Genç bir kız pencereden dışarıyı seyrederken birden ağlamaya başlar. Bunu gören komşusu sorar. ‘Kızım ne oldu, bir problemin mi var?’ diye.
Kız hıçkırıklar içinde anlatmaya başlar: ‘Ben ağlamayayım da kim ağlasın? Ben şimdi bu pencereden dışarıyı seyrederken genç ve yakışıklı bir delikanlı buradan geçse, bir birimizi görsek ve aşık olsak, beni istemeye gelseler ve annem-babam evlenmemize izin verse, sonra onunla evlensek ve dünyalar güzeli bir çocuğumuz olsa, çocuğumuz büyüse ve dışarda oynamak için benden izin istese ve bende izin versem, sonra dışarıda oynarken, şu logar kapağı olmayan çukuru görmese o çukura düşse ve ölse, ben ne yaparım? Ben onun yokluğuna nasıl dayanırım? Ben ağlamayayım da kim ağlasın?’ der.
Olmamış şeylere vehim gözlüğüyle bakmak ve hüzünlenmek işte aynen böyle bir şey.
Her insanın bir sabır rezervi vardır. Onu gereksiz yere kullanmadığı müddetçe, gündelik sıkıntılarla ve problemlerle baş etmek için yeterlidir, o sabır rezervi. Ancak günümüz insanı sabır rezervini yanlış kullandığı için, kendisine yetmiyor.
Bakın yapılan bir çalışmada: İnsanların normal kaygı duyması gereken miktar (Yerinde kaygılar) %8’miş.
Geri kalan % 92 ise;
Asla olmayacak şeylerle ilgili kaygılar % 40,
Olmuş bitmiş şeylerle ilgili kaygılar % 30,
Sağlık konusundaki evhamlar % 12,
Değişik konulardaki küçük kaygılar % 10’muş.
Yani aslında çoğunlukla başımıza hiç gelmeyecek veya gelmiş geçmiş şeyler için kendimizi üzüyoruz. Bu sizce ne kadar mantıklı?”
Uzm. Dr. Kenan Taştan