You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

BATININ VE BİZİM HOŞGÖRÜ ANLAYIŞIMIZ

BATININ VE BİZİM HOŞGÖRÜ ANLAYIŞIMIZ

Üye
BATININ VE BİZİM HOŞGÖRÜ ANLAYIŞIMIZ
Bismillâhirrahmânirrahîm
Kimimizin müsamaha, kimimizin tolerans, kimimizin de hoşgörü dediğimiz şey
genelde güzellikleri, çirkinlikleri bulunan eşya veya olaylar karşısında, çirkinliklerden çok
güzellikleri görebilme yeteneği olarak tanımlanabileceği gibi, farklı inançlar, farklı kültürler,
farklı geleneklere karşı sergilenebilen hazımkârlık tavrı, saygı gösterisi olarak da nitelenebilir.
Gerçekte biz bu tavrı, bu saygıyı dinimizden öğrendik. Bilindiği gibi İslâm, kendisinden
önce gelen dinlerin sadece asıllarını kabul etmekle kalmamış, mensuplarına “Ehl-i kitap” adı ile
özel bir yer vermiştir. Onların haklarının korunmasını kanuna bağlamış, kültür ve geleneklerine
saygıyı da sosyal hayatın vazgeçilmez bir prensibi olarak görmüştür. Yüzyıllarca bu
prensiplere bağlı olarak yaşamış olan insanımız, gerek birbirlerine ve gerekse içi içe
bulundukları yabancılara karşı gösterdikleri hoşgörü denilen bu güzel duygunun seçkin
örnekleri ile anlamlaşmışlardır (sembolleşmişlerdir).
Ancak profesörlerimizden biri ile yapılan konuşmada; “…Türk insanı, son yüzyıllık
çalkantı döneminde önce hoşgörüsünü kaybetti. Ne geleneksel Osmanlı hoşgörüsü kaldı, ne de
batının hoşgörüsünü alabildik. En azından, batının insan hakları anlayışı çerçevesindeki
hoşgörüsünü dahi kabullenememiştik…” diyor. Üzüntü ile itiraf edelim ki biz, sadece son
yüzyıl içerisinde bu profesörümüzün işaret ettiği hoşgörümüzü değil, bizi biz yapan, bizi
büyük yapan pek çok değerlerimizi de kaybettik. Çünkü biz, önce öz mirasımız olan her şeyi
reddettik. Bu yüzden de kendimize olan saygımızı, kendimize olan güvenimizi yitirdik. Daha
doğrusu bunlar bize batının hoşgörü şeklini kabul ettirmek için kaybettirildi. Bu amaçla
bizden batıya yönelenler hoşgörü kavramını adeta batılı tavırla özdeşleştirdiler.
Bu çevrelerce batı denince hoşgörü akla gelir oldu. Toplumumuzda, İslâm’ı bilmeyen
veya anlamayanların herhangi bir katılığı veya bağnazlığı eleştirilirken, aksine göstermek için
hep batı örneğine başvurulur oldu. Acaba batı gerçekten hakşinas, hoşgörü sahibi bir toplum
muydu? Tarafsız bir gözlemcinin, iyi bir araştırmacının, insaflı birinin bu soruya rahatlıkla
evet, batı hoşgörülüdür diyeceğini sanmıyoruz. Bize gelince, batı ile ilgili pek çok yargımız
da olduğu gibi, insan hakları ve hoşgörü konusunda da büyük bir yanılgı içerisinde
olduğumuzda şüphe yoktur. Hatırlamak için belleğimizi fazlaca zorlamaya gerek yoktur.
16. yüzyılda, kilisede reform-karşı reform hareketleri ile başlayan ve Hıristiyan
mezhepleri arasındaki ilişkilerde bağnazlığa, yobazlığa, hatta düşmanlığa dönüşen
hoşgörüsüzlük tarih boyunca devam ede gelmiştir.
Mesela kilise geleneğini, papalığın otoritesini, gerçek inancı inkâr ettikleri ileri sürülen
Protestanlar, Katolikler tarafından kafirlikle suçlanırken, kilise merasimlerini dini gerçekler
seviyesine yükselttikleri papayı, Hz İsâ (a.s.)’nın otoritesine denk yetkiye sahip kıldıkları iddia
edilen Katolikler de, Protestanlar tarafından sapıklık ve inancı ters yüz etmekle suçlanmıştır.
Bu hoşgörüsüzlük, sadece dini alanlarda kalmamış, Katolik ve Protestanlar arasında siyasî ve
kültürel parçalanmalara, hatta batı ülkeleri arasında yüzyılı aşan (1559-1689) din savaşlarına
neden olmuştur. Bu savaşların resmen sona ermesi ile de bitmeyen düşmanlıklar, ölümlerle
sonuçlanan şiddet olayları, Fransa, İspanya, İtalya ve Portekiz’de azınlık durumunda olan
Protestanlara, İngiltere, Almanya, Hollanda, İskandinav ülkelerinde aynı şekilde azınlık
durumunda olan Katoliklere karşı sürdürülmüştür.
Amerika’da ise, 1920’lerde ev sahipleri: “Kiralık ev Yahudi’ye verilmez” diyorlardı.
Sayfiye yerlerindeki levhalarda ise: “Buraya ne Yahudiler ne de köpekler kabul edilir”
deniliyordu. 1830’da kurulan Mormon denilen kilise mensupları da bu düşmanlıktan paylarını
almışlardır. Nitekim Missouri valisi 1838’de yaptığı bir konuşmada: “Mormonlar mutlaka
düşman kabul edilip ya tamamen yok edilmeli veya gerekiyorsa halkın iyiliği için memleketin
sınırları dışına sürülmelidir” diyordu.
2
Daha dün diyebileceğimiz yakın bir tarihte, 1958’de yapılan bir araştırmada; “Eğer
başkan adayı bir Katolik olsa oy verir misiniz?” sorusuna her dört Amerikalıdan biri “Hayır”
diye cevap vermiştir. Yani nüfusun % 25’i, aday sadece Katolik olduğu için oy vermeyi
reddetmektedir. Görüldüğü gibi bizdeki batılı hayranlarının anlattıklarının aksine batılı, tarih
boyunca hoşgörü sahibi olmamış, bırakın başka inançları, başa kültürleri, kendi inandıkları
dinin farklı mezhep mensuplarına karşı bile bağnazlıktan, yobazlıktan, hatta düşmanlıktan
kendilerini bir türlü kurtaramamışlardır.
Bugün dünyanın gözleri önünde, Bosna Hersek’te cereyan eden insanlık dışı faciaya,
Türk dış politikası ısrarla bu bir Müslüman-Hıristiyan savaşı değildir diyor. Ancak Sırp
canavarı da, batıya seslenerek; “Avrupa’nın göbeğinde fundamentalist bir İslâm devleti
kurulmasına müsaade mi edeceksiniz?” biçimindeki çağrısı ile aylardan beri Müslümanlara
karşı sürdürdüğü soykırım canavarlığının adeta gerekçesini açıklıyor. Batı da bu çağrıya
cevap verircesine, yakın tarihte eşi benzeri görülmemiş bu katliam karşısında takındığı tavırla,
1990’larda dahi farklı inançlara, farklı kültürlere, farklı geleneklere karşı tahammülsüzlüğün,
hoşgörüsüzlüğün, hatta çok sinsi düşmanlığın belgelerini bir defa daha ortaya koyuyor. Aksi
halde bir hoşgörü rejimi diyebileceğimiz demokrasinin şampiyonluğu iddiasını dillerinden
düşürmeyenler, Bosna Hersek’teki Müslümanların maruz bırakıldıkları bu cinayetler
karşısındaki suskunluğu, iki yüzlülüğü nasıl izah edeceklerdir?
Tarihî bakış açısı içerisinde gerçek yapısını, gerçek karakterini anlatmaya çalıştığımız
batıyı, bize son yüz elli yıldan beri iyinin, güzelin, uygarlığın, hakşinaslığın, hoşgörünün
kusursuz örneği gibi takdim etmeye çalışanlara, bugün de, bizi bütün gücü ile dışlamalarına
rağmen, batı ile birleşmek, kaynaşmak için sadece millî menfaatlerimizden değil, bazen millî
haysiyetimizden bile fedakarlık gösterenlere, hoşgörü konusunda kendi dünyanızdaki
binlercesinden birkaç örnek hatırlatmak faydalı olacaktır.
Bilindiği gibi, İslâm alimleri daha sekizinci, dokuzuncu, onuncu asırlarda farklı
görüşlerini tartışırken; “Benim söylediklerimin doğru veya yanlış olma ihtimali var, sizin
söylediklerinizin de yanlış veya doğru olma ihtimali var. Ama, en doğrusunu Allah bilir…”
diyerek, uygar ve ilmî bir yaklaşım, bilimsel metotla batının bugün bile hâlâ ulaşamadığı,
sadece hoşgörünün, alçak gönüllülüğün emsalsiz örneklerini sergilemiyor, ilmin en büyük
kanununun izafîlik (iki şey arasındaki ilişki) olduğunu da ifade ediyorlar.
Batılı, 1920’lere kadar bir Yahudi ile bir köpeği aynı şekilde değerlendirirken, büyük
hakan Fatih Sultan Mehmet; “…Ben Yahudi tebaamı havrada, Hıristiyan tebaamı kilisede,
Müslüman tebaamı camide görmek isterim…” diyordu. Bugün de, Türkiye’de tam bir
özgürlük içerisinde yaşayan beş bin Rum’un, yetmiş beş kilisesi, dillerini ve kültürlerini
öğreten okulları, haftalık çıkan dergileri ve günlük yayınlanan gazeteleri var. Dünya
Yahudiliği muhtelif yerlerde, 1492 yılında Avrupa’nın kılıcından kurtulmak için Osmanlı’nın
korumasına sığınan Yahudilerin hürriyet ve güvenliklerinin 500. yılını kutlamıştır.
Şimdi soralım, 21. yüzyılın eşiğinde, Avrupa kıtasındaki Bosna Hersek’te, bir avuç
Müslüman’ın varlığına tahammül edemeyerek başlarına bombalar yağdıranların, hastaneleri,
yetimhaneleri, ölülerini defnetmek için mezarlığa gidenleri, yaşlı, kadın, çocuk demeden
masum halkı kurşun yağmuruna tutanların ve bu facia karşısında sessiz kalanların
hoşgörüden, uygarlıktan, hatta insanlıktan nasipleri var mıdır?
Başka bir örnek daha verelim: Tarihi kaynaklar, Zagreb’in 60 mil güneydoğusunda
bulunan Jasenovac adındaki bir toplama kampında, 1914’te Katolik Hırvatlar tarafından yine
aynı gerekçelerle 600 bin Yahudi, Sırp ve Çingenenin öldürüldüğünü kaydediyor. Gerçekten
insanı dehşete düşüren bu hâl, etnik, kültür ve inanç farklılığına karşı duyulan şiddetli bir
nefretin de ötesinde, ırsî bir soysuzluğu da gözler önüne sermiyor mu?
3
BATININ VE BİZİM HOŞGÖRÜ ANLAYIŞIMIZ -IIDüşmanlarımız
kolay kolay itiraf etmeseler de, tarihte şanlı ecdadımız Osmanlılar
kadar adaletine, şefkatine sığınılan başka bir devlet, başka bir millet yoktur.
Kendi dindaşlarının, ırkdaşlarının kılıcından kaçanlar, hülasa zulme uğrayan herkes,
mezhebi, meşrebi, dini ne olursa olsun, Osmanlının himayesine sığınmıştır. 1492’de
Avrupa’daki Yahudiler, 1493’de Balkanlardaki Hıristiyanlar ve daha niceleri…
Osmanlı, tarih boyunca insanı, İslâmî sebeplere girdiği her yerde hakşinaslığın,
hoşgörünün sadece temsilcisi değil, aynı zamanda koruyucusu olmuştur.
Zira ecdadımız Osmanlının inandığı dinde insanlar, Allah (c.c.)’ın kullarıdır. Hayat,
Allah (c.c.)’ın insanlara verdiği korunması gereken en büyük nimettir. Dinde zorlama yoktur.
Bu yüzden hiçbir yabancının dinine, diline, kültür ve geleneklerine dokunulmamıştır. Şayet
onların bu evrensel haklarına dokunulsaydı, kimileri 200 yıl, kimileri 550 yıl idaremiz altında,
birlikte yaşadığımız Avrupalıların bağımsızlıklarından sonra dinleri, dilleri, töreleri diye bir
şey kalır mıydı?
Ama bir Bulgar işgali, yüzyıl bile geçmeden, Türk halkının bırakın dinlerini, dillerini,
törelerini, Müslümanların isimlerini bile yok etmeye çalışmıştır.
Osmanlı işgal etmedi. Aksine ihya etti. Hak dinin temin ettiği güvenlik içinde Müslimgayri
müslim herkesin insanca, korkusuzca yaşayabildiği yurtlar kurdu. Zira İslâm’ın hedefi,
insanları iliklerine kadar sömüren emperyalizmin hakimiyeti değil, insanların haysiyet ve
şereflerini koruyacak, onlara hizmet edecek hak ve adaletin hakim kılınmasıdır. Osmanlının
himaye ve korumasında bu havayı teneffüs eden milyonarca insan gerçeği görerek, kendi
arzularıyla hak dini seçip kurtuluşa ermişlerdir.
Bugün onların torunları, bütünüyle dedeleri kadar bilinçli ve bağlı olmasalar bile,
Müslüman ailelerden gelmiş olmaları, hatta Müslüman ismini taşımaları dahi, hoşgörüden
nasibi olmayan, bağnaz emperyalist batının öldürücü hınç ve gazabına maruz kalmalarına
yetmişte artmıştır bile…
İşte bugün, Bosna Hersek’te yaşanan vahşet yarın kim bilir hangi kapıyı çalacak. Zira
Müslüman kanı ucuz… Vahşi batı sana lânet olsun…
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.