You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

BAŞÖRTÜSÜ ve METOT ARAYIŞLARI

BAŞÖRTÜSÜ ve METOT ARAYIŞLARI

Üye
BAŞÖRTÜSÜ ve METOT ARAYIŞLARI
Bismillahirrahmanirrahim
İrtica yaygaraları ve Müslümanlara gösterilen zorluklar artık yorum getirmeyi
gerektirmeyen güncel olaylar halini aldılar. 1987 yılının başından beri süregelen başörtüsü
yasakları, gelenekselleşmiş tavırlardan başka bir ayrıcalık taşımıyordu. Yalnız bu sefer,
sayıları hayli çoğalmış olan bacılarımız, fevkalade üstün ve şahsiyetli bir direniş sergilediler.
Gazetelerin üst üste yayınlarının ve birkaç üst düzey yetkilisinin düşmanca tavırlarının
ardından, üniversitelerde başörtüsüne geçit verilmez oldu. Başörtülü kızlarımız, okul kapılarında
önce asık suratlı hademeler, hemen ardından da coplu polisler tarafından durduruldular.
Yönetmeliklere göre esasında öğrencinin okula girmesini engellemek mümkün
değildi. Okul idaresinin yapacağı şey, olayı tespit etmek ve ardından cezaları tebliğ etmekti.
Müslümanların lehine olan her durum gibi bu da çarçabuk hasır altı edildi. Ardından
imtihanlar dönemi başladı. Bunu yoğun bir şekilde yağan sayısız cezalar takip etti. Peş peşe
gelen bu darbeler bacılarımızı mecburen direnişe sevk etti. İyi niyetle yapılan başvurular katı
suratların acımasızlığı yüzünden sonuçsuz kaldı. Önce zulmün zirveye ulaştığı Ankara
İlahiyat’ta başlayan direniş, kısa zamanda diğer şehirlere de yayıldı. Olayların boyutlarının
normalin sınırlarını aşmasına rağmen, basın suskunluğunu ısrarla sürdürmüş, başörtülülerin
davalarını kitlelere ulaştırmamakta direnmişlerdi.
Bu ortamda, direnişin içindeki bir bacı şöyle feryat ediyordu: Bugün açlık grevinin 17.
günü oluyor. Biz hala sokaktayız ve bitkiniz. Bazı arkadaşlarımız da rahatsızlanmış, bayılmış,
hastaneye kaldırılmıştır. Dayanın ey şanlı bacılarımız, dayanın! Çünkü erkekleri ölmüş bir
toplumda kadınlar kendi işlerini kendileri yapmak zorundadır. Yiğitlerimiz, bahadırlarımız
ölmüş, iş başa düşmüş. Ey mahsun Ramazan ayı! Sen şahit ol. Alimlerimiz, babalarımız,
erkeklerimiz konuşmuyor, biz sokaktayız ve biz konuşuyoruz. Ve inanıyoruz ki, başörtüsü
bizim Rabbimizin emri ve namusumuzun örtüsüdür. Eğer başörtüsüne bir ziyan gelirse,
suçlusu kendilerini erkek sananlardır. Ey mahsun Ramazan ayı! Sen şahit ol ki, öz vatanımızda
yaşanan, tarihin kara sayfalarına geçecek bu olayda biz suçsuzuz. Bizi ilim öğrenelim
diye bu okullara gönderen, teşvik eden babalarımız, ağabeylerimiz, alimlerimiz, davalarına
sahip çıkmayanlar, şimdi onlar bize açlık grevi caiz değil, vazgeçin diye fetva veriyorlar.
Ey kendini alim zannedenler! Siz fetvaları devletin başındaki etkili ve yetkililere verin.
BAŞÖRTÜSÜ ALLAH’IN EMRİDİR, açılamaz diye… Ve son olarak diyoruz ki, ya bu
mesele kökünden halledilir okullarımıza gideriz, ya da ölene kadar mücadelemize devam
ederiz. Zillet içinde yaşamaktansa şerefle ölmek daha iyidir. Ya yaşarız inancımız
doğrultusunda, ya da ölürüz şehadete kavuşuruz. (Zaman Gazetesi, 1987 15 Mayıs).
Bu sitem dolu mektup, hiç şüphesiz birçok Müslüman’ın gözlerini yaşartmıştı. Demokrasi
fazilettir diyenlerin kılları bile kıpırdamadı. Ne yazık ki demokrasi de derde deva olmadı!
Nihayet takvimlerin yapraklarını koparta koparta “Bugün Ramazan Bayramıdır”
yazısına ulaştık. Babalar, ağabeyler, alimler bayram yapsınlar artık…
Şurası anlaşılmıştır ki, Müslümanların bugünkü sorunu bir inanç arayışı veya inanç
etrafındaki tereddütler değildir. Bugünkü sorun, İslâm’ı din olarak kabul edenlerin metot sorunudur.
20. asrın başlarında Müslümanlar, dinleri üzerindeki tereddütleri kaldırma, İslâm’ın
dünya hayatını düzenlemedeki yeteneğini ispat etme işiyle meşgul olmuş ve büyük oranda da
başarı kazanmıştır.
2
21. asırda ise bu tamamlanmış metot arayışı başlamıştır. İslâm’a, İslâmî hayata
dönüşün metotları Allah (c.c.)’ın razı olduğu metot, şehadetten önce zaferi getirecek metot…
Bir dava için bu gerçekten ümit verici bir gelişmedir. Bu gidişat göstermektedir ki, 21.
asrın başı metot sorununun halledildiği zaman olma şerefine erecektir. “Sonra çok sevdiğiniz
bir şey…Allah’tan yardım ve çok yakın bir zafer…” (Mü'minlere müjdele…). (Saf:13).
Şu anda İslâm dünyası geleneğinde zaferi hedefleyerek çalışan bazı hareketler
görüyoruz. Fakat bu hareketlerin bazılarının boyutları zafere ulaşma derecesine erişmiş bile
olsa, Müslümanlar genelinde metot sorunu hala gündemdir. Bugünkü olaylarda ve mücadelelerde
Müslümanların genel olarak harekete katılmadığını ama, hemen hemen herkesin
mücadele teknikleri üzerinde konuştukları cevaz meselesini tartıştıklarını, başarma olasılığı
olan metot hususunda münakaşa ve münazara ettiklerini görüyoruz.
Hatta bu durum, tercih ettikleri metot üzere mücadeleye başlayan ve bu uğurda büyük
oranda emek sarf eden insanları üzecek dereceye varabilir. Kapı önlerinde açlık ve oturma
grevlerine başlayan bacılarımız, haklı olarak hiç çile çekmediği halde hariçten gazel okuyan,
haklı geçinen bu kişilere kırılabilirler. Aslında bu üzüntü verici manzara insanımızın bu
hareketlere alaka göstermediğinden değil, İslâmî hareketin içine girdiği yeni aşamadan
kaynaklanmaktadır.
Biz kitlelerin, Müslüman halkın bizi desteklemediklerinden, İslâmî çabalara ilgi
duymadığından yakınırken acaba, onlara elle tutulur, inanılabilir, güvenilebilir ve üzerinde
tereddütsüz bir şekilde yürünülebilir bir metot sunmadığımızın farkında mıyız? Bugün
Müslüman toplum soruyor: Ey minberleri titreten hoca efendi! Ey teoriysen ateşli genç! Ey
gizliden gizliye bir şeyler yapmakta olan kişiler ve ey demokraside çözüm arayanlar!
Sizlerden hanginizin peşinden gidelim? Sizler ki, hepiniz İslâm adına hareket ettiğinizi iddia
ediyorsunuz. Fakat İslâm düşmanlarından önce birbirlerinizle mücadele ediyorsunuz, biriniz
ötekini uşaklıkla, o onu hayalcilikle, öteki mürtecilikle, kafirlikle itham ediyor, suçluyor.
Birinizin arkasına takılıp öbürlerine düşman olmamızı mı istiyorsunuz? Haliyle bu
soruya her grup kendi doğruluğunu, kendi faziletini öne sürerek cevap veriyor. Sonuçta yine
İslâm’ın isteği doğrultusunda, tek bir liderin etrafında, tek bir yumruk olması lazım gelen halk
parçalanıyor, saldırılar içe yönelik hale geliyor. Daha da acısı halk bu grupların kendi
aralarındaki çekişmeleriyle baş başa bırakıyor ve günlük hayatına devam ediyor.
Bu kargaşa insanımızı etkiliyor ve pasifleştiriyor. Hayatımızın en hareketli dönemleri
geçmeye başlayınca da ve buna ümitlerimizin yıkılmışlığı da eklenince uysallaşıyor,
güncelleşiyor, dava adamı olma vasfını kaybediyor, hatta ve hatta davaya ayak bağı olmaya
başlıyoruz. Durum böyle olunca da meseleler yine çözümsüz, sorular yine cevapsız kalıyor.
Okullarda ve üniversitelerde sayıları binleri, onbinleri bulan bacılarımız soruyor, bu
zulüm ne zaman bitecek? Başörtümüze uzanan eller ne zaman kırılacak, okullarımıza ne zaman
döneceğiz? Erkeklerimiz, babalarımız, ağabeylerimiz, hocalarımız, şeyhlerimiz ne zaman en
değerli varlıklarını, namuslarını korumaya koşacaklar? Göz yaşlarımız ne zaman dinecek?
Hakimler ilericilik namına işledikleri bu cinayetlerin hesabını yarın huzur-u ilâhide
nasıl verecekler? Ya peki bizler Rabbimize nasıl bir mazeret bulacağız?
Bacılarımızın bu göz yaşları, ahları göklere yükselip Allah (c.c.) katından bir musibet,
bir bela olarak üzerimize düşmeyeceğinden emin olabilir miyiz? Şerefle ölmeyi bilmeyen,
kabullenmeyen biz Müslümanlar, bu zilletle yaşamayı ne zamana kadar sürdüreceğiz? İşte
buna ölümden beter yaşamak denir. Demokratik ve laik devletin din hürriyeti diye öngördüğü
bazı ibadetler bizi kurtarır mı acaba?
3
BAŞÖRTÜSÜ ve METOT ARAYIŞLARI -IIEvvela
şunu iyice bilmeliyiz; Müslüman Allah (c.c.)’ın karşısında sadece bazı görevleri
yapmakla yükümlü tutulan bir memur değildir. İslâm, Müslüman’ın hayatında ve kalbinde her
noktaya nüfus etmelidir. Bu nedenle, İslâm mantığından yoksun bir mücadele hangi boyutlara
ulaşırsa ulaşsın ve ne derece İslâmî unsurlarla süslenirse süslensin asla İslâmî olamaz.
İslâm’ın ilk önce imanı farz kılması bunun göstergesidir. Ameli işlemler imandan sonra gelir.
O halde acaba iman etmemiz neyi gerektirir? Allah (c.c.)’ı birlememiz, sadece Allah (c.c.)
birdir dememizle iman tamamlanır mı? Cumalarda, Teravihlerde, camileri tıklım tıklım
doldurmakla, elde cicili bicili tespihler çekmekle ve ticarethanelere “Errızku Alallah”
levhasını asmakla görevimiz tamamlanır mı? Rabbimiz bu kadarıyla bizden razı olur mu?
İslâmîyet’i tam anlamıyla yaşamak için hedeflememiz gereken nedir? Ne tip bir
mücadele, nasıl bir zamanlama gerekir?
Bütün bunlardan sonra Müslüman’ca bir faaliyete ne zaman başlayacağız?
Dolayısıyla; Bacılarımızın gözyaşı ne zaman dinecek? Unutmayalım ki yarın çok geç
kalınmış olacak!
Her şeyden önce şunu söylemek isteriz ki, başarılı veya başarısız, doğru veya yanlış,
bacılarımızın başlattıkları bu direniş uzun zamandır süregelmekte olan donukluğumuzu,
uyuşukluğumuzu kaldıracak olan bir kıvılcım olma görevini üstlenmiştir. Bu yola giren şerefli
bacılarımız, sorumluluğunu unutan ve içinde bulunduğu ortamın ciddiyetini idrak edemeyen,
şahsi refahı için dünyaya dalmış olan insanımızın lokmalarını boğazında düğümlemeyi
başarmıştır.
Bu suskun ve mahzun direniş, enerjisini kaybeden ruhlarımıza yani bir canlılık
kazandırmış, kaybetme aşamasına geldiğimiz düşünce hassasiyetimizi bize yeniden
kazandırmış ve Müslüman olarak yapmamız gerekenler hakkında bizi derinden düşünmeye
sevk etmiştir.
Sonuçta onların üstlendikleri bu dava kaybedilirse, başörtüleri yırtılsa veya Müslüman
aydınlar üniversitelerden uzaklaştırılsalar bile, yaptıkları bu hizmeti ne tarih unutacak ve ne
de kıyamet gününde her amelin karşılığını veren Allahü Teâlâ (c.c.)’nın huzurunda mükafatsız
kalacaklardır.
Şu bir gerçektir ki, tabanca tetiği çekmekle ateşlenir. Bacılarımız bizlere bu tetiğin
çekilebilirliğini ve nasıl çekileceğini göstermişlerdir. Bizim içimizdeki donukluğu ve içine
yerleşen Müslümanların iş başaramayacağına dair olan hissimizi silip atmıştır. Onlar bundan
sonra hiçbir şey yapmasalar bile görevlerini tam olarak yerine getirmiş sayılırlar. Artık
metodu belirlemek, insanları uyarmak ve görevlerini yapmaya çağırmak, sonra da hak yerine
gelinceye kadar yürümek hocalarımızın, alimlerimizin, mücahitlerimizin ve liderlerimizin
işidir. Sümeyyelere selâm olsun…
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.

Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.