2. Dünya Savaşı yıllarında, gerçekten de tetikteydik. Para SSCB’den yana hafifçe meyil ederse Turancıları bir gecede içeri tıkıyor, bağımsızlık ruhumuzdan, devrimciliğimizden dem vurmaya, SSCB’yi tavlamaya bakıyorduk. Tersi olursa, yani Almanya’nın ağırlığı artmaya başlarsa da komünistler elimizden kurtulamıyordu.
Sonra soğuk savaş başladı ve SSCB’nin dünyada fazla bir numara çekemeyeceği çok geçmeden anlaşıldı. Bu büyük ve dehşetengiz kumarda Dünya sisteminin zarı açıkça ABD’yi, bir zamanlar sağcılarımızın pek sevdiği o kelimeyle söyleyecek olursa, hür dünyayı göstermeye başlayınca, Demokrat Parti’ye yol verdik: Demokrasi, zamanı gelmiş bir fikir gibi, önüne çıkan her şeyi ezerek yoluna devam eden bir seyl-i füruşan idi. Ona mukavemet etmek ayıptı, günahtı, rezillikti, ayrıca imkânsızdı.
Halkın kendi kendini yönetmesi (her ne demekse) gerekiyordu. Hür ve çağdaş dünyanın faziletleri bunu gerektiriyordu ve biz de halkımıza neyi istiyorsun, nasıl istiyorsun diye sormanın, zamanı yakalamak olduğuna karar vermiştik.
Sonrayı biliyorsunuz işte. Hasıl ettiği bir incir çekirdeği dolusu fikri bile ancak birbiriyle tepişerek, birbirinin başını gözünü yararak paylaşabilen bir gençlik nesli geldi. Kaba mı kaba, üçüncü sınıf bir yönetim-irtikab-istibdat çemberi, basık, dar, küf bağlamış bir dünya tasavvuru, iğrenç kokulu, ceset çiğneyen ağızlarla dile getirilen çağdaşlık ve ilericilik martavalları, bir hiç uğruna halkının başını gözünü yaralayan, insanının durup dururken gönlüne ateş düşüren mantıksız bir zombi uygarlığı.
Şimdi;
SSCB 1991’de, kendi evlatları tarafından çökertildikten sonra, iki cereyan arasında kalmaklığımızdan - yoksa başka bir şeyden değil - mütevellit fikrimizin varoluş şartları da alabora olmuş oldu. (Şimdilerde sağcı-solcu salıncağına binmenin anlamlı olduğuna kimi inandırabiliriz ki?)
Şimdi;
Meydan hepten ABD’nindir. Hepten hamburgerin, coca-colanın, kadın programlarının, naylon müziğin ve plastik haberlerindir.
Ancak o kadar da kaygılanmıyorum doğrusu. Çünkü geriye dönüp baktığımızda, çağdaş Türk kültürü ve terbiyesi, muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkabilmek için, yüz yılda ancak hortumcu bakan-bürokrat-müteahhit (şu kelimenin ‘taahhüt eden, garanti eden’ anlamına geliyor olması da çok hoş) -medya patronu kalabalığıyla; bir de Bülent Ersoy-Ergenekon kültürünü ortaya çıkarabilmiştir.
Çünkü bu ülkenin kaderi hep bir yerlerdeki yuvarlak masaların üzerinde yuvarlanan zarların keyfine bağlı oldu.
Çünkü, bu ülkenin, kendi içinin ışığını, didinerek, kazarak, yine kendi içinin derinliklerinde bulabileceğine olan geleneksel inancımız çoktan kayboldu.
Çünkü, koca koca insanlar, vakitlerini iki ucundan tuttukları “örtüyü” öteye beriye çekiştirebilmek için kalkıyorlar yataklarından. Bunun için biniyorlar koca krom-nikelaj kaplama makam arabalarına. Bunun için yüksek fiyatlar ödeyerek aldıkları eğitimin kravatı boyunlarını bu kadar amansızca sıkıyor. Bunun için bir düşük akıl tutarlılığı tarafından yönetilmek zorunda kalıyoruz. Bunun için delirmişlik parodisiyle neşelenebiliyoruz ancak.
Bunun için!
SELAHATTİN YUSUF
ok