İngilizler Shakespeare’ın 400 yıl önce yazdıklarını anlarken, Türkler 80 yıl önce yazılan milli marşı okuyup anlayamıyor! Neden? Binlerce âlimi bir gecede cahil bırakan, 100 binlerce ciltlik asırların birikimi olan kitapları okunamaz hale getiren “HARF DEVRiMi” niçin yapıldı? 700 yıllık medeniyetin Alfabesi, Dili, Edebiyatı bir Ermeni’ye teslim edildi. Latin harflerinin fikir babası Agop Dilaçar’a [Martayan] teslim edildi. Mustafa Kemal Paşa’nın ve CHP’nin uygulamasıyla “Yeni Türk Alfabesi Ermeni Agop Dilaçar’a hazırlatıldı. Önce “Sanığın idamına, şahitlerin sanığın idamından sonra dinlenmesine” karar veren İstiklal mahkemeleri kuruldu. Sonra çeşitli bahanelerle muhalifler ortadan kaldırıldı. Alevi, Sünni, Türk, Kürt, Çerkes, Laz, İslamcı, Kominist, Milliyetçi, … vb. hiçbirine tahammülleri yoktu. “Şapka’ya karşı” dendi. İskilipli Muhammed Atıf Hoca Taksim Meydanı’nda Asıldı! Başına şapka takıp, 7 gün darağacında beklettiler. Kubilay olayı bahane edildi. Erbilli Muhammed Esad zehirlenerek öldürüldü. M. Suphi ve 14 arkadaşı komünist olduğu için öldürüldü. Ali Şükrü İslamı savunduğu için Mustafa Kemal Paşa tarafından öldürüldü. Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur, Mustafa Kemal Paşa’ya muhalifti, hayatı sürgünlerde geçti. Bediüzzaman Said Nursi İslam’ı anlattığı için Mustafa Kemal Paşa tarafından zindanlara atıldı, sürgüne gönderildi. Ve.. Yakın tarihe “Yüz ellilikler” adıyla geçen muhalif sürgünü. Muhalifler tasfiye edildikten sonra sıra İslam’ı sosyal hayattan çıkarmaya gelmişti. Tevhid-i Tedrisat, Hilafetin kaldırılması, Şapka devrimi ve sonra, sıra 1300 yıllık İslam Dini ve medeniyetiyle, 700 yıllık Osmanlı medeniyetiyle bağların koparılmasına gelmişti. Bunun yollarından biride İslam harflerinden kurtulmaktı. Robert Koleji mezunu Agop Martayan başrolde, İslam harflerinin ortadan kaldırılma süreci başladı.
“İslam harfleri çok zor öğreniliyor yalanıyla. İslam harfleri gelişmeye engeldir yalanıyla.” 1 Kasım 1928’de TBMM’ce kabul edilerek Harf devrimi gerçekleştirildi! Harf Devrimiyle birlikte binlerce âlimin yanı sıra 10 binlerce okur-yazar cahil konuma düştü. Süleymaniye Kütüphanesi’nde 80 bin Osmanlıca eser, Bayezıd Kütüphanesi’nde 12 bin Osmanlıca eser ve Osmanlı coğrafyasındaki kütüphanelerde 100 binlerce el yazması eser okunamaz hale getirildi. Diğer devrimler gibi Harf devrimi de İslam’ın ortadan kaldırılması içindi!
Harf devrimi, Milleti İslam’dan, Osmanlı’dan koparmanın adıydı. Harf Devrimi’nin getirdiği yozlaşma bugün o derecede ki, Mustafa Kemal Paşa’nın Gençliğe Hitabesi bile tercümeye muhtaç. Ne olursa olsun devrimler sürmeliydi. Avrupa kültürü dayatması çoğaldı. İstanbul Fatihi’nin emaneti, Fetih Cami müze yapıldı. Camilerin, türbelerin kitabeleri söküldü, tahrip edildi. Ezanı, Kuran’ı ve ibadetleri Türkçeleştirmeye çalıştılar. İslam dini Mustafa Kemal Paşa ve CHP’nin elinde oyuncak olmuştu. Tüm bu İslam karşıtlığı 90 yıldır zulüm aracı olan LAiKLiK ilkesiyle taçlandırıldı.
“İslam harfleri çok zor öğreniliyor yalanıyla. İslam harfleri gelişmeye engeldir yalanıyla.” 1 Kasım 1928’de TBMM’ce kabul edilerek Harf devrimi gerçekleştirildi!
Gerek İstanbul’da, gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş hiçbir tereddüde imkân bırakmayacak surette ispat etmektedir ki Türkler hiçbir zaman görülmemiş derecede medenîdirler.
[Jean Antonie Guer, Moeurs et usages des Turcs, cilt 2, sayfa 188]
Hırsızlara gelince, bunlar İstanbul’da son derece nadirdir. Ben Türkiye’de 14 sene kaldığım halde bu müddet zarfında hiçbir hırsızın orada ceza gördüğünü işitmedim. Yol kesen haydutların cezası kazıktır. Ben bu memlekette yalnız 6 haydutun kazıklandığını işittim. Onlar da hep Rum cinsindendi.
[A. De la Motraye, Voyages en Europe, Asie et Afrique, cilt 1, sayfa 258. La Haye, 1727]
Dükkâncı namaz saatlerinde dükkânını açık bırakıp gittiği halde senede yalnız 4 hırsızlık olayı bile olmaz. Halkı Hıristiyanlardan meydana gelen Galata ve Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet olayları duyulmadan gün geçmez.
[A. Ubicini, La Turquie, sayfa 330-339, Paris, 1855]
Türk dilini tetkik ederken konuşma lehçesinin muntazam ve mükemmel sıra düzeni, kulağa hafifçe yansıyan ölçülü sesleri, ahenk kanunu ve nihayet uzun ve kısa seslerin bir nevî musiki’yi andıran tatlı akışı karşısında hayran kalmamak mümkün değildir. İnsan bu dilin bir bilim kurulu tarafından özellikle düzenlenmiş mantıkî esaslardan doğmuş olduğuna hükmedecek hâle gelmektedir.
[Rahip Viguier, Eléments de la langue turque. İstanbul,1787]
Halkın ve bilhassa fakir tabakanın en zarurî ihtiyaç maddeleri üzerine vergi konulmasını yasaklayan, o gibi maddeleri en ucuz fiyatla sattırmayı en şerefli vazife bilen, tartılarla ölçüleri en sıkı kontrole tabii tutturan ve ıslah kabul etmez vurgunculara ölüm cezası verdiren de o ruhtur.
[Dr. A. Brayer, Neuf années a Constantinopla, cilt 1, sayfa 286, 1836]
Avrupa’da nezaket çoğu defa kin ve ihaneti örten bir perde olduğu halde, Türklerde milli karakterlerini meydana getiren sarsılmaz hakkaniyet ve iyilikseverlik ruhunun tabii bir sonucudur. Zaten Kuran’da nezakete dair ayetler vardır ve o mukaddes kanunun bütün uyarıları gibi bu ayetler de aynen harfiyen uygulanır.
[Dr. A. Brayer, Neuf années a Constantinopla, cilt 1, sayfa 293, 1836]
Şu nokta da hemen hemen bütün dünya aynı kanaattedir. Yeni Türk, eski Türk’ün değerinde değildir. Bizim kumaşlarımızı, her türlü refah vasıtalarımızı, ayıplarımızla kötülüklerimizi, manasızlıklarımızı benimsemiştir. Fakat anlayışımız ile fikirlerimizi henüz kabul etmediği için bu yarım yamalak başkalaşma ve dönüşüm esnasında kendisindeki eski Osmanlı Türk karakterini bütün iyi taraflarını da kaybetmiştir. Eski Türk’ün, “Avrupa medeniyetinin türettikleri” olarak görüp değer vermediği bu gençler, gerçekten de tembel, kabiliyetsiz, imansız, para düşkünü, Avrupa taklitçisi, her türlü milli geleneğin düşmanı ve uşak ruhlu sürü sürü memurlardan ve atalarının pabuçları olamayacak kadar küstah, utanmadan yoksun, ahlaksız bir nevi “şık gençlik” güruhundan ibarettir.
[Edmondo de Amicis, Constantinople, sayfa 425-426, Paris, 1883]
Kim bu Osmanlıyı beğenmeyen, batı taklitçisi uşak ruhlu insanlar? Onları da tanıyalım mı?
Diyor ki Mustafa Kemal:
“Evet arkadaşlar, o saraylar ve o sarayların etrafını çeviren hainler asırlarca bu milleti aldanışta bıraktılar. Onlar bu milleti ve bu memleketi yalnız iki zamanda düşünürlerdi. Biri paraya, diğeri askere ihtiyaç duydukları zaman! Bir baştan memleketi soyarlar, diğer yandan milletten aldıkları askerle Viyana’yı, Mısır’ı, İran’ı zapt etmek için fetihlere kalkarlardı. Hâlbuki milletin o fetihlerde hiçbir milli isteği, vicdani isteği ve çıkarı yoktu. Onların hırsı, onların şan ve şerefi için, bu milletin çocukları bir daha dönmemek üzere onların arkasından sürüklenirlerdi.
[Mustafa Kemal, Adana Çiftçileriyle konuşma, konuşmanın yapıldığı tarih: 16 Mart 1923, Hâkimiyeti Milliye, 21 Mart 1923]
Osmanoğulları, zorla Türk milletinin egemenliğini ele geçirmişlerdi. Bu zorbalıklarını 600 yıldan bu yana sürdürmüşlerdi.
[Mustafa Kemal, Nutuk, Sayfa 644-645]
Kim bu Mustafa Kemal? Şimdi onu tanıyalım.
Biri Kemalist, biri anti-kemalist iki farklı yazarın gözüyle Mustafa Kemal!
Mustafa Kemal’e gelince, daha öğrencilik yaşlarında ve bilhassa askeri okulda başlayarak, yaşayan, eğlenen, dünya zevklerine değer veren bir gençtir. İçki içen, eğlentilerden, içkili toplantılardan hoşlanan bir insandır. Bu içki ve eğlence bahislerinde bazı aşırılıklara da kayabilir.
[Kemalist yazar Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, cilt 1, sayfa 106//2008- Remzi Kitapevi]
Latife’yle boşandıktan sonra Mustafa Kemal’in zincirleri yeniden çözüldü. Eski fuhuş hayatı alabildiğine başladı. Çankaya meşhur ve muteber bir kerhane oldu. 20-30 kadın birden doluyordu. Sabahlara kadar mum söndü yapılıyordu.
[Türkiye’nin ilk Milli Eğitim Bakanı Dr. Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, sayfa 1318-1321]
Mustafa Kemal Konya’ya gitmiş, orada okulu ziyaret edip bir öğretmen kadını beğenmiş, almış getirmiş. Onuna bir müddet eğlendi. Sonra Avrupa’ya eğitime yolladı. Milletin parasıyla fahişelerine ihsan! İzmir’e gitmiş, orman memurunun okula giden küçük kızı Afet’i beğenmiş, almış getirmiş. Hadi ona da fuhuş… Sonra onu da İsviçre’ye tahsile yolladı.
[Türkiye’nin ilk Milli Eğitim Bakanı Dr. Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, sayfa 1318-1321]
Nerede kız görüp beğenirse eşkıya gibi omuzlayıp götürüyor. Hem de okullardan. Ne feci! Evvelce bir gece Ankara Darülmuallimatı’nı da basıp bir kız kaçırmıştı. Adam hırsız eşkıya.
[Türkiye’nin ilk Milli Eğitim Bakanı Dr. Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, sayfa 1318-1321]
Türkiye’yi kime borçluyuz?
Uçkurundan başka bir şey düşünmeyen Mustafa Kemal’e mi?
Yoksa Çanakkale’de ALLAH yolunda şehit düşen gerçek atalarımıza mı?
Mustafa Kemal’in bütün arzusu, devleti idare edenlerle temaslar yapabilmektir. Mustafa Kemal, memleketin ileri gelenleriyle tanışmak, memleketin ileri gelenlerinden biri olmak ister.
[Kemalist Yazar Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, cilt 1, sayfa 253]
Mustafa Kemal’e gelince o realisttir. Ne Hicaz’ın kutsallığına, ne hilafetin değerine inanmaz.
[Kemalist yazar Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, cilt 1, sayfa 265]
Suriye’deki ordusunu yüzüstü bırakıp, İstanbul’da şehzade Vahdettin’e yalakalık yapan bir adam!
Mustafa Kemal, hem 7. Ordu, hem tekrar tayin edildiği 2. Ordu kumandanlıklarını reddedip İstanbul’a döndüğü zaman. İşte bu sırada Mustafa Kemal, Vahdettin ile Almanya’ya gider.
[Kemalist yazar Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, cilt 1, sayfa 341]
Çünkü geleceğin padişahı Vahdettin’in kızını alıp Genel Kurmay Başkanı olmak istiyordu! Mustafa Kemal için düşünülen sultan hanım, Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan’dı. Kaldı ki bu sultan hanım bir şehzadeyi, Abdülmecit Efendi’nin oğlu Faruk Efendi’yi seviyordu. Nitekim sonra onunla evlendi de.
[Kemalist yazar Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt 1, sayfa 325,326]
İşgal kuvvetlerinin gözetimindeki padişah, Mustafa Kemal’i müthiş yetkilerle donatarak ordu müfettişi sıfatıyla Anadolu’ya gönderir. Padişah’ın arzusu, Anadolu’da halkın başlattığı Milli Mücadele’nin düzene sokulmasıdır. Mustafa Kemal, kendisine verilen yetkilere dayanarak valilere bile emir verebilmektedir. Devletin kasasında bir kuruş yokken, Mustafa Kemal’in altına Bandırma Vapuru verilir. Mustafa Kemal Samsun’a hareket etmeden önce Padişah Vahdettin’i ziyaret eder. Burada biz susalım, yazar devam etsin!
Padişah Vahdettin ile vedalaşma sırasında Padişah Vahdettin elini bir tarih kitabına basarak bir takım cümleler sıralar:
“Paşa, Paşa, şimdiye kadar devlete birçok hizmetler ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir. Bunları unutma! Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa! Devleti kurtarabilirsin.
[Kemalist yazar Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, cilt 1, sayfa 370]
Sultan Vahdettin’in Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü: Mustafa Kemal’in ağzından: 1927-1938 yıllarında sofracılığını yapan Cemal Granda’nın, Mustafa Kemal’in ağzından aktardıkları aynı gerçeğe parmak basmaktadır. “beni, Milli Mücadele’yi açmak üzere bunca paşa arasından seçip Anadolu’ya gönderen Vahdettin’dir. Eğer bu vatanı kurtaran birini aramak gerekirse Vahdettin’i göstermek gerekir!”
Soldan-sağa yazıp, soldan-sağa okumak.
Kainâtın yaratılmasından önce, Levh-i Mahfuz’da; bütün herşeyin yazıldığı, yazan kaleminde kuruduğu Levh-i Mahfuz’da; ALLAH’ın yaz emriyle; kalem ilk olarak Arapça “Bismillahirrahmanirrahiym” yazmıştır.
Dili Arapça olan Kuran’ın indirildiği Aleyhiselatü Vesselam Efendimiz’in ümmeti olan biz gafiller! Amel defterleri Arapça olarak yazılan biz gafiller. Mustafa Kemal Paşa’nın dilini konuşuyoruz değil mi? Soldan-sağa yazıp soldan-sağa okuyoruz. Her şeyde sağın üstün görüldüğü dinimizin dili bile sağdan-sola yazılıp, sağdan-sola okunuyor. Ama biz dinimizin, Kuran’ın dilini bırakmışız; Mustafa Kemal Paşa’nın dilini konuşuyoruz. Masonların Siyonist emellerine ulaşabilmesi uğruna, kendi saltanatı uğruna, kendi istediklerini gerçekleştirebilmek uğruna dine savaş açan Mustafa Kemal Paşa’nın dilini konuşuyoruz! Mustafa Kemal Paşa halkın dilini değiştirdi. Biz ALLAH’ın lisanını bırakmışız, Mustafa Kemal Paşa’nın lisanını konuşuyoruz. Başına Türk kelimesi eklendiği için Türkçe olarak bildiğimiz Latin alfabesinden alınan harflerin Mustafa Kemal Paşa tarafından oluşturulan dille konuşuyoruz. Yarın bize huzuru mahşerde ne buyrulacak biliyor musunuz? “ALLAH siz yarattığı kulları için, uygun olan lisanı, uygun olan dili bilememiş mi ki, siz başka dillerle dillendiniz, başka dillerle konuştunuz!”
“ALLAH kitabını peygamberlerin lisanı üzerine indirdi.” Peygamberlerin lisanı, yani Arapça! Cennette bile Arapça konuşulacak!
Helalini helal, haramını haram kıldı. Peygamberlerin lisanı üzerine indirdiği kitabında helal kıldıkları kıyamete kadar helaldir. Peygamberlerin lisanı üzerine indirdiği kitabındaki haram kıldıkları da kıyamete kadar haramdır.
[Ravi: Hz. Enes Radıyallahu Anh, Ramul-el E-Hadis, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi]
Mustafa Kemal Paşa bütün haramları helal, bütün helalleri haram haline getirdi değil mi? Türkiye’de kurulan ilk fabrika lanetlenmiş içki fabrikasıdır! Mustafa Kemal Paşa sürekli içki içtiği için başka fabrika kurdurması düşünülemezdi zaten!
Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri önceden gelip geçenlere –çeşitli itham ve bahanelerle- hakaret ettiği zaman, artık kızıl rüzgârları, yere batışı, suret değiştirmeyi ve gökten taş yağmasını bekleyin.
[Tirmizi, Fiten, sayfa 39/ Kutub-i Sitte, 14.cilt, sayfa 341]
“Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri önceden gelip geçenlere –çeşitli itham ve bahanelerle- hakaret ettiği zaman!”
Türkiye’de yaşayan kâfirler Osmanlı’ya lanet okuyor değil mi? Bize anlatılanlar yüzünden lanet okuyoruz Osmanlı’ya! Mustafa Kemal Paşa’nın oluşturduğu ve başına Türk kelimesi konduğu için Türkçe olarak kabullendiğimiz, Hıristiyan kâfirlerinin lisanı olan Latin alfabesinden alınan harflerle oluşturulan dilimizle Osmanlı’ya lanet okuyoruz! Nedense, Medeni Kanun, Ceza Kanunu, Ticaret Kanunu Avrupalı kâfirlerin kanunlarından yararlanılarak kanunlaştırılıyor, ama Latin alfabesinden alınan harflerle oluşturulan dilimiz için çok büyük önem ve çalışmalar yapılıyor!
“Hayır” kelimesini bilir misiniz? “İyilik ve ihsan” anlamındadır, ama Mustafa Kemal Paşa’nın dilinde; “yok, olmaz” anlamındadır.
“Kaza” kelimesini bilir misiniz? “ALLAH’ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi” anlamındadır. Mustafa Kemal Paşa’nın lisanında trafik kazaları oluyor. İnsanlar hataları kazara yapıyor.
“Peder” kelimesini bilir misiniz? Farsça ve Osmanlıca da “baba” demektir.
Sa’d İbnu Ebu Vakkas Radıyallahu Anh’dan rivayet edildiğine göre Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz şöyle buyurdu:
“Bir kimse kendi babası olmadığını kesinlikle bildiği birinin soyundan geldiğini ileri sürerse, ona cennet haramdır.”
[Riyazu’s-Salihin, İmam Nevevi, 1806. hadis]
Ebu hüreyre Radıyallahu Anh’dan rivayet edildiğine göre Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz şöyle buyurdu:
“Babalarınızdan yüz çevirip onları inkâr etmeyiniz. Her kim kendi babasını bırakıp bir başkasına baba derse, nankörlük etmiştir.”
[Riyazu’s-Salihin, İmam Nevevi, 1807. hadis]
Yezid İbn-i Şerik ibn-i Tarık şöyle dedi:
Ali Kerremullahi Vechehü, minberde konuşurken gördüm ve şöyle buyurduğunu duydum:
“Hayır, iddialar doğru değidir. Vallahi bizim yanımızda Kuran’dan ve şu sayfadan başka okuduğumuz bir yazı yoktur.” böyle dedikten sonra o sayfayı açtı. Orada develerin yaşları ve yaralamayla ilgili hükümler vardı. Yine bu sayfada Resulullah Aleyhisselatu Vesselam şöyle buyuruyordu:
“Ayr[Âır ] Dağı’ndan Sevr Dağı’na kadar olan yerler Medine’nin haremidir. Her kim orada kitap ve sünnete aykırı bir iş yapar ve dinde fesat çıkaran birini korursa, ALLAH’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. ALLAH kıyamet gününde o kimsenin ibadetlerini ve tevbesini kabul etmeyecektir. Müslümanlardan birinin verdiği bir söz ve güvence, yaptığı bir antlaşma hepsini bağlar. Her kim bir müslümanın verdiği söz ve himayeyi dikkate almazsa, ALLAH’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. ALLAH kıyamet gününde o kimsenin tövbesini ve ibadetlerini kabul etmeyecektir. Her kim kendi babası olmadığını kesinlikle bildiği birinin soyundan geldiğini ileri sürerse veya kendi efendisi olmayan birini efendi olarak kabul etmeye kalkarsa, ALLAH’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. ALLAH kıyamet gününde o kimsenin tövbesini ve ibadetlerini kabul etmeyecektir.”
[Riyazu’s-Salihin, İmam nevevi, 1808. hadis]
Ebu Zerr Radıyallahu Anh, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam’ı şöyle buyururken dinlediğini söyledi:
“Babası olmadığını bildiği birini babam diye sahiplenen kimse, babasına nankörlük etmiş olur. Kendisine ait olmayan bir şeyi sahiplenmeye kalkışan kimse bizden değildir; o cehennemdeki yerine hazırlansın.”
[Riyazu’s-Salihin, İmam Nevevi, 1809. hadis]
Öz babasından başkasına baba demek haramdır. Ama Türkiye’de yaşayan söze Müslüman kâfirler Hıristiyan din adamlarına “peder” diyor değil mi? Hıristiyanlar bile “peder” demiyor, ama biz “peder” diyoruz. Yani Hıristiyan din adamlarına “peder” diyerek, Hıristiyan din adamlarına “baba” demiş oluyoruz. Öz babamızdan başkasına baba demememiz gerekirken biz Hıristiyan din adamına “baba” diyoruz.
Mustafa Kemal Paşa Osmanlıca kelimelerle Hıristiyan din adamına “peder” dedirttiriyor, argo da “peder” dedirttiriyor babalarımıza.
“Dam” Osmanlıca da “helak olmak, gözyaşı” anlamındadır. Farsça”da “tuzak, hile” anlamındadır. Mustafa Kemal Paşa’nın lisanında “ahır ve evlerin çatısı” anlamındadır.
“Dana” Osmanlıca ve Farsça’da “bilgili, bilen, malumatlı, âlim” anlamındadır. Mustafa Kemal Paşa’nın lisanında “ineğin yavrusu” anlamındadır.
“İbn-i” Osmanlıca”da, Farsça’da, Arapça’da “oğul” anlamındadır. İbn-i Sina. İbn-i Ahmed örnek olarak. Mustafa Kemal Paşa’nın lisanının argosunda “ibne” yani erkek erkeğe ilişkiye giren erkeler anlamında. İbn-i Sina deyince, herkes “ibne sina” diye espri yapar olmuş.
“Nefs” Osmanlıca’da ve Farsça”da “insanda ve cinde şer kötülük kuvveti” anlamındadır. Mustafa kemal Paşa’nın lisanında ise “lezzetli, güzel yemek” anlamındadır.
“Seyyid” Osmanlıca da, Arapça’da “efendi, Hazreti Muhammed Aleyhisselatu Vesselam’ın soyundan olan, onun izinden giden” anlamındadır. Mustafa Kemal herkese “efendiler” diyordu.
“Estağfirullah” Osmanlıca, Arapça ve Farsça da; “ALLAH kusurlarımı [günahlarımı] affetsin” anlamındadır. Mustafa Kemal Paşa’nın lisanında; kendisine teşekkür edilen veya övülen kimse tarafından alçak gönüllülük göstermek için söylenen nezaket sözü oluyor; kimi zamanda “aynen öyle” anlamında kullanılıyor.
“Cilve” Osmanlıca, Arapça ve Farsça da “ALLAH’ın isimlerinin tecellisi; yani ilahi mukadderatın, kaderin gerçekleşmesi” anlamındadır. Mustafa Kemal Paşa’nın lisanında, “kadınların yaptığı erkeklerin hoşuna giden davranışlar” oluyor.
Mustafa Kemal Paşa’nın dilinde: Hz. Hadice Radıyallahu Anha, Hz. Hatice oluyor; Hz. Aişe Radıyallahu Anha, Hz. Ayşe oluyor; Hz. Fatıma Radıyallahu Anha, Hz. Fatma oluyor; Üveys el- Karani, Veysel Karani oluyor. Saladin Eyyubi, Selahattin Eyyubi oluyor. Sahabelerin, İslam büyüklerinin isimleri bile; İslami isimler bile değiştirilerek kullanılıyor!
“Hınzır” kelimesini bilir misiniz? ‘Seni hınzır seni’ deriz haylaz olanlara. “Hınzır” Osmanlıca ve Arapça’da “domuz” demektir. Yani “seni hınzır seni” dediğimizde, “seni domuz seni” demiş oluyoruz.
Neden Hamam böceğine Kara Fatma deniyor?
Hıristiyan papazlar, çocuklar için yapılan oyun sahasında çocuklarla oynarken, ellerinde içinde hamam böceklerinin olduğu poşeti boşaltır ve “öldürün şu kara fatma’yı“ diye bağırır. Çocuklardan biri üstünü değiştirir, papaz o çocuğa peçeli bir çarşaf giydirir. Diğer çocuklar, çarşaf giyen çocuğun etrafında yuvarlak oluştururlar ve çarşaf giyen çocuğu birbirine doğru itmeye başlarlar. Çarşaf giyen çocuğu birbirlerine iterlerken “kara Fatma, kara Fatma” diye bağırırlar ve tartaklarlar. Hıristiyanlar Müslümanları sevmezler. Hıristiyanlara göre Müslümanlar “pis ve yobaz” insanlardır. Yaşadıkları yerlerde Müslümanları istemezler. “onları kara Fatma gibi ezeceğiz” derler.
Kara Fatma Kimdir?
Kara Fatma Son Osmanlı zamanlarında Kahraman Maraş’ta ülke düşman işgalindeyken kahramanca savaşarak düşmanları taarruza tutmuş onlara meydan okumuş bir kadındır. 400-500 kişilik bir orduya öncülük yaparak düşmanları zayıf düşüren böylesine kahraman olan bir Osmanlı kadınına verilen Kara Fatma lakabını bir böceğe verecek kadar aşağılandık mı? ALLAH Resulü Aleyhisselatu Vesselam’ın en değer verdiği dünyalık “gözümün nuru, gönlümün incisi Hz. Fatma” dediği anamıza Arap olduğu için “onlar pis bir millettir hamam böceği de pislikte yaşar ve onun adı kara Fatma'dır” diyen kara cahil azgın bir zihniyete sahip olanların olması ne kadar acıdır. Bir yandan yurdu düşmanlardan koruyan son Osmanlı kahramanı bir kadına Maraş’ta verilen Kara Fatma lakabı diğer taraftan da ALLAH Resulü Aleyhisselatu Vesselam’ın kızına yakıştırılan, Hz. Fatıma Radıyallahu Anha’yı sembol etsin diye ağızdan ağza dolaşan hamam böceğine verilen ad. Bu ne gafilliktir, bu ne cahilliktir böyle!
Osmanlıca, Farsça ve Arapça kelimelerin okunuşlarına kendince anlamlar vererek; İslami değerlerle alay edilmesi için Mustafa Kemal Paşa’nın oluşturduğu, şuan kullandığımız dilde, normal konuşurken bile küfrediyoruz. Mustafa Kemal Paşa’nın İslam’la alay etmek için oluşturduğu dili konuşurken bile küfrediyoruz ey kâfirler!
Osmanlıca, Farsça, Arapça ayrı; Türkçe ayrı ama değil mi? Şu an Türkiye’de kullanılan; Mustafa kemal Paşa’nın alfabe olarak Latin alfabesini seçtiği kâfir alfabesini seçtiği bu dil; 1928 yılından önce yoktu! Kanunları yıldırım hızıyla kâfirlerden örnek alarak oluşturan Mustafa Kemal Paşa; oluşturduğu yeni dil için, İslam’a küfredilmesi için oluşturduğu dilin bir an önce kullanılması için her şeyi yapıyor!
Ama bize eskileri anlatırken; halk ayrı bir dil konuşuyor, saray ayrı bir dil konuşuyor deniliyor değil mi? Halk sarayın ne dediğini anlamıyor yani. Laf. Osmanlıca konuşuluyor! Osmanlıca’yı bütün Müslümanlar anlıyor! Bunun yanında âlimlerden Uygur Türkçesi ve diğer dilleri bilenler var.
Günümüzde Kemalist Putperest Köpekler ne diyor biliyor musunuz? “ALLAH Kuran’ı niye Türkçe indirmedi? Arapça indireceğine Türkçe indirseydi, bizde okusaydık” diyorlar!
Bizim hayatımız yalan ulan! Bizim hayatımız yalan!
Gerçekte Türkiye’de halkın farklı dil, yöneticilerin farklı dil konuşması günümüzde yaşanıyor. Herkese Türkçe’yi öğrettiler, Osmanlıca’yı bilmiyoruz; ama şimdi Osmanlıca terimler kullanılıyor; halk da anlamıyor. Dünyadaki her dilin konuşulduğu iller bölgeler var. Yabancılar var her yerde! Gerçekte, kimsenin birbirini anlamaması bugün yaşanıyor ama kimsenin umurunda değil!
Siyonist Yahudiler bile hahamlar harici kimsenin bilmediği İbranice dilini yeni alfabe oluşturarak tekrar canlandırıyorlar! Mustafa Kemal Paşa ise İslam’ın dilini Türkiye’den kaldırıyor! Dünya’da böyle başka hiçbir ülkede, hiçbir yerde böyle bir şey yok!
Kuran okuyan, fakat okudukları dillerinde kalan, okuduklarını anlamayan, kalplerinde inanmayan insanların türeyeceği bir zaman gelecektir.
[İmam Taberani; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, sayfa 64]
“Kuran okuyan, fakat okudukları dillerinde kalan, okuduklarını anlamayan insanlar olacak!”
Türkiye’de Kuran çokça okunuyor değil mi? Bilenler okuyor, bilmeyenler okumuyor. Ama kimse anlamıyor! Anlamıyor! İslam dilini, kutsal kitabımız olan Kuran’ı anlamıyoruz! Neden? Mustafa Kemal Paşa böyle olmasını istedi! Mustafa Kemal Paşa dilimizi değiştirdi! Mustafa Kemal Paşa dilimizi değiştirdiği için Kuran’ı okuyoruz ama anlamıyoruz!
Gelelim Türklerin İslam’ı kabulüne, Atalarımızın İslam’ı kabulüne.
Hz. Osman Radıyallahu Anh zamanında Horasan ve Harzem’i ele geçiren İslam orduları, Ceyhun Nehri’ne ulaşıp, Türklerle karşı karşıya geldiler. Bu tarihlerde Göktürk Devleti yıkılmış yerine Türgeşler Devleti kurulmuştu. 750 yılında Emeviler yıkılmış, yerini Abbasiler almıştı. Abbasilerin yönetime gelmesiyle, Türk-Arap ilişkilerinde bir yakınlaşma başlamıştı. Bu tarihte Türklerin dağınık bir durumda bulunmaları, Orta Asya’da bir siyasi otorite boşluğu meydana getirmişti. Bu durumdan yararlanan Çinliler, Doğu Türkistan’a kadar ilerleyip Talas Irmağı’na kadar her yere egemen olmuşlardı. İslam Devleti’nin Horasan Valisi Ebu Müslim, Salih Bin Ziyad komutasında bir orduyu, Çinlilerin ilerleyişini durdurmakta görevlendirdi. Türk boylarından Karluklar, bu savaşta Müslümanların yanında savaşarak, savaşın kazanımasında önemli rol oynadı. Talas Savaşı sonrasında İslamiyet, Türk boyları arasında hızla yayılmaya başladı. İlk Müslüman Türk Devletleri olan; Tolunoğulları, İhşidiler, Karahanlılar, Gazneliler ve Büyük Selçuklu Devleti Müslümanlığı kabul ederek, İslam’la bütünleştiler. Talas Savaşı’nın ardından Karluk, Yağma ve Çiğil Türkleri, İslam’ı kabul eden ilk Türk boyları oldular. İslamiyet bütün Türkler arasında hızla yayıldı ve çok kısa zamanda benimsendi.
Okuma ve yazmanın olmadığı bir zamanda; İslam’la tanışan atalarımız Müslümanlığı kabul etmişlerdir.
Düşünelim! O kadar ilim varken, bugün uzun yıllar eğitimini almadığımız yabancı dilleri bile anlamıyoruz; en önemlisi Müslüman olduğumuz halde; okuduğumuz Kuran’ı anlamıyoruz. Okuma ve yazmanın çok az olduğu bir dönemde; bizim atalarımız Müslümanlığı kabul ediyor. Sadece konuşarak. Ama biz Müslüman olduğumuzu iddia ettiğimiz halde Kuran’ı anlamıyoruz.
Türklerin soyu kime dayanmaktadır?
Türklerin ana yurdu Orta Asya’dır. Orta Asya; kuzeyde Sibirya, güneyde Himalaya dağları, doğuda Kingan dağları ve batıda Hazar Denizi ile çevrelenen geniş bir coğrafi bölgedir. Türklerin anayurdu Orta Asya’dır. Atalarımızın yurdu Orta Asya’dır. Peki, Türkler kimin soyundan gelmektedir? Türkiye’de bunu anlatmazlar bizlere! Söylemezler kimin soyundan geldiğimi bizlere! Atalarımız Orta Asya’ya gökten mi inmiştir? Yoksa yerden mantar biter gibi Orta Asya’da mı ortaya çıkmışlardır?
İbn-i Hacer El Askalani’ye göre Türklerin soyu Halilullah İbrahim Aleyhisselam’a dayanmaktadır. İbrahim Aleyhisselam’ın soyundan gelen İshakoğullarından Hazar Denizi civarına yerleşen bir gruptur.
[Kutub-i Sitte]
Diğer rivayetlerde; Kantura, Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın bir cariyesinin adıdır. Bundan birtakım çocukları oldu. Bunlardan Türkler çoğaldı. El-Kamus bunun doğru olduğuna kesin olarak bildirir.
[Kutub-i Sitte]
İbnu Hacer El Askalani, Türkler hakkında bir başka bölümde, başka bilgiler kaydettiğini ilave eder. İlgili bölümde şu açıklamalara yer verir: “Türklerin aslı hususunda ihtilaf edilmiştir. Hattabi: ‘Onlar Kantura’nın evlatlarıdır. Kantura Hz. İbrahim’in cariyesiydi’ der.”
[Kutub-i Sitte]
Türkler Halilullah İbrahim Aleyhisselam’ın soyundan gelmektedir. Son zamanlarda ortaya çıkan araştırmalar sonucunda zaten bazılarımız biliyor böyle olduğunu.
Atalarımız okuma ve yazmanın olmadığı bir zamanda İslamiyetle tanışıp Müslümanlığı nasıl bu kadar hızlı kabul etmişlerdir?
Şimdi, günümüz kitaplarında Orta Asya’daki atalarımızın inançlarının bizlere ne şekilde anlatıldığına gelelim!
“Türklerin asıl dini “Gök Tanrı” diniydi. Orhun kitabelerinde “Tengri” şekliyle yer alan Tanrı, en yüksek varlıktı. Çoğunlukla “Gök Tanrı” diye anılırdı. Türkler, Tanrı’nın tek olduğuna, millete hayat verdiğine ve zafere ulaştırdığına inanırlardı.
Türkçe’ye Hıristiyanlar, Yahudiler, kâfirler tarafından sokulan “tanrı” kelimesi, atalarımız kullanmadığı halde biz kâfirlere “atalarınız ‘tanrı’ kelimesini kullanıyordu” diyorlar. Peki, bu nasıl oluyor? Türklerden hiç kimse atalarımızın dilini hatırlamadığı ve bilmediği için, 1893’te Danimarkalı Türkolog Wilhelm Thomsen imdadımıza yetişiyor. Ve bizleri aydınlatıyor! Müslüman olmayan, Türk olmayan biri, bize atalarımızı anlatıyor!
ALLAH’ın İslamiye’te bildirilen isimlerini kullanmak caizdir. Bu isimlerden başka isim kullanmak caiz değildir! ALLAH’ın [c.c.] isimleri sonsuzdur. 1001 ismi var diye meşhurdur. Yani, isimlerden 1001 tanesini insanlara bildirmiştir. Dinimizde bunlardan 99’u bildirilmiştir. Bunlara Esma-ül Hüsnâ denir. ALLAH adı yerine, tanrı veya tanrı adı yerine Allah demek caiz değildir. Çünkü tanrı “ilah, mabud-put” demektir. Asuriler bazı Türkleri, güneşe, yıldızlara tapınmaya alıştırdıkları için tanyeri ağarınca, güneşe tapınırlardı. Bu sebepten, Güneşin ismi, tanyeri ve nihayet tanrı oldu. ALLAH kelimesi özel isimdir. Hiçbir dilde karşılığı olmaz. Allah kelimesinde cinsiyet yoktur. İlah kelimesinin ise her dilde karşılığı, bazı dillerde de erkek ve dişi şekli vardır. Mesela Arapça’da Mabud-Mabude, Türkçe’de Tanrı-Tanrıça, İngilizce God-Goddess, Fransızca Dieu-Deesse, Almanca Gott-Göttin gibi. Bu kelimelerin hiçbirisi ALLAH ismi yerine kullanılmaz. ALLAH manasına yalnız ALLAH kelimesini kullanmak gerekir. Çünkü ALLAH “Benim ismim ALLAH’tır. Bana, ALLAH diye ibadet edin” buyuruyor. Kendisi ne bildirmişse onu kullanmak gerekir. İlah manasında her millet kendi dilindeki kelimeyi kullanır. Fakat ALLAH her dilde aynıdır.
[Saadet-i Ebediyye]
Bismillahirrahmanirrahiym. Allah ancak bir tek ilahtır. Sadakallahül-Azıym.
[Nisa Suresi, 171. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. Ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur. Sadakallahül-Azıym.
[Taha Suresi, 14. ayet]
Bismillahirrahmanirrahiym. Mevlanız Allah’tır. Sadakallahül-Azıym.
[Âl-i İmran Suresi, 150. ayet]
Atalarımızda “Gök Tanrı inancı” varmış?
Dedem Korkut gelip boy boyladı, soy soyladı. Bu Oğuzname Yeğenek’in olsun, dedi. Dua edeyim hanım, yerli kara dağların yıkılmasın, gölgelice kaba ağacın kesilmesin! Ak sakallı babanın, ak perçemli ananın yeri cennet olsun! En sonunda temiz imandan ayırmasın. Ak alınla beş kelime dua kıldık; kabul olsun. Günahlarımızı adı güzel Muhammed yüzü suyuna bağışlasın.
[Kitab-ı Dede Korkut Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan (Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı)]
“Ak sakallı babanın, ak perçemli ananın yeri cennet olsun!” Cennet? ALLAH’ın salih amel işleyenlere ve emirlerine itaat edenler için yarattığı cennete gitmeleri için dua ediyor Dede Korkut! Gök Tanrı inancı varmış ama atalarımızda öyle derler biz sözde Müslüman kâfirlere!
Oğuz’da Duha Koca Oğlu Deli Dumrul derlerdi, bir er vardı. Bir kuru çayırın üzerine bir köprü yaptırmıştı. Geçenden 30 akçe alırdı, geçmeyenden döve döve 40 akçe alırdı. Bunu niçin böyle yapardı? Deli Dumrul “Benden deli, benden güçlü er var mıdır ki çıkıp benimle savaşsın. Benim erliğim, bahadırlığım, cilasınlığım, yiğitliğim Rum’a, Şam’a yayılsın, ün salsın!” derdi. Meğer bir gün köprünün yamacına bir bölük oba konmuştu. Oba’da bir güzel yiğit hastalanmıştı. ALLAH’ın buyruğu ile o yiğit öldü. Kimi “oğul”, kimi “kardeş” diye ağladı, o yiğit için büyük yas oldu.
Ansızın Deli Dumrul atını sürüp geldi:
“Bre ne ağlarsınız? Benim köprümün yanında bu kavga nedir? Neye yas tutarsınız?” dedi.
“Han’ım bir güzel yiğidimiz öldü, ona ağlarız” dediler.
“Bre yiğidinizi kim öldürdü?”
“Bey yiğit, ALLAH’tan buyruk oldu, al kanatlı Azrail o yiğidin canını aldı.
[Kitab-ı Dede Korkut Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan (Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı)]
“Bey yiğit, ALLAH’tan buyruk oldu, al kanatlı Azrail o yiğidin canını aldı.” Azrail Aleyhisselam! ALLAH’ın can almakla görevlendirdiği meleğin Azrail olduğu o zamanda biliniyor! Ama biz sözde Müslüman kâfirlere “Gök Tanrı inancı” olduğunu anlatırlar.
Ölüm vakti geldiğinde temiz imandan ayırmasın. Ulu ALLAH seni namerde muhtaç etmesin. Ak alınla beş kelime dua kıldık, kabul olsun.
[Kitab-ı Dede Korkut Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan (Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı)]
ALLAH’a yakarayım Han’ım, uçurumlu yüce dağların yıkılmasın, gölgeli ulu ağacın kesilmesin, çoşkun akan suların kurumasın. Kanatlarının ucu kırılmasın, yüce ALLAH seni mert olmayanlara, korkaklara gereksindirmesin. Koşarken boz atın sürçmesin. Vuruştuğunda kara pulat öz kılıcın çentilmesin, dürtüşürken ala gönderin ufanmasın. Ak sakallı babanın, ak saçlı ananın yeri cennet olsun. ALLAH’ın verdiği ümidin kırılmasın, en sonunda temiz imandan ayırmasın. Ak alınla beş kelime dua ettik, kabul olsun. Derlesin, toplasın, günahımızı Kadir Mevla, adı güzel Muhammed’in yüzü suyuna bağışlasın.
[Kitab-ı Dede Korkut Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan (Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı)]
“Derlesin, toplasın, günahımızı; Kadir Mevla, adı güzel Muhammed’in yüzü suyuna bağışlasın.”
Günümüzde kendini âlim diye gösterenler, kendini tarihçi sananlar Dede Korkut öykülerinin efsaneleşerek günümüze kadar geldiği için; atalarımızın İslamiyeti kabul etmesiyle peygamber efendimizin adının eklendiğini söylerler.
Adı duyulduğunda Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e salat ve selam getirilmesi gerekir! Dede Korkut öykülerinde Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in ismi geçiyor ama salat ve selam getirilmiyor!
ALLAH insanlar dünyaya gönderilmeden önce; Kalubela’da bütün insanlardan ve bütün peygamberlerden; Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz gönderildiğinde; Aleyhisselatu Vesselam’a uyacaklarına ve her türlü yardımı yapacaklarına dair Ahd-i Misak aldı! Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz Kainât’ın yaratılma sebebidir!
Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz Milattan sonra 6. asırda dünyaya gelmiştir. Milattan önce 3000 yıllarına dayanan Uygur Türklerinin, Milattan önce 5000 yıllarına dayanan İskit Türklerinin efsanelerini anlatan Dedem Korkut Hikâyeleri’nde Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in ismi neden geçmektedir?
İbn-i Hacer el Askalani’ye göre Türklerin soyu Halilullah İbrahim Aleyhisselam’a dayanmaktadır. İbrahim Aleyhisselam’ın soyundan gelen İshakoğullarından Hazar Denizi civarına yerleşen bir gruptur.
[Kutub-i Sitte]
Türkler İbrahim Aleyhissselam’ın soyundan gelmektedir! İbrahim Aleyhisselam’ın dilini konuşurlar. Ve İbrahim Aleyhisselam’a indirilen sayfalardaki hükümlere göre ibadet ederlerdi. Dedem Korkut Hikâyeleri’nde Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in adı geçiyor, ama salat ve selam getirilmiyor. Neden?
ALLAH’ın gönderdiği bütün dinlerde, bütün kitaplarda, peygamberlere gönderdiği bütün sayfalarda Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in adı geçiyor ve insanların, peygamberlerin Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in gönderildiği zaman Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’e uymaları emrediliyor. Yani; Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in dünyaya gönderileceği; Hz. Adem Aleyhisselam dünyaya gönderildiği andan itibaren biliniyor.
“Derlesin, toplasın, günahımızı Kadir ALLAH, adı güzel Muhammed’in yüzü suyuna bağışlasın.”
Atalarımız Uygurlar ve İskitler kâinatın Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in yüzü suyu hürmetine yaratıldığını biliyorlardı!
Milattan önce 3000 yıllarına dayanan Uygurlar, Milattan önce 5000 yıllarına dayanan İskitler; Milattan sonra 6. asırda dünyaya gelen Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in yüzü suyuna, günahlarının bağışlanması için dua ediyor!
Günümüz de kendini âlim ve tarihçi sanan adamlar da “Dede Korkut Hikâyeleri”nin efsaneleşerek günümüze kadar geldiği için; atalarımızın İslamiyeti kabul etmesiyle peygamber efendimizin adının eklendiğini iddia ediyorlar. Dinden, imandan haberleri olmayan adamlar kendi kafalarına göre yorumluyorlar her şeyi! Akıllarına ne geliyorsa onu söylüyorlar!
1893’te Danimarkalı Türkolog Wilhelm Thomsen imdadımıza yetişiyor. Milattan önce 3000 yıllarına dayanan Uygur Türkleri’nin, Milattan önce 5000 yıllarına dayanan İskit Türkleri’nin ve Orta Asya’daki Türklerde “Tengri, Gök Tanrı” inancı olduğunu söylüyor. Biz kendi tarihimizi bırakıyoruz, kâfirlerin yorumlarına göre anlatıyorlar bizlere. Bilmiyoruz çünkü! Bilmiyoruz geçmişimizi! Neden bilmiyoruz? Mason Mustafa Kemal Paşa, masonlar Siyonist emellerini gerçekleştirsin diye, geçmişimizi öğrenemeyelim diye dilimizi değiştirdi!
İslam Devleti’nin sınırlarını ihlal eden “Fargana” civarında bulunan Mecusi olan, ateşe tapan bir Türk boyuyla yapılan savaşta İslam Ordusu galip gelir. Ordunun komutanı olan İmam Ebu Hanife’nin oğlu Hammad’a, savaş ganimeti olarak, esirlerden; Türk boylarından birinin kızı olan “Mayar” düşer.
Emevi Halifesi Mervan İbnu Muhammed döneminde Kufe kadılığına getirilmek istenen İmam Ebu Hanife; “halifenin istediği şekilde yönetilecek kadılığı ve alınıp satılacak hükümleri üstlenecek biri olmadığını” söyleyerek bu makamı reddettiğini Irak Valisi İbn-u Hübeyre’ye bildirir. Irak Valisi İbn-u Hübeyre diretir. Sonuç alamayınca, İmam Ebu Hanife’yi hapse attırarak, boynuna pranga vurdurur, kırbaçlattırır.
İmam Ebu Hanife’yi hapse attırarak, boynuna pranga vurduran ve kırbaçlattıran Irak Valisi İbnu Hübeyre bir gece rüyasında Resulullah Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’i görür. Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz: “Benim ümmetimden suçsuz birini nasıl hapse atıp kırbaçlarsın” buyurur. Irak Valisi İbn-u Hübeyre kan ter içinde uyanarak hemen zindana iner ve İmam Ebu Hanife’yi serbest bırakır. Gece olduğu için İmam Ebu Hanife sabah gitmenin uygun olacağını söyler. Irak Valisi İmam Ebu Hanife’ye “1 saat bile hapiste kalamayacağını” söyleyerek; nöbetçiler eşliğinde Irak’dan Kufe’ye gönderir.
Zulm eden Emevileri, adaletle hükmetme vaadiyle yıkmaya çalışan Abbasileri destekleyen, ilim meclislerindeki talebelerinin çokluğunu ve Kufe halkının da ilmi dolayısıyla İmam Ebu Hanife’ye bağlılığını bilen Emevi Halifesi Mervan İbnu Muhammed, İmam Ebu Hanife’nin serbest bırakılmasına kızar.
Emevi Halifesi’nin Abbasi ordusuyla savaşmak için Horasan”a gönderdiği dönemin “Orduların Ordusu” ismiyle anılan İslam ordusunun Horasan”dan dönüşünde, Irak Valisi’nin ve Kufe”de bulunan İmam Ebu Hanife”nin cezalandırılacağından korkan Irak Valisi İbn-u Hübeyre, İmam Ebu Hanife’yi huzuruna çağırır. İmam Ebu Hanife’nin güvenliği için Mısır, Hicaz ya da Yemen’e gitmesini ister. İmam Ebu Hanife güvence istemediğini, sadece ilim ve fıkıhla ilgilendiğini belirtir. Irak Valisi Hicaz da asrın en bilginlerinin bulunduğunu; Hudayb bin Rebah’ın Mekke’de, İmam Malik’in, İmam Cafer Abdullah bin Hasan’ın da Medine’de olduğunu hatırlatır. İmam Ebu Hanife’de kutsal topraklara, Mekke ve Medine’ye hep gitmek istediği için Hicaz’a gitmeye karar verir. Ebu Hanife’nin Hicaz’da bulunduğu sırada, Kufe’de İmam Ebu Hanife’nin oğlu Hammad; bir akşam Mayar’ı yaktığı ateşe taparken bulur ve ateşi söndürür. Mayar, Hammad’dan kendisini azat etmesini istemekte, Hammad’ın annesi ve büyükannesi ise Hammad’ın, mecusilikten vazgeçmediği için Mayar’ı satmasını istemektedir. Hammad, Mayar’a onu sevdiğini söyler. Müslümanlığı kabul ettiği takdirde onunla evlenmek istediğini belirtir. Bir süre Hicaz’da kalan İmam Ebu Hanife, kısa bir süreliğine Kufe’ye gelir ve ailesini ziyaret eder; daha sonra Hicaz’a geri döner. Hicaz’a gitmek için yola çıkacağı gece, ailesiyle sohbet ederken konu Mayar’a gelir. Mayar’ın mecusilikten vazgeçmediğini öğrenen İmam Ebu Hanife; Mayar’ı Müslümanlığa alıştırmaya çalışan oğlu Hammad’a “dinde zorlama olmayacağını, savaşta esir olanların, ya bir lütuf olarak salıverilmesini ya da fidye karşılığında azat edilmesi gerektiğini” hatırlatır. Karşılıksız olarak, ALLAH rızası için Mayar’ı azat etmesini söyler. İmam Ebu Hanife Hicaz’a gitmek üzere yola çıktıktan sonra Hammad, Mayar’ın odasına gelir ve Mayar’ı bulamaz. Hammad Mayar’ı aramaya başlar. Mayar’ı evin salonunda baygın bir şekilde bulur. Hammad “Mayar’ı azat ettiğini, istediği yere gidebileceğini, sabah Fargana’ya gidecek olan bir kervana teslim ederek ailesinin yanına dönebileceğini” söyler. Mayar evden kaçmaya çalıştığı sırada, İmam Ebu Hanife’nin ailesiyle konuştuklarını duyduğunu söyler. İmam Ebu Hanife’nin anlatımını; sohbet esnasında okunan ayetleri, Resulullah Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz’in hadislerini duyan Mayar, duyduğu manevi huzurla olduğu yere yığılmıştır. Mayar azat edildiği halde, Hammad’a “1 kaç gün daha kalmak istediğini” söyler. Mayar İmam Ebu Hanife ile konuşmak ister. Hammad babasının evde olmadığını, Hicaz’a sefere çıktığını söyler. Mayar şaşırır: “İmam Ebu Hanife’nin sesini dakikalar önce duyduğunu” söyler. Hammad “babasının saatler önce yola çıktığını, Mayar’ın kendini kaybetmesinden dolayı, saatlerce baygın yattığını; İmam Ebu Hanife’nin şu an Hicaz’a gitmekte olan bir kervana varmak üzere olduğunu” söyler. Mayar İmam Ebu Hanife’nin yanına gitmek ister. Hammad 1 kaç aylık mesafe olduğunu belirtir. Ev halkına İmam Ebu Hanife’nin yanına gitmek istediğini ısrarla söyleyen Mayar’a; İmam Ebu Hanife’nin 1 kaç yıldan önce geri dönmeyeceği söylenir. Mayar “İmam Ebu Hanife ile görüşmek için ne seneler, ne de saatler bekleyemem” der. İmam Ebu Hanife’nin hanımı Mayar’a “İmam Ebu Hanife’den ne istediğini” sorar. Mayar “İmam Ebu Hanife’yi göremeyeceksem, benim bu haberimi ona iletin” der. Mayar “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Rasulullah” diye şehadet getirerek müslüman olur. Ev halkı Mayar müslüman olunca şükreder. Daha sonra Hammad’ın sevgisine karşılık veren Mayar Hammad’la evlenir. Hammad annesini ve akrabalarını görmek isteyen Mayar’ı bir kervanla Fargana’ya gönderir. Mayar mecusilerin rahibi olan amcası Küus tarafından müslüman olduğu için bağlanarak hapsedilir. Amcası Küus mecusiliğe dönmediği için Mayar’a işkence yapar. Aç susuz bırakır. Mayar Kuran’dan ayetler okuyunca, amcası Küus Mayar’ı ateşte yakmaya karar verir. Mayar’ın gözleri görmeyen annesi, kardeşi Küus tapınakta ateş yakmaya gidince, kızına “kendisi gibi kalbiyle iman etmesini, diliyle amcasını dinlemesini” söyler. Mayar şaşırır. Annesi, kızının anlattıklarını duyduğu için müslüman olmuştur. Mayar’ın hiç bir şekilde amcasına boyun eğmeyeceğine kanaat getirince, kızını kurtarmak için onu çözer, Mayar kaçar. Amcası Küus eve gelince Mayar’ı bulamaz ve çılgına döner. Mayar’ın gözleri görmeyen annesine “önce Mayar’ı, daha sonra da seni öldüreceğim” diyerek, Mayar’ın Kufe’ye gitmek için katıldığı kervana gider. Mayar’ı kervanda yakalar. Öldürmek için kervandan uzaklaşır. Mayar uzun bir süre geri dönmeyince meraklanan Hammad Fargana’ya gelir. Mayarı’n evine gelir ve annesini gözyaşları içinde dua ederken bulur. Mayar’ın annesi Hammad’tan “kızını kurtarmasını ve alıp götürmesini” ister. Mayar’ın nerede olduğunu söyler. Amcası Küus, Mayar’ı öldüreceği sırada Hammad yetişir ve Küus’u öldürerek Mayar’ı kurtarır. Beraber Kufe’ye dönerler. Mayar ev halkına başından geçenleri anlatır. Ailesinden ve babasından bahseder. Küçük yaşlarda iken, bir gece babasının eve yorgun bir şekilde geldiğini ve annesiyle babasının sessiz bir şekilde bazı sayfalar okuduğunu söyler. Babasının okuduklarında;
-İranlıların başına gelecek dağılma ve zayıflıktan,
-Arap memleketlerinden bir adamın, İranlıları kovalayacağından,
-O zamanın en güçlü devleti olan İran’ı yeneceklerinden; putlarla, tapınaklarını kıracaklarından,
-İbadetlerinde de yüzlerini İbrahim’in kabesine çevireceklerinden söz ediliyordu.
Mayar, “babasının bu sayfaları okuduktan sonra havale geçirdiğini, rahatsızlığının arttığını ve babasının putlara tapmaktan vazgeçtiğini belirtir. Mayar büyüdüğü zaman puta tapanlara karşı çıkar, babasının okuduğu o eski sayfaları arayarak akrabalarına göstermek ister. Fakat sayfaları bulamaz. Sayfaları bulamadığı için, duyduklarını söylemekten; amcasının işkence yapacağı korkusuyla vazgeçtiğini” anlatır.
Mayar annesiyle babasının sessiz bir şekilde bazı sayfalar okuduğunu söyler. Babasının okuduklarında;
-İranlıların başına gelecek dağılma ve zayıflıktan,
-Arap memleketlerinden bir adamın, İranlıları kovalayacağından,
-O zamanın en güçlü devleti olan İran’ı yeneceklerinden; putlarla, tapınaklarını kıracaklarından,
-İbadetlerinde de yüzlerini; İbrahim’in kabesine çevireceklerinden söz ediliyordu.
Hangi eski sahifeler? Halilullah İbrahim Aleyhisselam’ın soyundan geldiği için İbrani olan Türklerin okuduğu sahifeler! İçlerinden ateşe tapan boyların olduğu halde, büyük çoğunluğun ALLAH’a inandığı, ALLAH adına adaklar adayarak ibadet eden Türkler!
Türkler Halilullah İbrahim Aleyhisselam’a indirilen sahifelerle ibadet etmişlerdir! Türklerin büyük çoğunluğu 6900 yıl boyunca ALLAH’a iman etmişlerdir! ALLAH yolundan dönmemişlerdir!
Türkler İbrahim Aleyhisselam’a inen sahifeleri okumuşlardır! İbrahim Aleyhisselam’ın soyundan gelen Türkler İbranice sayfaları okumuşlardır! Türkler İbranice’yi okuyup anlamış ve Halilullah İbrahim Aleyhisselam’a indirilen sahifelerdeki hükümlere göre ibadet etmişlerdir. Türk olduğunu iddia eden, ama İslam’dan nasip almamış biz sözde Müslüman kâfirlerin atalarının büyük çoğunluğu sadece ALLAH’a iman etmiştir!
Okuma ve yazmanın çok az olduğu bir dönemde, atalarımız sadece konuşarak Müslümanlığı kabul ediyor. Sadece konuşarak!
Türkler gerçekte İbranice konuşuyorlardı çünkü!