--------------------------------------------------------------------------------
“Benim kalbim, benim ellerim, benim vücudum” derken acaba gerçekte kimin ellerinden, kimin kalbinden ve kimin vücudundan bahsediyoruz?
Sahip olduğumuzu düşündüğümüz bedenlerimizin mülkiyeti gerçekten bize mi ait? Değilse, ellerim kesilince önce kanı pıhtılaştırıp sonra da yara olmuş elimi ben istemesem de iyileştiren bu ellerin sahibi kim? Eğer el benimse elim kırılınca ya da kanayınca elimin iç yapısını ben dahi bilmiyorken ve bu kendi kendine olamazken acaba kim tedavi ediyor?
İnsan konumu itibarıyla yaratılmışlardan biri olarak Allah’ın mülkiyetinde ve kudretindedir. İnsan gaflet içinde kendi bedenine sahiplenerek dünyalıklar için heveslenir ve bu heveslerin hırsa dönüştüğü yerlerde mülkün gerçek sahibi olan Yaratıcı’sını unutur. Oysaki ne kalbine, ne bir kimya laboratuvarı gibi çalışıp 500 kadar iş gerçekleştiren karaciğerine, ne de akciğerlerine hükmedebilir. Ufacık olmasına rağmen bir şehir karmaşıklığındaki işlevleri yerine getiren küçücük bir hücresine bile hükmedemez. Hatta 80-100 trilyon kadar hücrenin, sürekli hareket halindeki atomlarıyla, uyurken de yürürken de kendisi için çalıştığını fark etmez bile. O halde insan, bedeninin mülküne sahip olduğunu nasıl iddia edebilir?
Şimdi bile pek çok insan ancak bir yeri kanayınca ya da bir hastalığa tutulunca teninin altındaki muazzam alemi fark edebilir. Daha vücudunun ilmine bile sahip olamayan insan ona sahip çıkabilir mi? Eğer sadece kalbin kontrolü bir insanın eline verilmiş olsaydı, her saniye ölmemek için kalbe kan pompalamasını emretmesi gerekir, yaklaşık 100 bin kilometre uzunluğundaki damarlarının hangisinin nerelere uzandığını unutmadan uygun miktar kanı gerekli yerlere yönlendirmesi gerekir, yediği yemeklerin nerelerde sindirileceğini, hangi enzimlerin salgılanacağını ayarlaması gerekir ve bütün bunları yaparken konuşacaksa bunu ölmemeye çalışarak yapması gerekirdi. Bu da uyumadan sürdürülecek bir ömür demek olurdu.
Su içerken bile hangi parmak kaslarına ve hangi kol kaslarına kasılma emrini verip yönlendireceğini bilmesi gerekirdi. Oysaki bunlar, bizim emrimize verilmiş mülkü Allah’ın olan emanetlerdir. Onlar sadece Allah’ın emriyle bizim isteklerimize itaat ederler.
KUR'AN'ın gölgesinde yol almak...
Biz elimizi kaldırırken ellerimize emir vermeyiz. Hatta bir bardak su içecekken elimize “Git şu bardağı getir!” de demeyiz, düşünmeyiz bile, sadece yaparız. Sayfaları çevirirken kendimizi o kadar kaptırdığımız olur ki ellerimizin sayfaları çevirdiğini bile fark etmediğimiz olur. Biz bütün bunları yaparken sadece Allah’ın, kudretindeki bedenimizi isteğimize göre evirip çevirmesini talep ederiz. Allah da bunu hemen bizim için gerçekleştiriverir.
Allah, emanet verdiği bedeni yanlış yollarda tüketen, bu emanetinin kadrini bilmeyen kullarını bazen hastalıklarla sınayınca adeta kollarından tutup silkeliyor ve “Bana ait olanı Ben’im yolumda kullan, çünkü mülk Benimdir” diyor.
Allah emanetini iyi muhafaza etmemizi istiyor. Zira her gün abdest ve namazla beş kere bakımını yapmamızı, oruçla zindeliğimizi korumamızı ve kurbanla kendisine yaklaşmamızı, verdiğimiz sadakalarla kaza ve belalardan korunmamızı istiyor. Neticede “Ben” derken bu kelimeyi bir de hak ettiği şekilde iman esaslı anlamalı ve buğulu camlarımızdan madde alemine bakarken, iman bilinciyle camı güzelce silip maddeyi gerçek manasıyla görüp idrak etmeliyiz. Çünkü uyuyan biri için dünya nasıl ki algılardan öte ise ve onun için renkler, sesler, tatlar bir hayalden ibaretse, inanç ayıklığıyla bakılan her varlık da o derece keskinlik arz eder.
