Daha sonra, İbrâhim bin Edhem’in Nişâbur’da ikâmet ettiği mağarayı ziyâret eden Şeyh Ebû Saîd isminde bir zât, hayret edip: “Sübhânallah! O ne mübârek bir zâtmış. Burada bulunması bereketiyle burası öyle güzel kokuyor ki, eğer mağarayı misk ile doldursalar öyle güzel kokmaz!” dedi.
Böyle bir zâtın gelmekte olduğunu, Harem-i şerîfte bulunan âlimler haber aldılar ve kendisini karşılamak üzere yola çıktılar. Böyle zâtları karşılamak âdetleriydi.
O ise, kimse beni tanımasın diye, bir kâfilenin önüne düşmüş geliyordu. Başka kimseler de kendisini karşılamak ve görmek istiyorlardı. Kâfilenin önünde bulunan İbrâhim bin Edhem’e yaklaşıp, “Acaba İbrâhim bin Edhem yaklaştı mı? Harem-i şerîfin âlimleri kendisini karşılamaya geliyorlar da...” dediler. O ise: “Bırakın o kötü kimseyi! Ondan ne istiyorsunuz?” buyurdu. O kimseler, İbrâhim bin Edhem’in ensesine bir tokat vurdular ve: “Sen öyle yüksek bir zâta nasıl kötü diyebilirsin. Sen ne kötü birisisin” dediler. Buna karşı hiçbir kızgınlık, nefret hissi duymayan İbrâhim bin Edhem, “İşte ben de aynı şeyi söylüyorum” buyurdu.
Onlar ayrılıp gittikten sonra kendi nefsine şöyle diyordu: “Sen ne kadar ahmaksın ve cüretlisin. Mekke âlimlerinin seni karşılamalarını mı arzu ediyorsun? Hâlbuki onlar mübârek ve muhterem zâtlardır. Böyle bir şeyi istemeye sen nasıl cesâret edebiliyorsun? Ama sen, tokat vurulmakla, sana asıl lâyık olana kavuştun.”
Kendisine tokat atan kimseye hakkını helal edip ona dua etti. Sonra kendisini tanıyıp özür dilediler...