You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

هل أنا حقاً أنا ؟
80'li yıllar...
1981 veya 1982 yıllarıydı. Otobüsle ödemiş'ten İzmir'e dönüyordum. Vakit ikindi sonrasıydı. Otobüsün penceresinden dışarıya, Rabbimizin bizler için yarattığı dünyaya bakıyordum. Gördüklerim sadece bağlar, bahçeler, dağlar, ovalar değil, büsbütün bir dünya ve dünyanın içindekilerdi sanki. Ekilmiş tarlaların yanından geçerken toprağın altındaki tohumu düşünüyor ve tohu­mun çatlayabilmek için kıvranışını hissedebiliyordum. Bana göre düşünmek buydu veya böyle olmalıydı. Bazı kardeşlerime “İyi bir düşünür, körleri düşü­nürken gözü kararan ve gözleri görmeyen kimsedir” derken aynı yaklaşımı ifade ediyordum.
Toprağın altındaki tohumu düşünürken şanı yüce Rabbimizin “Tohumu çatlatan siz misiniz? Yoksa biz miyiz?” buyruğunu hatırladım. “Sensin ya Rabbi..Vallahi Sensin” ifadesi, hiçbir kuşku duymadan söylediğim ifa­delerdi.
Toprağın engin varlığı karşısında aciz, toprağın bütünlüğü karşısında güçsüz olan küçücük bir to­hum, toprağa gönlünü açıyor ve topraktan aiması gere­kenleri güç kullanarak değil, cazibesiyle alıyor, alabiliyordu!.
Tohumcuk çatlıyordu, kök salıyordu, gelişiyordu, bitiyordu, büyüyordu..
Evet bütün bunlar gözümün önünde, gözümü­zün önünde oluyordu. “Her canlının zikri vardır” İlahi buyruğu ise tohumun cazibesine, tohumun gelişmesine, tohumun büyümesine ışık tutuyor ve bunu çok anlamlı bir gerçek işe yorumluyordu..
Bütün bunları düşünürken toprağın altındaki to­hum bendim, bilerek veya bilmeyerek bir esmayı, bir güzel ismi zikreden bendim, sabreden bendim, çatlayan bendim, kök salan bendim, güneşle kucaklaşan, rahmetle ıslanan bendim, adım adım gelişen, adım adım büyüyen bendim, bir hoyrat en kopardığı, bir yalancı esnafın sattığı, uzun tırnaklı bir kadının doğradığı ve sofraya koyduğu yeşillik bendim.
Koyunun yediği ot ben, bu otu yiyen, hamdeden, hazmeden, zikreden, büyüyen, gelişen, etlenen, yağlanan, bir celebe satılan, mezbahaya sürüklenen, çırpınarak boğazlanan, parça­lanan, kik kilo satılan koyun bendim.
Aynı kadının aldığı, aynı kadının pişirdiği, aynı sof­raya koyduğu et bendim.
Uzun bir yolculukla sofraya gelen ekmek ben, su bendim..
Binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce zikri geride bıra­karak gelmiştik bu sofraya. Tertemiz geçmişimize bakar­ken ve birbirimizle bakışırken.,
Bir adam geldi
Ve bir şişe raks koydu sofraya. Ve bizleri dehşete düşüren cürmü işledi!.
Kur'an'ı Kerim'de hesap gününü yansıtan sahne­ler vardır. Bu sahnelerde içki içen ve bu hal üzere ölen isyankarların Rabbe karşı mazeret beyan edememeleri, herhalde yaptıkları cürmün idrakine varmış olma­larından kaynaklanıyordu. İçki sofrasının vehametini, işlenen cürmün dehşetini ilk kez anlayabiliyordum.
Ve ben cahiliye dönemimde bu sofraya oturmuş­tum..
“Ve bir adam geldi. Ve bir şişe rakı koydu sofraya” derken, şedid bir öfkeyle baktığım adam, bir zamanlar bendim!.
İşlediği cürme bakarak kızdığım, öfkelendiğim, merhamete ve hidayete layık görmediğim bu adam ben­dim!..
Evet, içki sofrasında ölebilecek, öldürebilecek, “Müstahakını buldu” sözleriyle kabre götürülebi­lecek, içki dolu cesediyle gömülebilecek ve kapkara bir yüzle haşredilebilecek bu adam bendim!.
Fakat sonsuz hamd ve şükürler olsun ki kurtul­muştum.
Pişman olmuştum, tövbe etmiştim, affedilmiştim...
Vallahi Rahman, billahi Rahman olan Rabbim bana acımışti, bana merhamet etmişti, beni atfetmişti, bana hidayet etmişti. Alemlerin Rabbi olan Allah hiç şüphesiz ki Rahman'dı, Rahman'ın ta kendisiydi.
Otobüs İzmir'e doğru ilerlerken artık Rabbimi, sa­dece Rabbimi düşünüyordum. Güç ve kudret sahibi O, herşeyi yaratan O, herşeyi yaşatan O, herşeyi gören O, herşeyi işiten O, herşeyi bilen O, yardım eden O, hida­yet eden O, rahmet eden O, va'deden O, lütfeden O'ydu...
Heyhat!.. İşte ben, ben O'nun kuluydum!
Otobüste değildim artık. Dünya ayaklarımın altın­da küçülmüş ve baştm Allah'a kul olmanın verdiği onur­la, O'na kul olmanın verdiği izzetle arşa doğru yüksel­mişti.
Bu büyüklenmek değildi, bu kibirlenmek değildi.
Bu bir gerçekti. Allah'a kul olmanın verdiği apaçık bir onur, apaçık bir izzetti bu..
Peygamberleri daha iyi, daha net anlayabiliyor ve onları çok daha yakından hissedebiliyordum artık.,
Musa'nın firavuna doğru nasıl yürüdüğünü,
İbrahim'in Nemrud'un ateşinden neden korkma­dığını, kendisine geniş bir mülk verilen Süleyman'ın, böy­lesine bir mülk ile neden büyülenmediğini, Eyyüb'ün sabrını, Yunus'un tövbesini, Lokman'm nasihatini daha iyi, çok daha iyi anlıyor­dum artık..
Müşriklerin ve kafirlerin cirit attığı, şirkin ve zulmün her tarafı kapladığı toplumlarda, arınmış ve arındırılmış bir kimlikle doğrulan, zalimlerin tehditlerine aldırış etme­den dimdik yürüyen ve insanları Allah'a davet eden bu seçkin insanlar artık şaşırtmıyordu beni. Bunlara baka­rak “Nasıl böyle olabilirler? Bunu nasıl başarabilirler?” demiyordum artık. Çünkü bunun cevabı açık, apaçıktı..
Allah'a kul olmak ve Kime kul olunduğunu idrak et­mek!.
Allah'a kul olan ve kulluğunun bilincine vararak bunu teneffüs eden kimseler için söz konusu tavırlar, gayet tabi, gayet doğal tavırlardı. Anlıyordum, hissedi­yordum, yaşıyordum bütün bu gerçekleri..
Otobüste olduğumu farkettiğim zaman bütün otobüstekilere “Ey insanlar ben Allah'ın kuluyum, ben Rahman'ın kuluyum” diyerek haykırmak istedim. Bütün dünya duysun, bütün insanlar işitsin istiyordum bu hay­kırışımı.
Efendim, önderim, rehberim, peygamberim Resulullah (s.a.v.) duysun istiyordum, salihler ve şehitler duysun istiyordum, kardeşlerim duysun istiyordum, müslümaniar duy­sun istiyordum, mustasaflar duysun istiyordum...
Ve müstekbirler, müstekbirter geldi aklıma.. Kendilerini dev ayna­larında gören cüceler, tasmalı köpekler, tasmasız köSeler gelmişti aklıma..
İçkiden, şirkten, küfürden, zulümden kızarmış gözleriyle bana bakıyorlar ve pedikürlü parmaklarını sallayarak.,
Gülmemek ve gülümsememek için zor tutuyordum kendimi. Bana “Haddini bil” diyen bu haddini bilmezler ne sanıyorlardı kendilerini? Sultan mı, padişah mt, melik mi, hakim mi, sahip mi yoksa mutlak muktedir mi?
Ya ben, ben neydim onların gözünde? Sahipsiz bir yaratık mı? Onların kölesi mi? Kulu mu?
Bilmiyorlar mıydı beni Allah'ın yarattığını?
Bitmiyorlar mıydı beni Allah'ın yaşattığını?
Benim Allah'a kul olduğumu, benim Rahman'a kul olduğumu bilmiyorlar mıydı?
Beni Allah'ın işittiğini, Beni Allah'ın gördüğünü ve bana Allah'ın yardım va'dettiğini hiç bilmiyorlar mıydı?
Evet, görünüşe bakılırsa, şaşkınlıklarına bakılır­sa, cahilliklerine bakılırsa, minnacık parmaklarını salla­yarak beni tehdit etmelerine bakılırsa bunları hiç, ama hiç bilmiyorlardı..
Oysa ben, ben biliyordum bütün bunları.. Onlar bilmese de ben biliyordum, ben yaşıyordum, ben hissediyordum bu gerçekleri.. İşte bu gerçeklerle doğrulabiliyor, teneffüs ettiğim bu gerçeklerle dik, dimdik durabiliyor ve onur dolu bir ifadeyle “Ben Rahman'ın kuluyum” diyebiliyordum..
Süpürge almak için Ödemiş'e gitmiyorum artık. Süpürgeleri omuzuma alarak sokaklarda ve pazarlarda “Süpürge var, süpurgeci” diye bağırmıyorum. Güzel bildiğim, güpgüzel gördüğüm bu günler geride kaldı artık. Boş omuzlarıma bakarak “Şimdi ne yapıyorsun? Şimdi ne taşıyorsun?” diyenlere, ezilerek, büzülerek, sıkılarak bakıyor ve bütün cüretimi toplayarak düimin ucunun ucuyla “İslam için çalışıyorum. Okuyorum, araştırıyorum, yazıyorum..” diyorum.
“Evet, yazıyorum!.”
Fakat dikkat edilirse bir güzel halden, bir güzel durumdan örnek vermek İstediğim bu yazıda, yıllar önce­ye dönüyorum. “1981 veya 1982 yıllarıydı..” diyorum.

İşaret yazılarından, Mehmed Alagaş.
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.