Soyut tahtımızı ödünç verdi karanlığa, azâmet-i kibriyâ nûrumuz
Gün gelir açarız kapılarını vâcibû'l-vücut bargâhın
Vecde geliyor yükselen direkler, kaygan zemîninde gizli bahçenin
Büküyor zamânın belini feryâdıyla, ışıyan nihâyetsiz dergâhın
Şahsına münhasır jargonumuz kök salar kâlplerin aksayan ritmine
Yüksek kum tepelerine diktik dalgalanan dertlerimizi
Körpe kuzular sâhiplensin muammâ dizelerimizi
Omuzlarken yârenler üç tekerlekli bisikletimizin cenâzesini
Susamış ruhlara içireceğiz âb-ı kevserimizi
Göreceğiz Mekke'li bir yetîmin aypâre çehresini
Fâş etmeyin sırrımızı yoldaşlar, duyuldu, duyulacak
Bâb-ı esrardan girdi âşıklar, üleştik gizemli nefesimizi
Benliğin serâbı kurak çöllerde hüküm sürer ancak
Ey hiçliğin okyanusunda kaybolan sâki, gizlice doldur bâdemizi
Seyrediyorlar yâd ellerin gözlerinden cemâlimizi
Dolaşmaktayız uçtan uca, ziyâretçisi eksik olmayan şehirleri
Yüzüstü uzanınca sevdânın iklîmi
Yağmuru oluruz konuksever vâdîlerin
Çırpsın şeffaf kanatlarını
Sonsuz döngünün adâletli ezgileri
Biz gördük göreli bizi, gâh usluyuz, gâh deli
Kezâ yeterlidir bu cezâ, yolculuktaki ahvâline
Kulağı ağır işiten gölgelerin ezelde biçilen kefenine
Burkulur yüreğimiz suskun aynaların melâline
Acırız bizden ayrı düşenlerin hâline
Evrilecek devirler boyu, unsurlara kuşanacak
Gökyüzünde ararken kendini, temâşâ edecek çilehânesini
Dinleyenleri olacak muhakkak, akvâl-i hakîmânesini
Îmanla istifleyecek dimağına, hudutsuz ihtimâllerin cephânesini
Alp Bilge
7 Eylül 2016