You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

BU YOL ALLAH’A GİDEN YOLDUR

BU YOL ALLAH’A GİDEN YOLDUR

Üye
BU YOL ALLAH’A GİDEN YOLDUR
BU YOL ALLAH’A GİDEN YOLDUR! -IBismillahirrahmanirrahim
İslâmiyet, içinde en küçük bir eğrilik, en basit bir ihtilaf, en cüz’i bir boğuşma
olmayan, uyumlu, gelişmiş, yepyeni bir fikir sistemi olarak meydana çıktı. İslâmiyet
anlaşamayan kuvvetleri birleştirmek, her türlü ruhî özlem, sevgi ve istekleri kaynaştırarak
bunların yönlerini en ideal bir şekilde düzenleyerek insan, hayat ve tabiatın birbirlerinden
ayrılmaz, gelişmiş bir birlik halinde olduklarını insanlığa öğretmek ve bu hakikati dünyaya
bildirmek için gelmiştir.
İslâmiyet, yer ve göğü tabiat kanunlarında, dünya ve ahireti dini nizamda, ruh ve
cesedi insan nizamında, ibadet ve ameli hayat nizamında birleştirerek hepsini tek bir yola
yönlendirmiştir. Bu yol ALLAH’A GİDEN YOLDUR!
Bütün evren bilineni ve bilinmeyeni ile birdir. Hayat birdir: (Aralarında kargaşa ve
ayrılık olmadıkça birbirlerinden ayrılmayan) Ruhî ve maddî kuvvetlerden meydana gelmiştir.
İnsan birdir: Yeryüzüne yapışıp kalan cesedi ile semaya yükselen istek, arzu ve sevgisiyle bir
bütündür. Bu ikisi insan tabiatında birbirinden ayrılmayan şeylerdir. Zira evrenin tabiatında
gök ile yer arasında bir ayrışma yoktur. Dinin tabiatında dünya ile ahiret, ibadet ile amel
arasında bir ayrışma olmadığı gibi… Bütün bunların arkasında ezelî ve ebedî bir kuvvet
vardır. O kuvvetin ne bilinen bir evveli, ne de bilinen bir sonu vardır. O, daima evrene, hayata
ve insana hakimdir. İşte bu kuvvet ALLAH’IN KUVVETİ’dir.
Fani insan, bu ebedî kuvvetle yakınlık kurabilir. Böylece o kuvvet ona hayatta yön
verir. Şiddetli anında ona döner. Mihrapta namaz kılarken onunla beraber olduğu gibi,
gökyüzüne baktığı veya yerde kendi işleriyle uğraştığı zamanda dahi bu yakınlık mümkündür.
Bir fert oruçlu iken cesedini her lezzetten mahrum ederek ahiretini kazanabildiği gibi,
oruç tutmadığı ve hayatın bütün güzelliklerinden faydalandığı zaman dahi ahiretini
kazanabilir. Şu kadar var ki, bütün hareketlerinden kalben Allah (c.c.)’a dönsün, O’nu
unutmasın.
Dünya hayatı, namazı ile, ameli ile, lezzet ve mahrumiyetleri ile ceza, mükâfat, cennet
ve cehennemden ibaret ahiret hayatına giden yegane yoldur. Bu birlik evrenin parçaları ve
kuvvetleri arasındaki birliktir. Bu birlik, insan ile nefsi, hayal ile hakikat arasındaki birliktir.
Bu birlik, hayatın bütün kuvvetleri arasındaki birliktir. Bu birlik, evren ile hayat arasında,
hayat ile canlılar arasında, fert ile toplum arasında, ferdin arzu ve istekleri arasında ve nihayet
din ile dünya ve yer ile gök arasında daimi sulh ve barış içindeki birliktir.
O kuvvet, bu sulh ve barışı ne ceset ve ne de ruh hesabına yapmıştır. Belki de her
ikisinin serbest bıraktığı faaliyetlerini, sonunda birleştirerek bu noktadan hayır, iyilik ve
düzelmeye doğru bir gelişme için yapmıştır.
Bu kuvvet, bu sulh ve barışı ne fert hesabına, ne cemâat hesabına, ne de bir zümrenin
aleyhinde olarak, diğer bir zümre hesabına, ne bir nesil aleyhine olarak ne de diğer bir neslin
hesabına yapmıştır. Çünkü bunların her birinin adalet ve eşitlik üzere uymaya zorunlu
oldukları hak ve vazifeleri vardır. Fert (birey), toplum, zümre, ümmet, nesil ve nesillerin hepsi
bir kanunla hükmolunur. Bu kanunun tek hedefi vardır. O da: Nesil ve nesillerin faaliyetlerini
hayatın kurulma ve gelişmesine yöneltmek ve fertle toplumun birbirine zıt olmayan
davranışlarını, hayatın yaratıcısı ALLAH’a götürmektir. İslâm, bu evrenin bütün kuvvetlerini
birleştiren bir dindir. Şüphe yok ki o birlik “İLÂH BİRLİĞİ” dinidir. Bütün dinlerin birliği
Allah (c.c.)’ın dinindedir. Peygamberlerin birliği, hayatın doğuşundan beri bu tek dinin
müjdelemesiyle olmuştur. “Hakikat, şu (tevhid ve İslâm dini), bir tek din olarak sizin
dininizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde (başkasına değil) bana kulluk edin.” (Enbiya:92).
2
İslâm, ibadet ile muamele, akide ile amel, rûhiyat ile maddiyat, ekonomik değerler ile
manevi değerler, dünya ile ahiret ve yer ile gök arasında birlik dinidir. Bu muazzam birlikten
dinin hukuku ile farzları, yönlendirmesi ile hududu, hüküm ve mal siyaseti, ganimet ve
borçların dağıtılması ile hak ve vazifelere ait ana esaslar doğmuştur. Diğer açıklamalar ve
teferruat bu ana esaslar içindedir.
Evren, hayat ve insan hakkında bu fikrî bütünlüğü anlayabildiğimiz zaman, İslâm’da
sosyal adaletin ana hatlarını anlayabileceğiz. Bu adalet her şeyden evvel çok kapsamlı insanî
bir adalettir. Sınırlı ekonomik bir adalet değildir. Şuuru ve vicdanı ele aldığı gibi hayatın
bütün görünüşlerini ve davranışlarını da ele alır. Bu adaletin ele aldığı değerler sadece
ekonomik ve maddi değerler değildir. O, bu maddi değerlerle beraber manevî ve ruhî
değerleri birbirleriyle kaynaştırmıştır.
Aslî hüviyetini kaybetmiş günün Hıristiyanlığına baktığımız zaman onun, insanı sadece
ruhî arzuları açısından değerlendirdiğini görürüz. Komünizme baktığımız zaman insanlığı, hatta
bütün evreni sadece maddî ihtiyaçları açısından tamamen maddeci bir davranışla ele aldığını
görmekteyiz. Fakat İslâm, insanı, ruhî istek ve arzularını maddi isteklerinden ayırmadan tam bir
birlik halinde kaynaştırır. İnsanın maddi ve manevi ihtiyaçlarını hiçbir zaman birbirinden
ayırmaz. Evrene ve hayata içinde en ufak ayrışma ve çatışma olmayan kapsamlı bir görüşle
bakar. Bu yol İslâm’ı Hıristiyanlıktan ve komünizmden ayıran yoldur.
İslâm nazarında hayat, Müslümanlar arasında özel olarak, insanlar arasında genel olarak
esasları belli prensipler içinde karşılıklı sevişme, yardımlaşma ve merhametten ibarettir. Keza
Hıristiyanlık nazarında da öyledir. Fakat şu kadar var ki, bu prensipler sınırları belli açık esaslar
halinde değildir. Komünizm nazarında da hayat bir zümrenin diğeri üzerine üstünlüğü ve
komünizmin büyük rüyasının tahakkuku ile sona eren zümreler arasındaki ayrışma ve
çatışmadan ibarettir. Komünizm, bir nesilde ortaya çıkan beşerî kin ve intikam hissidir.
Tam bir ahenk ve eşitlik halindeki mutlak birlik, fert ve toplum arasındaki temel
dayanışmadan ibaret bu iki büyük esas üzerine, İslâm, insan kuvvetini inkâr etmeden insanın
yaratılıştaki temel unsurlara uyarak sosyal adaletin meydana gelmesi için yoluna devam eder.
Kur'an-ı Kerim’de Rabbimiz, insandan şöyle bahsediyor: “İnsan mal sevgisinden dolayı çok
cimridir.” (Âdiyât:8). İnsanın yaratılışındaki cimriliği yine Kur'an-ı Kerim’de şöyle
nitelendiriliyor: “..Zaten nefislerde cimrilik hazırlanmıştır..” (Nisa:128). “Deki: Rabbimizin
rahmet hazinelerine siz mâlik olsaydınız, o zaman harcamaktan tükenir korkusu ile
muhakkak cimrilik ederdiniz. Çok cimridir bu insanlar!” (İsrâ:100).
İslâm, sistem ve şer’i hükümlerini ortaya koyarken, insana hangi yolda ne şekilde
çalışacağını emirleriyle yön verirken, insanın yaratılışındaki bencillikten ve köklü bir
cimriliğin varlığından habersiz değildir. Lakin o yaratılıştaki bencilliği ve cimriliği şer’î
hüküm ve yönlendirme ile tedavi ve ıslah eder. Hiçbir zaman insanı gücünün üstünde bir yük
altına sokmaz. Yine İslâm, birbirini takip eden asıllar ve nesiller boyunca fert ve toplumun her
türlü ihtiyacından ve hayatın yüce hedef ve gayelerinden de (erek; bir iş yapılırken varılmak
istenilen son) gafil değildir (habersiz değildir).
Ferdin toplum üzerindeki adalete aykırı emel ve arzuları toplumsal zulüm sayılıyorsa,
keza toplumun fert üzerinde onun fıtratı ve gücünün aksine davranışlarını da toplumsal zulüm
saymak icap eder. Bu sadece fert için bir zulüm değil, aynı zamanda toplum için de bir zulümdür.
Bir ferdin iş gücü kırılması, isteklerinin kırılması iledir. Bunun kötü neticeleri sadece
fert üzerinde görülmez, toplum üzerinde de görülür. Çünkü toplum ferdin kudret ve iş
gücünden yoksun kalmıştır. Sosyal kanunlar ferdî enerjiden toplumun faydalanmasını
sağlamak içindir. Ferdin arzu ve iş gücü zoraki tedbirlerle kısıtlanırsa bundan, önce ferdin
kendisi, sonra toplum zarar görecek ve hayatın yüce gayesi ortaya çıkmayacaktır.
3
BU YOL ALLAH’A GİDEN YOLDUR! -IIİslâm
görüşünde hayat, anlaşarak yardımlaşmadır. Harp ve düşmanlık değildir. İslâm
fert ve toplumun çalışma hürriyetinin kaynağıdır. Asla hapis, işkence ve hakların kısıtlanması
değildir. Haram olmayan her şey serbesttir. Ferdin Allah (c.c.) rızasına uygun bütün
davranışlarında sevap vardır. Böylece hayatın yüce gayeleri gerçekleşmiş olur. İslâm
nazarında hayat sahası geniştir. İslâm’ın ekonomik değerlerden, hayatı oluşturan diğer
kıymetlere geçişi onu cemiyette denge ve uyumu kurmağa ve bütün insanlık için adaleti
sağlamaya güçlü kılar. Adaleti komünizmin anladığı dar bir izahtan kurtarır. (Pratik hayatta
uygulayamadığı halde) Komünizme göre adalet; “Ekonomik farkların ortadan kalkması
gayesi ile ücret eşitliği”dir.
İslâm nazarında ise adalet: “İnsanî eşitlik”tir. İslâm bu adaleti, ekonomik değerlerle
beraber diğer bütün değerlerin dengelenmesinde görür. Bu da büyük bir dikkatle ferde,
fırsatlardan istifade ve kabiliyetini kullanma imkanlarını hazırlamak, eşitlikle her kabiliyet ve
zekanın (hayatın yüce gayelerine uygun olarak) çalışmasını sağlamakla mümkündür.
İslâm nazarında değerler çok ve birbirlerine bağlı durumda olduğundan hepsinde adalet
kolaydır. Bu sebeple yaratılış ve kabiliyet farklarının tabiatına zıt bir ekonomik eşitliğe yer
vermez. Çünkü bu yolda eşitlik, yüksek ve harika kabiliyetlerin gelişmesine mani olur. Zayıf
bir kabiliyetle, harika kabiliyetin eşit olarak kabul edilmesinden, hem harika zeka ve kabiliyet
sahibi, hem de cemiyet hizmet bakımından ziyan eder. Bundan da millet ve bütün insanlık
zarar görür. Fertlerin doğuştaki kabiliyetlerinin farklı olduğu apaçık bellidir. Eğer biz gizli
kalmış kabiliyetler hakkında yanılgıya düşersek, pratik hayatın yol alması mümkün olmaz.
Mesela biz bazı kimselerin tabiî olarak sıhhatli, iyi gelişmiş kabiliyetlerinin, doğal
yeteneklerinin mükemmel, bazılarının ise doğuştan zayıflığa, hastalığa meyilli ve noksan olduklarını
bildiğimiz halde her ikisini bir tutamayız ve bu şekildeki bir eşitliği kabul edemeyiz.
Fiziksel, fikrî ve ruhî üstün kabiliyetleri inkâr etmek şüphesiz ki bir hatadır. Millet ve
insanlığın zararına olarak, onları kabiliyetsizlerle bir tutmak suretiyle yeteneklerinin önünü
keserek çalışmalarına, gelişmelerine mani olmak değil, son anına kadar iş bu kabiliyetleri
destekleyerek, onların verimli çalışmalarının ürününü toplumun faydasına sunmak lazımdır.
İslâm fırsatlardan istifadede eşitlik prensibini esas kabul ettikten sonra, ekonomik
değerlerin yanında diğer değerleri de terazinin öbür kefesine koyduğu gibi, iş gücü ile elde
edilen verim ve üretimlere açık kapı bırakır: “Şüphesiz ki sizin Allah nezdinde en şerefliniz,
takvâca en ileri olanınızdır.” (Hucurat:13). “Allah içinizden iman etmiş olanlarla bilhassa
kendilerine ilim verilmiş bulunanların derecelerini artırır.” (Mücadele:13). “O mal, o oğullar
dünya hayatının ziynetidir. Bekaya erecek iyi amel ve hareketler ise Rabbinin nezdinde
sevapça daha hayırlıdır, hem de ümit bağlamaya daha layıktır.” (Kehf:46).
Bu âyetlerden anlaşılacağı üzere İslâm’da ekonomik değerlerin yanında hesap edilen
başka değerler de vardır. Kabiliyetler ve iş gücü ile alakalı doğan farklılıklar sosyal dengeyi
sağlar. Zira malın kazanılması doğal yeteneklerle de yakînen alakalıdır. Çalışarak kazanılan
mal ve servetin haram yolla kazanılmaması şartı ile, İslâm malda tıpatıp bir eşitliği farz
kılmaz. Mutlak adalet rızıkların değişik olmasındadır. Hasep, nesep, asalet, ırk gibi
mevhumların hiçbiri, hiçbir ferdin önüne dikilip onun çalışma gücünü bazı kayıtlarla
önleyemez ve kısıtlayamaz.
İslâm, ekonomik darlıktan kurtulup beşer vicdanını en gelişkin ve kapsamlı bir hürriyete
kavuşturur. Ve bu kıymetleri ölçülü olarak ve hakiki yerlerine kor. Şu kadar var ki, ekonomik
kıymetleri değerlendirmesi manevî değerlerini kaybetmiş milletlerde olduğu gibi değildir.
4
İslâm mala üstün bir değer vermeyi reddeder. Çünkü hayatı sadece bir lokma ekmek,
şehvânî arzular ve paradan ibaret görmemektedir. İslâm parayı kalpte değil, kasada görmek
ister. Hesapsız istekler ve sınırsız mal birikimini, insanlar arasında sınıf ve zümre
farklılıklarını meydana getiren sebepleri de reddeder.
Toplumun huzuru ve fertler dengesinin sağlanması için zenginin malından fakirler için
belirli bir hak tanır. Bu sebeple hayatı, dinî, dünyevî, maddî, manevî hiçbir yönden ihmal
etmez. Hayatı her yönden birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak, bir potada eritip bunları
evren, insan, hayat birliği halinde yoğurur. Bu birlik, beşerin selâmet, huzur ve uyumu için
her zaman en yüce bir gaye olarak kalacaktır.
Netice olarak İslâmiyet, içinde en küçük bir eğrilik, en basit bir ihtilaf, en cüz’î bir
boğuşma olmayan uyumlu, gelişmiş, yepyeni bir fikir topluluğu olarak meydana çıktı.
İslâmiyet; ayrılık halindeki kuvvetleri birleştirmek, her türlü arzu ve istekleri
toplayarak bunların yönlerini en ideal bir şekilde yönlendirmek, insan, hayat ve tabiatın
birbirlerinden ayrılmaz, gelişmiş, olgunlaşmış bir birlik halinde olduklarını insanlığa
öğretmek ve bu hakikati cihana bildirmek için gelmiştir.
İslâmiyet; arz ve semayı (yeri ve göğü) tabiat kanunlarında, dünya ve ahireti dini
nizamda (sistemde), ruh ve cesedi insan nizamında, ibadet ve ameli hayat nizamında
birleştirerek hepsini tek yola döndürmek için gelmiştir.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.