Aşk başka bir vücutta kendini sevmektir.
Onda kendimizi arar ve kendimizi aradığımız için hep mükemmel olmasını isteriz.
İlk başlarda ufak bir elektrikle ışıldayan aşk ateşi, yerini keşfe bırakır.
Yeni bir ülke bulmuş gibi kısa sürede tanıyabilmenin sancısı yaşanır.
Benim gibi düşünüyor mu?
Benim gibi yaşıyor mu?
Tuttuğu takım, sevdiği sanatçı, etkilendiği yazar…
Hangi renkleri, nasıl giysileri giyiyor?
Sonuç pozitif ise sorun yok ama negatif sonuçlar varsa savaş başlıyor.
Elimizde çekiç, onun fazlalıklarını yontup atıyoruz.
Kopyamız oluncaya dek törpülüyoruz kimliğini. Sonunda oluyor istediğimiz.
Eserimizin karşısına geçip “tamam oldu” diyoruz.
Ya sonra?
Sonra monotanlaşıyor hayat. Polemik bitiyor. Konu bulamıyoruz.
Tüm ülkeyi avucumuzun içi gibi bildiğimizden bu şekilde yaşamanın anlamı kalmıyor.
Tekrar denizaşırı ülkeler kemiriyor hayallerimizi. Ondan bıkıyoruz.
“Sen eskiden böyle değildin” tartışmaları başlıyor.
Ve onunla olmanın yalnız başına kalmaktan farkı kalmayınca “hoşça kal” diyoruz.
Bir türlü anlamıyoruz nedense kendimizden bıktığımızı.
Tekrar yola koyuluyoruz “farklı insanı” bulmak için.
Aslında bi sevebilsek kendimizi, onu da seveceğiz, bunu düşünemiyoruz bir türlü, çünkü kendimizi sevmekten korkuyoruz. …
Bülent Akyürek - Çöldeki Penguen