Başlangıcı ve sonu belli olan, bütünlüğe sahip bir oyun yazılmışsa, program yapılmışsa,
bu oyunu yazanlar, bu plânı yapanlar kendi lehlerine neticeleneceği şekilde yapmışlardır. Hiçbir
plâncı ve programcı kendilerinin aleyhine neticelenecek, kendilerinin sonu olacak bir plân
ve program yapmazlar. Evet, plânlar ve programlar belki her zaman arzu edileceği şekilde
neticelenmese de, genellikle şartlarına uyulan bütün plânlar ve programlar az çok hedeflendiği
şekilde neticelenir veya az çok bir sapma gösterir. Fakat başkalarının yazdığı senaryoda oynayanlar,
senaryoyu yazanın uygun gördüğünden başkasını elde edemezler. Senaryoya oyuncu
olarak katılanlar, senaryoyu kendi arzuladıkları şekilde bitiremezler. Rollerini oynamaktan
başka ellerinden başka bir şey gelmez. Oyunun bir bölümünde kendilerine ayrılan zaman
kadar oynarlar. Veya verilen rol icabı, kendileri için uygun görülen sonuç ne ise o olur. Böyle
olduğu halde başkalarının plânladığı, başkalarının düzenlediği hareketlere belirli bir noktada
katılanlar sanki bu hareketi kendileri başlatmış, kendileri plânlamış, olanları kendi istek ve
arzularıyla yapıyorlar hissine kapılabilirler. Kendilerinin bu oyundaki rollerinin başkalarınca
uygulamaya konulduğunu ve asla sonucun kendi istekleri doğrultusunda neticelenmeyeceğini
unuturlar.
Yeryüzünde İslâmî hareketler içerisinde ümit var olan hareketler ancak Müslümanların
kendilerinin çizdiği usul ve metotlarının kendileri tarafından konulduğu hareketlerdir. Başkalarının
yazdığı senaryo (Bir tiyatro veya sinema eserinin sahnesini gösteren taslak) içerisinde
rol alan Müslümanlar bu rolleri ne kadar güzel ve büyük olursa olsun kendilerine zafer
getirmeyeceğini unutmamalıdırlar. Müslüman’ca bir hareket tepkisel bir hareket değildir. En
ince noktalarına kadar kendilerinin ortaya koyduğu harekettir. Müslüman kendisi etki eder ve
karşıdakilerin tepkisini bekler. Etki eden kendisi olduğu için karşısındakilerin tepkisini
görmeye ve bu tepkiye hazırlıklı olacağı unutulmamalıdır. Peki, Müslümanlar başkalarının
başlattığı hareketler ve olaylar karşısında seyirci mi kalmalıdır? Müslüman hiçbir zaman tepki
göstermez mi? Elbette Müslüman seyirci değildir ve yerine göre tepkisini gösterir. Fakat
hayatî hareketlerini buna dayandırmaz. Onların hareketlerinin önünde, sudaki saman çöpü
gibi de olmaz. Böyle durumlarda, onların beklemediği bir tepki çeşidi göstermeli, kendileri
için ayrılan rolü oynamamalıdır. Geçmişteki olayları göz önünde tutarak, geçmişteki
tecrübelerden istifade edebilmelidir. Yaşlılar çok iyi hatırlarlar ki, rejim halkını daima bir
tehdit unsuru olarak göre gelmiştir. Bir yanda devletin resmî ideolojisi, öte yanda halkın
bizzat kendisi. Bayramlar ve rejimin resmî günlerinin kutlanış şekillerine bakıldığında, sanki
Anadolu, batı sürülerinin elinden değil de, bu toprakların sahipleri Müslüman halkın elinden
kurtarılmıştı. Yüz binlerce şehit verilerek kovulan batı askerlerinden kısaca “düşman” diye
söz edilip geçiştirilir ama esas düşman olarak İslâm ve Müslümanlar gösterilir. Şimdi bile
öyle değil mi? Evet rejimle halk hep karşı karşıya olagelmiş, birbirlerine hiç de iyi
bakmamışlardır. Rejim her fırsatta kendi halkını irticacı olarak suçlamış, daima Müslümanları
sindirmek için hiçbir fırsatı kaçırmamıştır. Bu sebepledir ki halk rejime soğuk bakmış,
olayları geriden seyretmiş ve yıllarca bu rejime kalben yaklaşmamıştır. Her ne kadar tek
partili dönemlerde seçimlere katılmışsa da, bunu bir çaresizlik neticesi yapmıştır. Ve fakat
rejime de tam bir tavır sergileyememiştir.
Rejimin bu konudaki en büyük başarısı, Demokrat Partiyi kurmasıdır. Çünkü Demokrat
Parti demek, halkın rejime ilk defa katılımı demektir. Demokrat Partiyle halk ilk defa rejimi
uzaktan seyretme işini bırakarak sahaya inmiş ve oyuna katılmıştır. Rejime dahil olmayı, içine
girmeyi rejimin Demokrat Parti kapısından yapmıştır. Demokrat Parti demek, halkın, rejimin
pistine yumuşak iniş yaptırılması demektir. Demokrat Partinin kuruluşu ve oyuna katılması
rejimin en büyük zaferidir ve yine rejime göre en büyük tehlikeyi atlatıştır. Demokrat Partinin
ezanı aslına çevirmesi ve dini faaliyetler için bazı genişlikler getirmesi, rejimin ikinci büyük
zaferidir ki, bu da halkın rejime katılmasının tamamlanmasındaki son aşamadır. Demokrat
2
Partinin bu iki hareketi, patlama noktasına gelen halkın havasının alınmasıdır, rejime olan
kininin boşaltılmasıdır. Bu da rejime rahat bir nefes aldırmış ve rahatlatmıştı.
Bir başka husus da, İslâm’ın hakimiyetini isteyen Müslümanların karşısında sözü var
artık rejimin: “Çekinmeden anlatabiliyorsunuz İslâm’ı, her şeyi söyleyebiliyorsunuz. Fakat
zoraki olmaz. İşte bakınız halk size yönelmiyor…” diyecek. Bununla birlikte Müslümanların
üzerine bir kısım uşaklarını ve zorbaları salacaklar. Şimdiden rejimin camilerdeki havarilerinden
duâların biri bin para. “Elhamdülillah” cıların “cennet vatancı” ların hali bunu
ispatlıyor. Hele bir de cami de org çalanlara ne demeli. Müslümanlar camisinde bile hür
değildir. Camisine bile hakim değildir. Her mevzuda hakimiyetlerini kaybeden Müslümanların
farkına varmadıkları en büyük tehlikelerden biri de, gündemlerini başkalarının
oluşturduğudur. Müslüman halklara zulüm etmekten zevk alan tağutî yönetimler, gerek kısa
vadede ve gerek uzun vadede neyin mücadelesini vermeleri gerektiğini Müslümanlara kabul
ettirmeye çalışmakta, işin acı tarafı Müslümanların da bunu kabullenmeleridir. Tağutî sistemler
Müslümanlara yapmacık hedef göstermekte, Müslümanları o istikamette mücadeleye
çekmekte ve hedefe doğru koşturmakta. Müslümanlara “koparılması gereken haklar, elde
edilmesi gereken tavizler” gösteriliyor ve gündemlerine sokuluyor. Zavallı Müslümanlar da
artık o hakları, o tavizleri elde etmek için başlıyor koşmaya. Bu gündemlerin her biri uzun
yıllarını alıyor Müslümanların. Zavallı Müslüman, gençliğinden ölünceye kadar kendine
kabul ettirilen bütün gündem maddeleri uğrunda mücadele ediyor ve ölüp gidiyor.
Bu hedefi kendisine gösterenin sistemin kendisi olduğunu bile anlayamıyor. Düşünün bir
defa, sistem Müslümanlara, kendisine zarar verecek bir hedef gösterir mi dersiniz?
Tağutî sistemler Müslümanlar için problemler icat ediyor, bir sürü sıkıntılar üretiyor,
neleri istemesi gerektiğini, neleri reddetmesi gerektiğini ortaya atıyor, sonra bütün bunların
Müslümanlara ait olduğunu Müslümanlara kabullendiriyor. Tağutî sistem Müslümanlara:
“Sizin şu problemleriniz, bizden şu istekleriniz, şu rahatsızlıklarınız var” diyor. Zavallı
Müslümanlarda “evet” diyor ve başlıyor bu gündemler doğrultusunda mücadeleye. Ve Müslümanlar
bu noktada kaybediyorlar. Bu hususta birkaç misâl verelim: Türkiye Müslümanlarına
senelerce Ayasofya, yüz altmış üçüncü yasa, başörtüsü, imam hatipler, Kuran
kursları… meseleleri gündem olarak Müslümanların önüne konmuş, onlarda bu uğurda uzun
müddet mücadele vermişlerdir. Sanki Müslümanların bu düzenle aralarında anlaşmazlık
konusu olan hususlar sadece bunlar veya en önemli anlaşmazlık konuları bunlar… Bu arada
yine Müslümanların yıllarını alan bazı gündem maddelerini de hatırlayalım. Yüksek İslâm
Enstitülerinin Akademi olması, din derslerinin mecburi olması v.s… Bütün bunlar bugün
gerçekleşmiş durumda. Yüksek İslâm Enstitülerini değil Akademi yapmak, Fakülte yaptılar,
hem de Müslümanların sesinin soluğunun çıkmadığı bir zamanda. Din derslerinin zorunlu
oluşu da aynı… Düzen tarafından daha nice yapay problemler ortaya atılacak ve yine bunlar
düzen tarafından çözümlenecektir. Şunu tekrar tekrar vurgulayalım ki, bütün bu problemleri
ortaya atan ve icat eden, bizzat düzenin kendisi, hedef olarak gösteren de düzenin kendisidir.
Yine çözen de kendisidir. Hatta bu haklar ve tavizler Müslümanların mücadelesi neticesi
değil, düzenin kendisi, bunları Müslümanlara bir lütuf ve minnet olarak vermektedir. Tabii
bundan dolayı tağutî sisteme şükür yağdıran enayilerin sayısı da bir hayli kabarık…
Müslümanlar kendi gündemlerini oluşturmadıkları müddetçe başkalarının oluşturduğu
gündem uğrunda verecekleri bütün mücadeleler boşuna gidecektir, ömürlerini ve nesillerini
eritecektirler. Bu husus asla unutulmamalıdır. Tepkisel hareketlerde, yani dışarıdan birinin
etkisi sonucu ortaya konulan hareketlerde kazançlı olan daima etki edendir, tepki gösteren
değil… Müslüman’ca bir hareketin en ufak bir kısmı dahi Müslümanların bizzat kendileri
tarafından tespit edilmelidir. Sonra da tağutî sistemlerin tepkileri seyredilmelidir. Yani etki
eden Müslümanlar olmalı, işi plânlayan Müslümanlar olmalıdır. Resûlullah (s.a.v.) ve bütün
Resûllerin yaptığı bu idi. Gündemi belirleyen onlardı. Tepki gösteren, tedbir alan da
karşısındakilerdi. Karşılarındakilerden gelecek tepkileri de az çok bildiklerinden, hatta Allah
Teala’nın (c.c.) onlara: “Sizden öncekilerin başına gelenler…” şeklinde haber verdiği için
kazançlı çıkan hep Resûller olmuştur.
3
BAŞKALARININ YAZDIĞI SENARYODA OYNAMAMAK -IIFakat
bugün halkı Müslüman olan ülkelerde durum tam bunun zıttı. Mevcut sistemler
Müslümanları ilgilendiren bir konuyu ele alıyor veya onların bir yarasını kaşıyor, sonra geriye
çekilip, onlardan gelecek tepkiyi bekliyor. Gösterilecek tepkinin boyutlarını önceden
kestirdiğinden dolayı plânını da ona göre yapıyor. Dolayısıyla Müslümanların ömürlerini,
koyduğu gündemlerle eritiyor. İşte size bir ömrü yiyip bitiren bir gündem; Futbol… Futbolla
işgal edilen ömürler… Bir ömür kaç futbol sezonudur? Bir ömür içerisinde kaç turnuva
vardır? İnsan ömrü içerisinde kaç parti kongresi var? Bir ömür kaç genel seçimdir, kaç
mahalli seçimdir? Milim milim, saniye saniye işgale uğrayan insanların ve insan ömürlerinin
yanında, insanların ömürlerinin bir başka işgal birimi de, uzun dilimli olanlarıdır.
Çağın tağûtları ve ilâhları, kendilerine taptırdığı insanları, kullarını, zaaflarına ve
seviyelerine göre biçilmiş zaman dilimleriyle işgal etmiştir. İnsanların büyük bir çoğunluğu,
hafta dilimleri ölçü alınarak işgale tabi tutulmuştur. Bunların ömrü haftadan ibarettir. Haftalık
konuşur, haftalık düşünür, haftalık hesap yapar. Maçlar haftalara bölünmüştür. Filmler ve
diziler genellikle haftalara taksim edilmiştir. Totoda zaman ölçüsü haftadır. Ömür haftaya
ayarlıdır. Bu hafta, gelecek hafta, geçen hafta… Bu hafta kaybedenler artık gelecek haftayı
beklerler. Ümitler hafta hafta ertelenir ve bir sonraki haftaya devredilir. Öfkeler, ümitler ve
heyecanlar hep haftalıktır. Kitlelerin bir diğer bölümü de mevsimlere göre işgal edilmiştir.
Onların ömürleri de sezonluktur. Bu sezonlar (mevsimler) altı aylıktan başlar, sekiz aylık ve
nihayet bir yıldır. Büyük bir kitlenin de hesabı sezonlara göre ayarlanmıştır. Ömürler bir
sezondan ibarettir. Düşünceler bir sezonluktur. Sevinçler, kederler, üzüntüler ve heyecanlar da
öyle.. Hesaplar, kitaplar, tasarılar ve düşünceler de sezonlara ayarlanmıştır. Bu sezon kaybedilmişse,
artık gelecek sezonda kazanmanın yolları araştırılır. Aralarındaki konuşmalarda geçerli
olan zaman dilimi hep sezondur. Sezonu bekleyebilmek biraz sabır işi olduğundan, bu
sınıftaki insanlar, haftalıkçılardan biraz daha seviyeli, haftalıkçılara nispetle biraz daha fazla
narkoz (ilaçla sağlanan bayılma hali) vermekle uyutulabilen tiplerdir.
Tağûtların işgaline uğrayan kitlelerin en büyük zaman dilimi dört-beş yıldan oluşan
dilimlerdir. İçerisine seçimlerin serpiştirildiği büyük zaman dilimleri… Bu sınıftaki insanlar
genellikle hesaplarını, kitaplarını, ataklarını hep dörder-beşer yıl üzerine yapmışlardır. Her
dört yılbaşı geldiğinde, yeni bir çok şeylerin olabileceğini zannederler, tağûtun torbasından
yeni bir şeylerin çıkacağı ümidiyle bu dört yılı sabırsızlıkla bekleyip dururlar… Bilmezler ki,
geçen dört yıl ne ise, aşağı yukarı bu dört yılda öyle olacaktır. Fakat tağûtlar kitleleri ufak
tefek değişiklikle hep oyalar dururlar. Kongrelerle, adaylarla, demeçlerle, vaatlerle, kulislerle,
istifalarla, katılmalarla insan kitlelerine, sanki bir şeyler oluyormuş havasını verirler. Ellerinden
alınan dört yıl karşılığında onların ağzına bir parmak bal sürülür ve öteki dört yıla
kadar sabırla beklemeleri, ileride işlerin düzeleceğini telkin ederler.
Böylelikle ömürler hafta hafta çalınır, ömürler sezon sezon ve yine ömürler dörder yıllık
dilimler halinde çalınır. Kitlelerin ömürleri bu şekilde ipotek altına alınmıştır. (Rehin=
ipotek). Uyanık, şuurlu Müslüman işte bunları fark edebilen, zamanını boşa harcatmayan,
haftasını, sezonunu kendisi tespit edendir. Yarışmayı kendisi başlatan, yarışmanın şartlarını
kendisi belirleyen, yarışma düdüğünü kendisi çalan ve yarışmayı kendisi tertipleyendir.
İsterse tertip ettiği yarışmaya başlangıçta katılan az olsun. Kendisinin tespit ettiği sorularla,
kendisinden olan hakem heyeti ile, kendisinin tespit ettiği meydanlarda yarışı başlatandır.
Yani kuralları Müslüman koymalıdır… Müslümanlar artık üzerlerindeki gaflet tozunu
silkelemelidir. Zamana hakim olmalıdır. Bocalama dönemleri çok arkalarda kalmalıdır.
Rabbimizin bize vermiş olduğu ömür sermayesini, yine onun istemiş olduğu yerlerde
kullanmalıyız. Zira ikinci bir imtihan hakkı, ikinci kez bu dünyaya geliş yoktur. Şeytan
bizleri, Allah’ın (c.c.) merhameti ile aldatmasın. Allah (c.c.) adalet sahibidir.
Velhamdülillahi Rabbi-l Âlemîn.