Aramadığında kramplar giren mide...Kavga edildiğinde dünyayı algılamada güçlük çekme. İntikam ateşiyle ondan uzak durmak, sonra da ‘benden niye uzak duruyor?!!’ diye kafayı yemek... “Şunu da geçerken atıver” diye ele tutuşturulan çöp torbasıyla dolmuşa binmek. Sarf ettiği en salak kelimeye bile iki milyon elli sekiz bin farklı mantıklı bakış açısı geliştirmek, abartı hassaslaşmak, “acaba ne demek istedi?” diye saatlerce düşünmek.
Her türden, telden saçma sapan aşk şarkılarının aslında ne kadar derin ve anlamlı ve doğru olduğunu düşünmeye başlamak... Bir de bunları dinlemek. Üst üste durmadan dinlemek... Havada aşk solumak. Gidilen her yerde ‘aa bu onun parfümü’ diye düşünüp “acaba etrafta olabilir mi?” diye salak salak bakınmak...
O, karşıdan gözükünce suratta beliren aptal bir ifadeyi engelleyememek, insanları doğayı ay yani ne bileyim apayrı bir sevmek, her şeye “olur, tabii, elbette, recaa ederim!” diye cevap vermek...
Onunla telefonla konuşurken evi su bassa da fark etmemek, arayıp sormadığında kafa atmak istemek. Milat olarak O’nu kullanmak, her şeyi ondan önce ve ondan sonra olarak kategorize etmek...
Arada normal arkadaşlara, kasaba da hayatım, aşkım gibi sevgi sözcükleriyle hitap etmek... Ani öfke nöbetleri, ani sevgi nöbetleri, ani nöbetler, yüksek oranda tebessüm ve gözyaşı tüketimi, yüksek oranda trip atmaca tutmaca... Bu yazıyı okurken her satıra kafa sallayıp, düşününce “hakkaten böyle yapıyorum yav?” demek...
***
Not: Erken teşhis hayat kurtarır.
alıntı...
