“Edeb”: “Güzel terbiye, iyi davranış, güzel ahlâk, hayâ, nezâket, zarâfet” gibi manalara gelir. Meselâ “terbiyeli çocuk” için, “edebli çocuk” denmektedir. Hadîs-i şerîfte; “Evlâdınıza ikrâm edin, edebli, terbiyeli yetiştirin” buyuruldu.
Dînimiz İslâmiyet, baştan başa “edeb”tir. Edeb, kulun kendisini Cenâb-ı Hakk’ın irâdesine tâbi etmesi, güzel ahlâklı olmasıdır.
Kur’ân-ı kerîmde buyuruluyor ki:
“Îmân edenler arasında kötülüğün, hayâsızlığın yayılmasını isteyenler, sevenler için, dünyâda da, âhirette de elîm bir azâb vardır.”
Edeb, kulun kendisini, Hak teâlânın irâdesine tâbi etmesidir. Hak teâlânın fermânına muntazır olmaktır. Hakkı, kendi irâdesine tâbi etmemektir.
“SİZİN EN İYİNİZ...”
Fıkıh, ilmihâl ve tasavvuf kitaplarında belirtildiği üzere, babanın, çocuklarına ilim, edeb ve sanat öğretmesi farzdır.
Dînde söz sâhibi olmak için, müctehid olmak lâzımdır. Müctehid olmayanların, dîn büyüklerini muhâkemeye kalkışmaları edeb sınırlarını aşmak olur.
Her asırda gelen İslâm âlimleri, dahâ önce gelenlerin, büyüklükleri, üstünlükleri, vera ve takvâları karşısında titrerler, onların sözlerine sened, delîl olarak sarılırlardı. Bu dîn, edeb dînidir. Tevâzu dînidir. Câhil olan, cesûr olur. Kendini âlim sanır. Âlim olan tevâzu gösterir. Tevâzu göstereni Allahü teâlâ yükseltir.
Hadîs-i şerîfte; “Sizin en iyiniz, ahlâkı en güzel olanınızdır” buyuruldu.
Dînimizde hayânın yeri çok mühimdir. Allahü teâlâdan utanmak, îmânın kuvvetli olduğuna, hayâsızlık da îmânın zayıf olduğuna alâmettir.
Hadîs-i şerîfte: “Hayânın azlığı küfürdendir” buyuruldu. Diğer bir hadîs-i şerîfte ise; “Hayânın azlığı, insanı küfre düşürür” buyuruldu.
Hayâ, bir binâyı tutan direk gibidir. Direksiz binânın durması kolay olmadığı gibi, hayâsız kimsenin de îmânını muhâfaza etmesi zordur.
Hayâsız kimse, zamanla küfre kadar gidebilir. Hayâ, îmânın esâsındandır. Hayâsı olan, Allahtan utandığı gibi, günâhtan da çekinir. İnsanlardan utanmayan, Allah’tan da utanmaz. İnsanlardan utanarak günâhı gizlemek de hayâdandır. İnsanlardan utananın, Allahü teâlâdan da utandığı anlaşılır.
Çünkü hadîs-i şerîfte: “Allahtan sakınan, insanlardan da sakınır” buyuruluyor.
Hayâsız olan mürüvvetsiz olur. Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh): “Hayâsız insan, halk içinde çıplak oturan gibidir” buyurdu.
EDEB, İLİMDEN ÖNCE!..
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh): “Edeb, ilimden önce gelir” buyurdu.
Hazret-i Ömer, çok heybetli olmasına rağmen, edebinden, hayâsından Resûlullahın huzûrunda çok yavaş konuşurdu.
Peygamber Efendimiz de, bir kimsenin yanında iki diz üzerinde oturur, ona saygılı olmak için mübârek bacağını dikip oturmazdı.
Hadîs-i şerîfte: “Resûlullahın hayâsı, bâkire İslâm kızlarının hayâsından çoktu” buyuruldu.
Abdullah İbn-i Mübârek hazretleri: “Bütün ilimleri bilenin, eğer edebinde noksânlık varsa, onunla görüşmediğime üzülmem. Fakat edebli kimse ile görüşemesem üzülürüm” buyurdu.
Allahü teâlânın ni’metinde, ni’meti vereni görmeli, dâimâ O’nun huzûrunda olduğunu düşünmeli, meselâ otururken, yatarken edebe riâyet etmelidir. Yiyip, içerken, konuşurken, okurken ve her çeşit işi yaparken, bütün bunların Allahü teâlânın kudretiyle yapıldığını, bütün işlerde O’nun emrine uyup yasak ettiklerinden sakınmayı düşünmelidir. Böyle düşünmek çok üstün bir ibâdettir.
Allahü teâlâdan hayâ eden, korkan bir kimse, Onun emirlerini severek yapar ve yasak ettiklerinden de severek sakınır. Bunun netîcesinde de, ebedî saâdet yurdu olan Cennet’e gider. Bunun aksi olursa, sonsuz azâb yeri olan Cehennem’e gider.
Her zaman her yerde edebli, hayâlı olmaya çalışmalıdır!
İslâm ahlâkına göre huylar, güzel ve çirkin olmak üzere iki kısma ayrılır. Güzel huylara “ahlâk-ı hasene” veya “ahlâk-ı hamîde”, kötü huylara da “ahlâk-ı kabîha” veya “ahlâk-ı zemîme” denir. Edep, hayâ, cömertlik, tevâzu (alçak gönüllü olmak), ikrâm gibi huylar güzel; kibir, haset (kıskançlık), kin, düşmânlık, cimrilik, sefîhlik gibi huylar da çirkindir.
Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Edeb nedir? Âlimler çeşidli şekillerde ta’rif etmişlerdir. Bence edeb, kişinin nefsini tanımasıdır.”
İbrâhim Düsûkî (rahimehullah) hazretleri:
“Cenâb-ı Hak şu kimseleri sever: İffetli ve kalbi temiz olanı, elini fenâlıktan menedeni, dilini gıybetten ve lüzûmsuz sözden koruyanı, edep yerine sâhib olanı, iyilik, ikrâm ve ihsâna koşanı, dâimâ Allahü teâlâyı hâtırlayanı...” buyurdu.
BÜYÜK VELÎLERİN MECLİSİ...
Yavuz Sultân Selîm Hân’a, Ridâniye Seferi sırasında, Şam’a uğradığı zaman, Muhammed Bedahşî‘den söz edilince, onun ismini daha önceden de duyduğunu ve hususî ziyâretine gideceğini bildirdi. Yavuz Sultân Selîm Hân, Muhammed Bedahşî hazretlerinin evine giderek ziyâret etti. Selîm Hân’ın ilk ziyârete gidişinde, aralarında hiçbir konuşma geçmedi. Sultân onun büyük bir evliyâ olduğunu anlayıp huzûrunda edeple oturdu.
İkinci defâ ziyâretinde, önce Muhammed Bedahşî konuşmaya başladı. Yavuz Sultân Selîm Hân, Muhammed Bedahşî hazretlerini büyük bir dikkatle dinledi ve tek kelime olsun karşılık vermedi. Sükût ve edep ile huzûrundan ayrıldı. Yanında bulunanlardan biri, Yavuz Sultân Selîm Hân’a; “Sultânım hiç konuşmadınız, hep dinlediniz?” diye sorunca, dedi ki: “Büyük velîlerin meclis ve mahfelinde, onlar konuşurlarken, başkasının konuşması edep dışı sayılır. Bulunduğumuz makâm, edep makâmı idi, bize sâdece dinlemek düşerdi. Nitekim biz de öyle yaptık.”
Hiçbir bî-edeb ya’nî edebsiz, Allahü teâlâya kavuşamamıştır.
Şâir Yûsuf Nâbî’nin, hac yolculuğunda, ayağını, sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfine doğru uzatan devlet adamına söylediği şu kasîde ne kadar güzeldir?
Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu,
Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu!
Peygamber Efendimiz, hadîs-i şerîflerinde buyurdular ki:
“Hayâ, baştan başa hayırdır.”
“Hayâ, îmânın nizâmıdır. Bir şeyin nizâmı bozulunca, parçaları da bozulur.”
“Her dînin bir ahlâkı vardır. İslâmiyetin ahlâkı da hayâdır.”
“Allahtan hayâ edin! Allahtan hayâ eden, kötü düşünceden uzak durur, midesine girenleri kontrol eder, ölümü hatırlar.”
“Hayâ îmândandır. Hayâsızın îmânı yok demektir.”
“Hayâsız hep kötülük eder.”
“Hayâsız olan, emânete hıyânet eder, hâin olur, merhamet duygusu kalmaz, dînden uzaklaşır, la’nete uğrar, şeytân gibi olur.”
“İnsan, sâlih iki komşusundan utandığı gibi, gece-gündüz kendisiyle beraber olan yanındaki iki melekten de utanmalıdır.”
“Hayâ ile îmân, ikiz kardeştir. Biri giderse, diğeri de gider.”
KİNAYE SÖYLEMELİ
Büyük âlim Abdülganî Nablusî, “el-Hadîkatü’n-Nediyye” isimli eserinde buyuruyor ki: “Kadın-erkek münâsebetlerinde ve abdest bozmakta kullanılan kelimeleri aynen söylemek mürüvvete [insanlığa] uygun değildir, hayâyı yok eder. Böyle kelimeleri anlatmak lâzım olunca, açık olarak söylenmez, kinâye olarak söylenir.” [Kinâye, bir şeyi, açık manası başka olan kelime ile anlatmak demektir.]
Diğer bazı hadîs-i şerîflerde de buyuruldu ki:
“Mü’min, ayıplamaz, la’net etmez, çirkin söz söylemez ve hayâsız değildir.”
“Hayâ, iffet, dile hâkimiyet ve akıl, îmândandır.”
“Hayâ bir insan olsaydı, sâlih bir kimse olurdu.”
Ramazan AYVALLI