Rabbimizin emrettiği yolda zor ve kolay arasında muhayyer bırakılsaydık, elbetteki kolay olanını seçerdik. Ancak "Net ve açık tebliğ gündeme gelmelidir" derken, bu bizim şahsi tercihimiz değil, Rabbimizin bu konumdaki müslümanlara kesin emridir. Kaldı ki zor olan, silahın karşısına silahla çıkmak yerine, silahın karşısına Kitap ile Hükmullah ile çıkmaktır. Silaha sarılarak öldürmeye ve yıkmaya teşebbüs ettikleri için değil, sadece ve sadece "Rabbimiz Allah" dedikleri için işkenceye uğratılan ve şehid edilen müslümanlar, müstekbirlerin tanınmasına, katı kalblerin yumuşamasına ve insanların uyanmasına vesile olmuşlardır. Bu fedakâr müslümanların kanları ile dirilen, şuurlanan ve belli bir seviyeye gelen müslümanlar ise, zamansız savunulan dâr'ul harp fıkhını, zamanı gelince yaşayabilecek müslümanlardır.
Halkında müslüman olan ülkelerdeki bazı müstekbirlerin küfürlerinde bilinçli olması, bu ülkedeki müslümanların yaşamaları gereken fıkhı değiştirmez. Toplumsal bir çalışmayla mükellef olan müslümanlar, içinde bulundukları toplumun genel yapısını göz önüne getirmekle yükümlüdürler. Toplum içersindeki istisnaların varlığı, müslümanların o topluma karşı göstermeleri gereken Rabbani tavırları değiştirmez. Çünkü toplumsal çalışmaya etki eden faktör, toplumdaki istisnai fertler değil, o toplumun genel yapısıdır. Küfründe bilinçli olan firavunlara dahi net ve açık tebliğ gidecek ve firavunların bu tebliğe karşı gösterecekleri tavırla, firavunların gerçek yüzü halka yansıtılacaktır/yansıtılmalıdır.''(40)

Tekfir Problemleri syf 39...
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.