Toprağın altındaki tohumu düşünürken şanı yüce Rabbimizin “Tohumu çatlatan siz misiniz? Yoksa biz miyiz?” buyruğunu hatırladım. “Sensin ya Rabbi..Vallahi Sensin” ifadesi, hiçbir kuşku duymadan söylediğim ifadelerdi.
Toprağın engin varlığı karşısında aciz, toprağın bütünlüğü karşısında güçsüz olan küçücük bir tohum, toprağa gönlünü açıyor ve topraktan aiması gerekenleri güç kullanarak değil, cazibesiyle alıyor, alabiliyordu!.
Tohumcuk çatlıyordu, kök salıyordu, gelişiyordu, bitiyordu, büyüyordu..
Evet bütün bunlar gözümün önünde, gözümüzün önünde oluyordu. “Her canlının zikri vardır” İlahi buyruğu ise tohumun cazibesine, tohumun gelişmesine, tohumun büyümesine ışık tutuyor ve bunu çok anlamlı bir gerçek işe yorumluyordu..
Bütün bunları düşünürken toprağın altındaki tohum bendim, bilerek veya bilmeyerek bir esmayı, bir güzel ismi zikreden bendim, sabreden bendim, çatlayan bendim, kök salan bendim, güneşle kucaklaşan, rahmetle ıslanan bendim, adım adım gelişen, adım adım büyüyen bendim, bir hoyrat en kopardığı, bir yalancı esnafın sattığı, uzun tırnaklı bir kadının doğradığı ve sofraya koyduğu yeşillik bendim.
Koyunun yediği ot ben, bu otu yiyen, hamdeden, hazmeden, zikreden, büyüyen, gelişen, etlenen, yağlanan, bir celebe satılan, mezbahaya sürüklenen, çırpınarak boğazlanan, parçalanan, kik kilo satılan koyun bendim.
Aynı kadının aldığı, aynı kadının pişirdiği, aynı sofraya koyduğu et bendim.
Uzun bir yolculukla sofraya gelen ekmek ben, su bendim..
Binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce zikri geride bırakarak gelmiştik bu sofraya. Tertemiz geçmişimize bakarken ve birbirimizle bakışırken.,
Bir adam geldi
Ve bir şişe raks koydu sofraya. Ve bizleri dehşete düşüren cürmü işledi!.
Kur'an'ı Kerim'de hesap gününü yansıtan sahneler vardır. Bu sahnelerde içki içen ve bu hal üzere ölen isyankarların Rabbe karşı mazeret beyan edememeleri, herhalde yaptıkları cürmün idrakine varmış olmalarından kaynaklanıyordu. İçki sofrasının vehametini, işlenen cürmün dehşetini ilk kez anlayabiliyordum.
Ve ben cahiliye dönemimde bu sofraya oturmuştum..
“Ve bir adam geldi. Ve bir şişe rakı koydu sofraya” derken, şedid bir öfkeyle baktığım adam, bir zamanlar bendim!.
İşlediği cürme bakarak kızdığım, öfkelendiğim, merhamete ve hidayete layık görmediğim bu adam bendim!..
Evet, içki sofrasında ölebilecek, öldürebilecek, “Müstahakını buldu” sözleriyle kabre götürülebilecek, içki dolu cesediyle gömülebilecek ve kapkara bir yüzle haşredilebilecek bu adam bendim!.
Fakat sonsuz hamd ve şükürler olsun ki kurtulmuştum.
Pişman olmuştum, tövbe etmiştim, affedilmiştim...
Vallahi Rahman, billahi Rahman olan Rabbim bana acımışti, bana merhamet etmişti, beni atfetmişti, bana hidayet etmişti. Alemlerin Rabbi olan Allah hiç şüphesiz ki Rahman'dı, Rahman'ın ta kendisiydi.
Otobüs İzmir'e doğru ilerlerken artık Rabbimi, sadece Rabbimi düşünüyordum. Güç ve kudret sahibi O, herşeyi yaratan O, herşeyi yaşatan O, herşeyi gören O, herşeyi işiten O, herşeyi bilen O, yardım eden O, hidayet eden O, rahmet eden O, va'deden O, lütfeden O'ydu...
Heyhat!.. İşte ben, ben O'nun kuluydum!
Otobüste değildim artık. Dünya ayaklarımın altında küçülmüş ve baştm Allah'a kul olmanın verdiği onurla, O'na kul olmanın verdiği izzetle arşa doğru yükselmişti.
Bu büyüklenmek değildi, bu kibirlenmek değildi.
Bu bir gerçekti. Allah'a kul olmanın verdiği apaçık bir onur, apaçık bir izzetti bu..
Peygamberleri daha iyi, daha net anlayabiliyor ve onları çok daha yakından hissedebiliyordum artık.,
Musa'nın firavuna doğru nasıl yürüdüğünü,
İbrahim'in Nemrud'un ateşinden neden korkmadığını, kendisine geniş bir mülk verilen Süleyman'ın, böylesine bir mülk ile neden büyülenmediğini, Eyyüb'ün sabrını, Yunus'un tövbesini, Lokman'm nasihatini daha iyi, çok daha iyi anlıyordum artık..
Müşriklerin ve kafirlerin cirit attığı, şirkin ve zulmün her tarafı kapladığı toplumlarda, arınmış ve arındırılmış bir kimlikle doğrulan, zalimlerin tehditlerine aldırış etmeden dimdik yürüyen ve insanları Allah'a davet eden bu seçkin insanlar artık şaşırtmıyordu beni. Bunlara bakarak “Nasıl böyle olabilirler? Bunu nasıl başarabilirler?” demiyordum artık. Çünkü bunun cevabı açık, apaçıktı..
Allah'a kul olmak ve Kime kul olunduğunu idrak etmek!.
Allah'a kul olan ve kulluğunun bilincine vararak bunu teneffüs eden kimseler için söz konusu tavırlar, gayet tabi, gayet doğal tavırlardı. Anlıyordum, hissediyordum, yaşıyordum bütün bu gerçekleri..
Otobüste olduğumu farkettiğim zaman bütün otobüstekilere “Ey insanlar ben Allah'ın kuluyum, ben Rahman'ın kuluyum” diyerek haykırmak istedim. Bütün dünya duysun, bütün insanlar işitsin istiyordum bu haykırışımı.
Efendim, önderim, rehberim, peygamberim Resulullah (s.a.v.) duysun istiyordum, salihler ve şehitler duysun istiyordum, kardeşlerim duysun istiyordum, müslümaniar duysun istiyordum, mustasaflar duysun istiyordum...
Ve müstekbirler, müstekbirter geldi aklıma.. Kendilerini dev aynalarında gören cüceler, tasmalı köpekler, tasmasız köSeler gelmişti aklıma..
İçkiden, şirkten, küfürden, zulümden kızarmış gözleriyle bana bakıyorlar ve pedikürlü parmaklarını sallayarak.,
Gülmemek ve gülümsememek için zor tutuyordum kendimi. Bana “Haddini bil” diyen bu haddini bilmezler ne sanıyorlardı kendilerini? Sultan mı, padişah mt, melik mi, hakim mi, sahip mi yoksa mutlak muktedir mi?
Ya ben, ben neydim onların gözünde? Sahipsiz bir yaratık mı? Onların kölesi mi? Kulu mu?
Bilmiyorlar mıydı beni Allah'ın yarattığını?
Bitmiyorlar mıydı beni Allah'ın yaşattığını?
Benim Allah'a kul olduğumu, benim Rahman'a kul olduğumu bilmiyorlar mıydı?
Beni Allah'ın işittiğini, Beni Allah'ın gördüğünü ve bana Allah'ın yardım va'dettiğini hiç bilmiyorlar mıydı?
Evet, görünüşe bakılırsa, şaşkınlıklarına bakılırsa, cahilliklerine bakılırsa, minnacık parmaklarını sallayarak beni tehdit etmelerine bakılırsa bunları hiç, ama hiç bilmiyorlardı..
Oysa ben, ben biliyordum bütün bunları.. Onlar bilmese de ben biliyordum, ben yaşıyordum, ben hissediyordum bu gerçekleri.. İşte bu gerçeklerle doğrulabiliyor, teneffüs ettiğim bu gerçeklerle dik, dimdik durabiliyor ve onur dolu bir ifadeyle “Ben Rahman'ın kuluyum” diyebiliyordum..
Süpürge almak için Ödemiş'e gitmiyorum artık. Süpürgeleri omuzuma alarak sokaklarda ve pazarlarda “Süpürge var, süpurgeci” diye bağırmıyorum. Güzel bildiğim, güpgüzel gördüğüm bu günler geride kaldı artık. Boş omuzlarıma bakarak “Şimdi ne yapıyorsun? Şimdi ne taşıyorsun?” diyenlere, ezilerek, büzülerek, sıkılarak bakıyor ve bütün cüretimi toplayarak düimin ucunun ucuyla “İslam için çalışıyorum. Okuyorum, araştırıyorum, yazıyorum..” diyorum.
“Evet, yazıyorum!.”
Fakat dikkat edilirse bir güzel halden, bir güzel durumdan örnek vermek İstediğim bu yazıda, yıllar önceye dönüyorum. “1981 veya 1982 yıllarıydı..” diyorum.
İşaret yazılarından, Mehmed Alagaş.